Back To Top
Osmanlı’nın kuruluş ideolojisi cihat mı?

Osmanlı’nın kuruluş ideolojisi cihat mı?

- A +

 CUMARTESİ YAZILARI 

Tarihin en büyük gizemlerinden biri herhalde Osmanlı Devleti’nin kuruluşu meselesidir. Nasıl olmuş da Selçuklu hâkimiyetinin sona erdiği sırada Anadolu’nun egemenleri arasında adı bile anılmayan küçük bir beylik çok kısa bir sürede güçlü rakiplerini alt ederek bölgenin en büyük siyasi gücü haline gelebilmiş? Dahası, kısa zaman içinde üç kıtaya hükmeder hale gelen koca bir devlet çıkmış küçücük bir aşiretten…

Bu işi “nasıl” başardıkları kadar bunu yapanların “kim” olduğu da sır aslında. Gerçekten bir aşiret mi, rastgele bir araya gelmiş serüvenciler topluluğu mu, Allah yolunda gaza eden mücahitler mi, bölgenin yerlileri mi, kimsenin tanımadığı yabancılar mı?

Bu şıkların hepsi farklı tarihçilere ait farklı görüşler ve tahminlerden ibaret. Tam olarak bilemiyoruz, hangisi doğru. Çünkü Osmanlı’nın kuruluş dönemi adeta yazının bulunmasından önceki karanlık çağlar kadar bilinmezlik örtüleri altında.

17-09/02/dfkgv.jpg

Osman Gazi adıyla bildiğimiz “kurucu ata”nın adının gerçekten Osman olduğundan bile emin değiliz. Çünkü Osmanlı’nın kuruluş dönemiyle ilgili en eski kaynak bu tarihten yüz yıl sonrasına ait. Üstelik nesnel bir tarih anlatısı veya tarafsız bir kayıt değil, hamasi bir manzume bu en eski kaynak. Bundan bir yarım asır daha geçince karşımıza çıkan kronikler ise hem neredeyse birbirinin tekrarından ibaret olduklarından hem de tutarsızlık, çelişki, anakronizm ve tevsik edilemezlik gibi problemler taşıdıklarından fazlaca güvenilir ve aydınlatıcı sayılmazlar.

Peki, bu durumda Osmanlı hakkında bildiklerimizin hiçbiri gerçeğin ifadesi olamaz diyerek konuyu kapatacak mıyız?

O kadar da değil. Kaynakların sınırlı ve kısıtlı oluşu veya birtakım problemlerle malul oluşu Osmanlı hakkında hiçbir şey bilemeyiz ve bilmiyoruz anlamına gelmez. Sadece bildiğimizi sandığımız hususlara biraz daha ihtiyatla yaklaşmamız gereğini ihtar eder.

***

Öncelikle, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren sadece bir asır içinde bütün Anadolu’ya ve Rumeli’ne egemen olması ve bu egemenliğin beş asır gibi çok uzun bir süre daha sürdürülebilmesi sadece kılıç gücüne bağlanarak izah edilebilecek bir hadise olamaz. Demek ki çözülmesi gereken muamma burada bir yerlerde… Bu muammayı çözmek için Osmanlı sistemini hayata geçiren “kurucu ideoloji”yi tespit etmek gerekiyor. Ayrıca elbette bu “kurucu ideoloji”nin nasıl bir toplumsal ortamda neşv ü nema bulduğu da aydınlatılması ve göz önünde tutulması gereken bir husus…

Bilindiği üzere, kurucu ideolojinin tanımlanması -ve bununla bağlantılı olarak kurucu kadronun kimliği-konusunda tarihçilerin farklı görüşleri var. İmkân olursa bir dizi “cumartesi yazısı” boyunca bunları değerlendirmeye çalışalım…

***

Osmanlı hanedanının kökeni ve Osmanlıların kurucu ideolojisi üzerine halen süregiden tartışmaları yaklaşık bir asır önce başlatan kişi -tıpkı benim gibi- tarihe meraklı bir gazeteciydi. (Aynı zamanda ilahiyatçı, daha doğrusu misyoner.) Türkiye’de bulunduğu yıllarda hem bazı Amerikan gazetelerine muhabirlik yapmış hem de ülkesinin Protestan misyonu adına faaliyet yürütmüştü.

