Avrupa’nın ‘milliyetçileri’ Avrupa’ya karşı
Almanya’da aşırı sağ popülist AfD’nin elde ettiği seçim başarısı hem Trump’ı hem de Putin’i mutlu etti. Ancak bunda şaşılacak bir durum yok. Çünkü bu ülkede -bazen Alman milliyetçiliği olarak da anılan- sağ popülizmin savunduğu politikalar ABD’nin ve Rusya’nın Avrupa kıtasına yönelik stratejik hedefleriyle uyumlu.
Trump’ın ve Putin’in Almanya’daki bir eyalet seçiminin sonucuyla ilgili memnuniyetlerinin arkasında anti-demokratik, otoriter yönetimler arası dayanışma duygusundan daha çok AfD’nin Alman dış politikasının eksenini değiştirme önerisi var.
Trump’ın, Putin’in ve Alman aşırı sağının -farklı gerekçelerle de olsa- gelip buluştukları nokta ise AB ülkelerinin kolektif politika geliştirme ve ortak karar alma mekanizmasından duyulan rahatsızlık.
Esas itibarıyla Avrupa’daki sağ popülist partilerin çoğu “Ülkemizin kaderine Brüksel’de karar veriliyor” şikayetiyle AB düzenine karşı çıkıyor. Milli egemenlik konusunda bu ülkelerin kamuoylarında giderek artan hassasiyet popülist siyaseti besliyor. Aynı şekilde popülist siyasetin milli duygulara seslenen söylemi de söz konusu hassasiyeti büyütüyor. Avrupa toplumlarında kültürel ve ekonomik temelleri olan yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı ise işin tuzu biberi oluyor.
Hatırlanacak olursa, İngiltere’nin AB’den ayrılması son tahlilde toplumun milli egemenlik hassasiyetine ustalıkla dokunabilen popülizmin eseriydi. “İngiliz çiftçisinin ne ekeceğini bile Brüksel’deki memur belirliyor” diye savunuluyordu Brexit.
Bugün Almanya’daki AfD de dış politika alanında ABD, Rusya ve Çin’le daha ileri işbirliği kanalları açılmasını isterken, Euro bölgesinden ve Schengen düzeninden çıkmayı savunuyor. AB üyesi ülkelerin hem ekonomide hem de dış politika ve güvenlik alanında “ortak politikalar” izlemesine Alman milli çıkarları adına itiraz ediyor. (Almanya AB’nin en dominant gücü olduğu halde…) Doğal olarak “Avrupa NATO’su”na karşı da mesafeli duruyor. Yani savunma alanında ABD’ye bağımlılığın azaltılarak NATO bünyesinde özerk bir “Avrupa ordusu” teşkil edilmesi fikrine karşı çıkıyor.
Yani bu partinin Alman toplumuna sunduğu dış politika önerisi “Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki işbirliğinin sınırlandırılması, Avrupa dışı güçlerle ilişkilerin ise geliştirilmesi” biçiminde paradoksal bir ifadeyle özetlenebilir. Avrupa genelindeki aşırı sağ partilerin -birtakım nüanslarla birlikte- ortak görüşü de bu.
Trump’ın ve Putin’in bu hareketlere duydukları sempatinin sebebi de bu.
İsveç, Finlandiya ve Polonya gibi Rus yayılmacılığının tehdidi altındaki ülkelerde ise aşırı sağ partiler doğal olarak Moskova’ya karşı mesafeli duruyor. Diğer yandan, Trump’ın ikinci döneminde AB’ye yönelik başlattığı gümrük vergisi savaşları ve Grönland’ı ele geçirme tehditleri de Avrupa aşırı sağını Washington’a karşı mesafeli görünmeye zorluyor.
Ancak AfD bir yandan Moskova ile, öbür yandan Washington ile alenen flört etmeyi sürdürüyor. Bunu da ilginç bir yolla gerçekleştiriyor. Partinin eş-liderlerinden biri (Tino Chrupalla) Avrasya işbirliğini savunurken, diğeri (Alice Weidel) Atlantikçi dış politika seçeneğini öne çıkarıyor. Partinin iki kanadı iki ayrı kanaldan aslında aynı hedefe yürüyor: Berlin’in geleneksel Avrupa merkezli dış politika çizgisinden uzaklaştırılması.
