Yapmama hakkı
Özellikle pazar geceleri üzerimize çöken ya da hafta ortasında bir anda ekranın başında donup kalmamıza sebep olan, çoğu zaman yorgunlukla bulamaç ettiğimiz, kolumuzu bile kıpırdatamayacak kadar bezgin hissettiren duyguyu siz de biliyorsunuz.“Yapmam gereken bir dağ dolusu şey var ama parmağımı bile kıpırdatasım yok.”
Böyle anlarda hemen kendimize yükleniriz. Tembellik mi yapıyoruz, iradesiz miyiz, ne mutlu işimiz gücümüz de var, şükürsüz müyüz, yoksa çağın o meşhur hastalığı burnout’a mı yakalandık? Oysa suçluluk duymadan durabilmeyi çoktan unuttuk. Sistem bizden kesintisiz bir performans, her durumda tüketim ve sürekli bir "erişilebilirlik" bekliyor. Dinlenirken bile bir şeyler başarma, en azından yararlı bir içerik tüketme telaşındayız-tüketmemiz gereken parayı yazıya kapitalizm bulaştırmamak için saymıyorum bile-Hep bir şeyler geçiyor ve biz kaçırıyoruz!
İnsanı yapmama hakkının eşiğine getiren birçok şey büyük seslerle kendini göstermez. Fazlaca yapmışlığın, denemişliğin, yanılmışlığın, haklı ya da haksız çıkmışlığın defalarca test edilmesiyle kendisi gösterir. Yapmama hakkı, sizi ıssızlığa çekmeden ödülünü vermez.
Edward Hopper’ın Automat tablosundaki o yalnız kadını düşünün. Gece vakti, kafeteryada kahve bardağına bakarak öylece durur. Ne bir drama vardır yüzünde ne de açık bir isyan. Sadece derin, kocaman bir eylemsizlik... Hopper’ın ışığında gördüğümüz şey, mekanikleşen şehrin gürültüsünden kaçıp kendi kabuğuna çekilen bir ruhun molasıdır. O masa bir yenilgi değil; dış dünyanın taleplerine kapatılmış mahrem bir sığınaktır.
Edebiyat ise bu geri çekilmeyi çok daha radikal bir yerden ele alır. Herman Melville’in meşhur kâtibi Bartleby, Wall Street’in göbeğindeki o kasvetli hukuk bürosunda evrakları temize çekmeyi aniden bıraktığında, patronuna ne bağırır ne de kavga eder. Tek bir cümle söyler: "Yapmamayı tercih ederdim." Büyük kararlar en sessiz olanlar değil midir zaten…
Bartleby’nin bu sessiz direnci bir tembellik değil, bilakis hırs ve verimlilik üzerine kurulu düzene karşı hiçbir şey yapmamayı bir silah gibi doğrultmaktır. Gonçarov’un Oblomov’u peki? Oblomov’un o efsanevi kanepesinden kalkmayı reddetmesi, iradesizlikten ziyade dönemin anlamsız bürokratik koşturmacasına gösterdiği bilinçaltı ve aynı zamanda okkalı bir tepki değil mi?
Notaları asla bir yere yetişmek için acele etmeyen, büyük iddialarla caddeleri inletmeyen Arvo Part’in Spiegel im Spiegel parçasına kulak verecek olursak. Birbiri peşi sıra süzülen o yalın sesler bize durmanın, duraklamanın ve o durağan boşluğun kendi içindeki zarafetini fısılda mıyor mu? Part’in müziği nasıl ki hırslı bir yüksekliğe ulaşmayı reddedip zamanı âdeta asılı tutuyorsa, insanın kendi kabuğuna çekilme ihtiyacı da öyle bir sağaltımdır.
Bugün bir koltukta hiçbir şey yapmadan oturduğumuzda içimizi kaplayan o gizli suçluluk duygusu, tam da içselleştirdiğimiz o görünmez kırbacın sesidir. Oysa sessizce geri çekilmek hayattan vazgeçmek demek değildir. Bilakis, dışarıdaki gürültünün ruhumuzu daha fazla aşındırmasına izin vermemek için atılmış son derece uyanık bir adımdır.
Bazen en büyük şifacı eylem, o çarkın içinden bir adım geri çekilip kendi "yapmama" hakkımızı saklı tutabilmektir. Çünkü ruh, ancak durabildiği zaman kendi sesini yeniden duymaya başlar.