Türkiye’de görev yapan diğer bütün Amerikalı-Protestan misyonerler gibi Herbert Adams Gibbons da özellikle Ermeni meselesiyle yakından ilgiliydi. 1909’daki “Adana Olayları” sırasında Tarsus Amerikan Koleji’nde görevliydi.

Şurası önemli ki “Anglo-Sakson Dayanışması” adlı bir kitabı da bulunan “gazeteci” misyonerimiz Birinci Dünya Savaşı’nda kendi ülkesinin İngiltere safında yer alması için uğraşanlar arasındaydı. Bu savaşta İngilizlerin “Hıristiyanları katleden” Osmanlılarla karşı karşıya olduğu tezini savunan Gibbons’ın işte o günlerde Amerikan gazetelerinde çıkan haber ve yorumları yeni kıtada Türk aleyhtarı bir kamuoyunun oluşmasında etkili olmuştu. Bu anlamda Gibbons bugün Batı dünyasında geniş kabul gören “Ermeni soykırımı” anlatısının da mimarlarından biri sayılabilir.

***

“Osmanlıların kökeni” problematiği üzerine modern dönemde üretilmiş ilk teorinin sahibine ilişkin bu “kimlik bilgileri” çok mu lazım? Evet, lazım. Yalnızca bu dönemde eser verenlerin değil, klasik dönemin müverrihlerinin sosyal ve siyasi pozisyonları da önemli. Hatta ilk devir kroniklerinin müelliflerinin verdikleri bilgileri de bu kişilerin siyasi angajmanları ve sosyal konumları bilinmeden yorumlanması ve değerlendirilmesi doğru olmaz. Söz gelimi, ilk dönem kronikleri içinde Şeyh Bedrettin hadisesine en olumsuz yaklaşıma Âşıkpaşazade’nin eserinde rastlarsınız. Eserin müellifinin vaktiyle devlete isyan etmiş bir başka şeyhin soyundan geldiği bilinirse konu hakkında yazdıklarını bir başka açıdan yorumlama imkânı bulunabilir. Nitekim bunu yapan hocalarımız var. Keza adı geçen tarihçimizin ordu mensubu olması ve özellikle Musa Çelebi’ye karşı Çelebi Mehmed’in safında savaşmış olması -olaylara bakışını ne derecede etkilediğini tam olarak bilemesek de- dikkate alınması gereken bir detay.

Âşıkpaşazade’nin Osmanlı bürokrasisine ilişkin eleştirilerinin o günün siyasi çekişmeleriyle ilişkisi olabileceğinden birkaç hafta önceki bir cumartesi yazısında söz etmiştim. Değerli tarihçimiz Hakan Erdem KARAR’daki son iki yazısında bu durumun çok daha ileri örneklerini dile getirdi. Tevarih müellifinin Fatih dönemindeki bazı uygulamalara yönelik eleştirilerinin kendi “kişisel mağduriyetini” yansıttığını, buna mukabil “görevi gereği” konunun karşı tarafında yer alan Tursun Bey’in ve onu izleyen diğer tarihçilerin Âşıkpaşazade’nin yazdıklarının tam aksini anlattığını gösterdi. Okumamış olanlara o yazıları da öneririm.

Elbette Âşıkpaşazade yalnızca bir örnek… Diğer kroniklerin belirli konularda verdikleri malumatın da müelliflerin kişisel duruşları, inanışları, mensubu bulundukları sosyal sınıfların veya zümrelerin çıkarı ve itibarı vs. göz önüne alınarak değerlendirilmesi lazım.

***

Yine laf lafı açtı, sadede gelemedik…

1916’da yayımladığı “The Foundation of the Ottoman Empire” (Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu) adlı kitabıyla yüz yıl devam edecek ama yine sonuçlanmayacak bir büyük tartışmanın fitilini ateşlemiş olan Amerikalı yazar Herbert Adams Gibbons’ın eserinin içeriğine ve tezlerine göz atmayı sürdüreceğiz.

Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorumlar
KARAR OKURU 05 Eylül 2017 11:51
Anadolu’da 13. ve 14. yüzyılda yazılmış olan eserlerde Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beyliklerinin tarihi anlatılmış, olaylar Osmanlı devletinin kuruluşuna kadar getirilmiştir...13. yüzyılın sonunda kurulmuş olan Osmanlı Devleti hakkında bilgi veren tarih kaynakları ancak 15. yüzyılın başlarından itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bu bakımdan 15. yüzyılın ilk yarısı, özellikle II. Murat devri, Osmanlı tarih yazıcılığının başlangıcı olarak kabul edilmektedir...Osmanlı tarihinden bahseden en eski eser, Ahmedî’nin "İskender-nâme" adlı eserine müstakil bir kısım olarak ilâve ettiği “Dâsitân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i 'Osmân” isimli manzum parçadır. 8754 beyitten oluşan ve uzun bir mesnevî özelliği taşıyan İskendername bir “evrensel tarih"tir; Âdem ile başlar, Makedonya kralı Büyük İskender’in hayatı ve kahramanlıklarını anlatır. 1390 yılında tamamlanmış ve Germiyanoğlu Süleyman Bey’e sunulmuştur. Ahmedî, daha sonra bu eserinin sonuna Yıldırım Bayezid’e kadar gelen bir Osmanlı tarihi eklemiş ve bunu 1410 yılında I .Bayezid’in oğlu Emir Süleyman’a takdim etmiştir. “Dâsitân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i 'Osmân” adını taşıyan 340 beyitlik bu bölüm, Ertuğrul Gazi’den başlayarak Emir Süleyman’a kadar gelen ilk 200 yıllık Osmanlı tarihi hakkında bilgi verir. Bu eserin İÜ'de kayıtlı olan en eski tarihli nüshasının, 1983 yılında İ. Erünsal tarafından tıpkıbasımı yapılmıştır.Bu eser ve diğerleri Cumhuriyet büyükleri tarafından korunarak günümüze sağlıklı olarak kalmış ve gelmiştir..." Cumhuriyet rejimi yazili kaynaklari o kadarmi yiprat ki " diyen zevat iftira attığının farkında mı!
SELİM YILDIZ 03 Eylül 2017 21:13
Ertuğrul Bey, Bizans hudud bölgesini teşkil eden bu bölgeye geldikten sonra, Türkiye Selçuklu Devletine olan bağlılığı devam etti. Ertuğrul Bey’in Batı Uc bölgesinde gaza hareketlerinde bulunmaya başlaması, ileride kurulacak olan devletin siyasi hayatında Uc ananesinin yerleşmesine ve Bizans üzerine daimi gaza hareketlerinde bulunulmasına sebep oldu. Uçlardaki hayat içerisinde en dikkati çeken nokta “gazâ ve cihad” motifidir. P. Wittek, Osmanlı Devleti’nin tam bir gazi devlet özelliğini taşıdığını, teşkil ettiği uc kültürü ile Osmanlıların feth edilen yerler halkına tam bir müsamaha içinde yaklaştıklarını ve bunun da kaynaşmayı kolaylaştırdığını ifade etmektedir. Gözlerden ve taarruzlardan kurtarmak için hazineleri viranelere gömen ihtiyatlı eller gibi, tabiat da Ertuğrul Bey’in aşiretini, meydana atılacağı zamana kadar, dikkati çekecek temas ve âlâkalardan korumuştur. Adeta tabiatın sarih bir müdahale ile “vakt-i merhun” için sakladığı bu bozulup kirlenmemiş aşiret ve onun başına geçmiş olan hanedan, başlı başına bir etüd mevzuu olsa revadır. Çökmekte olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin varisi, seviyesiz bir Moğol istila kuvveti olamazdı. Ama bilindiği gibi, bu tarihte Anadolu, sivrilmiş beyliklerin nüfuz bölgelerine ayrılmış bulunuyordu. Kah çekişen, kah barışan bu beylerin ve