‘Devlet aklı’ palavrasına değil saygın devlete ihtiyacımız var
İki binli yılların son çeyreğinde, siyasi literatürde çokça dillendirilen “derin devlet” diye bir palavramız vardı. Özellikle siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar ve sivil oluşumlar işin kolayına kaçarak, bazen iktidarların bazen de devlet kurumlarının becerisizliği yüzünden yaşananları “derin devlet” etiketiyle izah etmeyi pek seviyorlardı.
Zamanla bu tanımlama kılık değiştirdi ve bugün “devlet aklı” palavrasına dönüştü.
Oysa devletin sanıldığı gibi ne ‘derin’ dehlizleri ne de kafamızda kurgusallaştırdığımız bir ‘aklı’ var. Evet bir devlet ve de onu yöneten siyasal iktidarlar var. Ama biz toplum olarak komplovari yaklaşımlara yatkın olduğumuz için, bu tür palavraları çok seviyoruz.
Bu yüzden özellikle iktidarlar ve bazı siyasi aktörler, bazen bu ‘devlet aklı’ işine sığınma ihtiyacı hissediyor. Mesela bazen iktidarlar bazen de muhalefette yer alan siyasetçiler, kendilerinden kaynaklanan hataların üzerini örtmek için, “Aslında bizim bir suçumuz yok, devlet aklının ve bürokratik aklın bazı planları var. Onlar, bu ince planlarıyla devletin geleceğini muhafaza etmeye çalışıyor” benzeri afaki palavralara sığınıyor.
Aslında meselenin özeti şu; bilmediğimiz, yeri geldiğinde kullanılmak üzere görünmez perdelerin arkasına gizlenmiş bir ‘devlet aklı’ filan yok. Zira biliyoruz ki kurumları işleyen, evrensel hukuk normlarına dayalı bir hukuk sistemi olan bir devlet, saygın ve güçlü bir devlettir.
İşte tam da bu yüzden çağımızda sadece hamasi söylemlere yaslanarak güçlü ve dünyada sözüne itibar edilen saygın ülke hayalleri kurmak, ne yazık ki ‘büyük devlet’ olmak için yeterli olmuyor.
Ekonomiden hukuka, eğitimden dış politikaya kadar her alanda başarı grafiğini yükselten hem içeride kendi halkına hem dış dünyada ‘güven’ temin eden ülkeler, zaman zaman konjonktürel krizlere maruz kalsalar da kurumsal yapıları sağlam olduğu için yeniden ayağa kalkıp yollarına devam etmişlerdir.
Ancak kurumsal yapılarını zaafa uğratan, küçük siyasi hesaplar adına ekonomi, hukuk, eğitim ve dış politika perspektiflerini hamasi söylemlerle makyajlamayı tercih eden siyasal iktidarlar, asla güçlü ve büyük bir devlet inşa edemez.
Başkalarına ‘hava atarak’ ya da parmak sallayarak da büyük devlet olunmaz. NATO Zirvesi vesilesiyle yaşadıklarımız, Türkiye’nin görünümü açısından son derece dikkat çekici bir örneği önümüze koydu. Güçlü görünmek adına konukları mehter marşıyla karşıladık, Trump’ın adıyla anılan özel hava alanı inşa ettik, Ankara’nın gariban semtlerinin önünü paravanlarla kapattık.
Oysa gerçek ihtiyacımız olan şeyler bunlar değildi. Kendimiz olmalı, gerçekten var olan gücümüzü ortaya koymalıydık. Çünkü gücümüzün üzerinde güç vehmetmek, sadece rüzgara yazılan bir yazı kadar anlam ifade edecektir.
Keşke Ankara’ya gelen ülkelerin devlet başkanlarına, Türkiye’nin bir ‘hukuk devleti’ olduğunu, ülkede yaşayan herkesin özgürlüklerden eşit bir şekilde yararlandığını ve burasının bir ‘açık rejim’ olduğunu gösterebilseydik.
Unutmayalım; yaşadığımız derin ekonomik krize ve hukuksuzluklara rağmen, Türkiye büyük bir ülke. Eğer ülkenin gerçek gücüne inanabilseydik, Türkiye Cumhuriyeti devletinin gücüne dayanarak Trump’ın sahte sevgileriyle avunmak yerine Amerika’nın uyguladığı CAATSA yaptırımları konusunda karşı adımlar atabileceğimizi hissettirebilirdik. Yani geçmişte olduğu gibi, Amerikan yaptırımlarına karşı bizim de elimizde kozlar olduğunu diplomatik bir dille anlatabilirdik. Mesela CAATSA yaptırımları kalkmazsa, Amerikan üslerinin durumunun gözden geçirilebileceğini söyleyebilirdik
Yıl 1975…
Süleyman Demirel’in liderliğindeki hükümet, Amerika’nın 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye yönelik başlattığı haksız silah ambargosuna misilleme olarak 25 Temmuz 1975’te Türkiye’deki 21 Amerikan üssünü kapatmıştır. Ambargo nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu yedek parçaların dahi verilmemesi üzerine bu karar alınmıştır.
Kapatılan üslerdeki Amerikan bayrakları indirilip yerlerine Türk bayrakları çekilmiş ve üslerin tamamı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçirilmiştir. İncirlik ve Mürted (Akıncı) gibi üsler NATO statüsünde oldukları için Türk komutası ağırlıklı olmak üzere açık bırakılmış, diğer tüm tesislerin faaliyetleri ise durdurulmuştur.
Aynı şekilde Bülent Ecevit de 1978’deki başbakanlığı döneminde ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu kalkana kadar kapatılan üslerin açılması yönündeki talepleri reddetmiştir.
Saygın devletler, uluslararası ilişkilerini devletin gerçek gücü üzerinden yürütürler, günübirlik ya da hamasi söylemler üzerinden değil.