İsrail ile ilişkiler de öyle. AfD başından beri kendisini “İsrail’in Almanya’daki en büyük dostu” olarak tanımlıyor. Ne var ki Gazze soykırımı sonrasında özellikle eski Doğu Almanya eyaletlerindeki seçmen tabanında İsrail politikası tepki çekmeye başlayınca yönetim kademesinde de bir ayrışma ortaya çıktı.
Yine burada da partinin iki eş genel başkanından biri (Alice Weidel) ne olursa olsun Netanyahu yönetimine şartsız destek vermeyi savunmaya devam ediyor. Diğer eş genel başkan (Tino Chrupalla) ise Gazze soykırımını eleştirmenin İsrail’e ve Yahudilere düşmanlık anlamına gelmediğini söylüyor.
Her halükarda İsrail’e yönelik olarak sergilenen “sempati politikası” AfD’nin vazgeçilmezleri arasında.
Bunun öncelikle Alman devlet aygıtının vazgeçilmezi olması Neo-Nazi karakterli hareketlerin de tutumunu belirliyor belki de. Ancak, aslına bakarsanız, yabancı düşmanlığını ve ırkçılığı temel politik tutum olarak benimseyen Avrupa aşırı sağının tamamında İsrail sempatisi dikkat çekici boyutlarda.
Gazze soykırımı dolayısıyla tonu biraz zayıflamış görünüyor olsa da Batı Avrupa’daki -bir kısmı doğrudan Nazi referanslı olan- aşırı sağ popülist partilerin çok büyük bölümü İsrail’e sınırsız destek veriyorlar. Çünkü “Avrupa medeniyetini tehdit eden unsurun artık Yahudiler değil, Müslüman göçmenler olduğu” görüşündeler. “Ortak düşmana karşı ortak mücadele” anlayışı gayet pragmatik bir tercih olarak benimsenmiş görünüyor.
Aynı şekilde İsrail de aralarında “Holokost” ideolojisinin varisi Neo-Nazilerin de olduğu aşırı sağ partilerle işbirliğini geliştirmek için elinden geleni yapıyor. İkide bir antisemitizmle mücadele konferansları düzenliyor. İspanya’dan Fransa’ya, Belçika’dan Hollanda’ya Avrupa’nın dört bir yanındaki aşırı sağcı ve Neo-Nazi partilerinin temsilcilerini davet edip Tel Aviv’de ağırlıyor. Hep birlikte “İslami terör” konusunda neler yapılabileceğini tartışıyorlar. Dışarıya yansıyan bu en azından.
Ne var ki bugün her iki tarafın da pragmatik bir yaklaşımla benimsediği anlaşılan bu ilginç ittifak esasında her iki taraf için de ideolojik iflas demek. Neo-Nazilerin Siyonizm’le, İsrail’in Neo-Nazilerle işbirliği yapmaya mecbur olması tarafların yaşadıkları ideolojik sefaletin ve siyasi çaresizliğin derecesini gösteriyor.
Karşıt güçlerin pragmatist bir çerçevede birbirleriyle işbirliği yapması dünyada olmamış ve olmayacak bir şey değil ama bir siyasi hareketin kendini var eden temel iddiadan taviz vererek mücadelesini yürütmeye çalışması olmayacak bir şey.
Bugünkü Avrupa aşırı sağının en tuhaf açmazı işte burada: Bir yanda “Avrupa medeniyeti” fikri çerçevesinde “milli egemenlik” idealini savunuyorlar ama diğer yanda ABD ve Rusya’nın (yani Avrupa’nın iki büyük rakibinin) arzularına tamamen uygun bir “kıta mimarisi”ni benimsemiş görünüyorlar. Siyonizm konusundaki “ideolojik esneklik” ise apayrı bir tutarsızlık türü.
Bugünkü aşırı sağ popülizmin Avrupa’nın geleceğinde anlamlı bir yeri olma ihtimalini ortadan kaldıran da bu derin tutarsızlık olsa gerektir.