beyliklerin her biri, dağılıp parçalanmakta olan devletten aslan payını almak hususunda tetikte bekleyici idiler. Acaba niçin, istiklâlleri, sivil askeri teşkilatları, idari ve hukuki nizamları çoktan faaliyete geçmiş bulunmasına rağmen, bu beyliklerden mesela Karaman Oğulları, Germiyan Oğulları gibi kökleşmiş ve devletleşmiş olanlar gereği gibi faydalanamadı da, adeta tabiatın itina ile bâkir tuttuğu bu aşiretcik, göz açıp kapayıncaya kadar, dolu dizgin şahlandı? Gerçekten de ortada bir Osmanlı mucizesi mevcuddur. Fakat onun anatomik ve analitik izahı, münferit ve müstakil bir vak’a olarak, ne bir hanedan işidir, ne sadece kılıç ve siyaset meselesidir. Ne de, bütünü ile idare, hukuk, ekonomi, din, estetik ve kültüre bağlanabilir. Hatta ne toprak rejimi, ne de devşirme metoduyla izah olunabilir. Belki bütün bu kuvvetlerin organik bir vahdet kazanıp, yekpâreleşmiş enerji haline geçebilmesinin sırrıdır denebilir. Bu sırrı, bir orkestrasyonu vücûda getiren lehimleyici ve bütünleyici merkezi kuvvet nedir, diyecek olursak, tarihi tekamülünü takib etmek mevkiinde olduğumuz cemiyetin içinden baş kaldıran, gerçek iman ve idealizm olarak göze çarpar ki ona, bir başka söyleyişle “Îla-i Kelimetullâh aşkı” da diyebiliriz. Zira yeryüzünde müesseseleşip cemiyetin bütününe Şamil olan tek felsefe ekolü, Türk imanının ruhu olan Tasavvuf anlayışıdır ki Türk’ün Kızıl Elma’sı olan “ilâ-i Kelimatullah” gaye ve şuurunu beslemekte en sözü geçkin amil olmuştur. Kütleyi tek cevher haline getiren bu iman ruhunun başlıca kaynağı, Anadolu’nun içtimai bünyesine hakim olan ulema ve dervişler kadrosudur. Mücahede şevkini ve İslam birliği susuzluğunu en yüksek voltaja ayarlamasını bilmiş olan bu iman adamlarının, Selçuklular’a muvazi bir mukadderat çizgisi üstünde yürüyecek olan Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu hadisesine fiilen katılmış olmaları, devletin büyük ve eşsiz talihi olmuştur. Öyle ki bir tarafta olgun, sözü geçkin ve seviyeli bir şeriat uleması ile beraber yürüyen Sünni ve muhteşem bir tasavvuf şebekesi; diğer tarafta, Âşık Paşazâde’nin Gaziyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum dediği organize bir hamasî-dini teşkilat… Bizansın çökmesi ve Türkmenlerin hayatiyet içinde bulunmaları, küçük Osmanlı beyliğine parlak bir istikbal hazırlamakta idi. İslamın gaza ruhu Bizans karşısında ve Osmanlı hanedanı etrafında toplanıyordu. Bursa İslâm cihadı ve Türk cihan hakimiyeti mefkuresinin merkezi oluyordu. Fernand Grenard; “Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vak’alarından biridir. Onların kaderlerindeki en büyük fevkalâdelik başlangıçları oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar. Ama bir defa iktidarları yayılıp, sağlamlaştıktan sonra, girdabın içinde tek sabit nokta oldular. Onlar yarımadada rüzgârın tesiriyle oradan oraya dalgalanan muhtelif unsurları etraflarında toplayan bir câbe çekirdeğiydiler.” diyor. Türk alim, şeyh ve dervişleri, Türkmen babaları Osmanlı gazileri ile orada yeni bir kudret ve hayatiyeti meydana getiriyorlardı.
KARAR OKURU 02 Eylül 2017 16:17
Yazar bu konudaki cahilliğini cesaretle kaleme almış... Eh ne diyelim, cahillik onun, kalem onun...
MUHAMMET APAYDIN 02 Eylül 2017 12:20
Karamanoğulları Beyliğinin Osmanlıya kafa tutmasını -artık- daha iyi anlamak mümkün olacaktır, diye düşünüyorum.
KARAR OKURU 02 Eylül 2017 08:45
Kocaeli Bölgesinin İpek Yolu'nda çok önemli bir yeri vardır. İnalcık, Osman Beg'in bütün çabalarının bu bölgeyi elde etmek için olduğunu, bu bölge fethedildikten sonra Osmanlı Beyliğinin ekonomik açıdan çok güçlendiğini söyler.
Erdem 02 Eylül 2017 08:20
Osmanlı gaza inancı ile kuruldu. Gaza ise müslümanlarla savaşmama sadece müslüman olmayanlarla savaşmak anlamındadır. Müslüman bir ülkeye doğrudan savaş açmamak yani gaza inancı osmanlı'yı büyütmüştür.
? 02 Eylül 2017 15:29
0
Osmanlı Beyliği civarındaki ve Anadolu'daki beylikleri ikna ederek mi ortadan kaldırmış ?
KARAR OKURU 02 Eylül 2017 17:34
0
Ortadan kalkan hiç bir şey yok. Hep beraber keferiyi dize getirdiler. Safını şaşıranın aklı karışır...
Akif 02 Eylül 2017 17:38
0
Yavuz Mısır'a halifeye biatını sunmak için mi gitmiş ?
KARAR OKURU 04 Eylül 2017 23:35
0
Mısır'da İslam Ümmetinin hamisi bir halife mi vardı? Hilafet makamı, 1258 yılında Hülagu'nun Bağdat kuşatmasından sonra son halife Müsta‘sım Billâh'ı öldürmesi ile siyasi manasını yitirmişti. Yavuz, siyasi hilafet vasfı olmayan Memlük Devletini yendikten sonra, 29 ağustos 1516’da Halep Ulu Camii’nde ilk Cuma namazını kıldı. Bu arada hatip hutbeyi Mekke ve Medine’nin Hakimi (Hakim’ül-Haremeyni’ş-Şerifeyn ) diyerek Yavuz Sultan Selim adına okudu. Yavuz Sultan Selim müdahale etti ve’’ hakim’’ kelimesi yerine ‘’hadim’’ yani hizmetçi (Hadim’ül-Haremeyni’ş-Şerifeyn ) diye okunmasını istedi. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanlı padişahları Hadim’ül Haremeyni Şerifeyn ünvanını da taşıdılar. Mesela bu gün Müslümanlar bir birlik yapıp, yeniden hilafet tesis etseler, bunu Türkiye Cumhuriyetinden mi almış olurlar? Yavuz'un yendiği Memluk Devleti aynı durumdaydı, hilafeti temsil noktasında değildi. İslam, kusursuz insan iddiasında değildir. Bu bakımdan Osmanlı hükümdarlarının da muhakkak kusurlu halleri de vardır. Ama Osmanlı, milleti ve padişahları ile birlikte, günümüz insanın ağzına alamayacağı kadar Müslüman, şerefli ve gayretli idi. Her fırsatta, bu şerefli milleti ve devleti aşağılamak hevesi şifa bulmaz bir değersizliktir...
KARAR OKURU 02 Eylül 2017 08:04
Yok mudur yerli kaynak ya huuu? ??? Cumhuriyet rejimi yazili kaynaklari o kadarmi yiprat ki osmanlinnin. Kurulusunu kurucusunu buladik yaziklar olsun yazili kaynaklari yipratanlara
Akif 02 Eylül 2017 11:26
2
KARAR OKURU, "Cumhuriyet rejimi"ni, şamar oğlanı yapmış. Demek ki, Cumhuriyetçiler, arşive girip, kaynakları tasnif etmişler; sonra da, ilk yüz elli yıla ait ne buldularsa yakmışlar. Ama ne hikmetse, yüz elli yıl sonra yazılmış ve daha önce yazılı kaynak olmadığını söyleyen kroniklerin o sayfalarını yakmayı unutmuşlar. Allah akıl versin, izan versin, insaf versin !!!
KARAR OKURU 02 Eylül 2017 16:14
8
Cumhuriyetin kuruluşunda bir çok hata yapılmıştır. Yazılı kaynaklara ne yapıldığı sır değildir. Bundan önemlisi yazı ne varsa milletin bağı kesilsin diye alfabe değiştirilmiştir. Milleti Batılı yapma uğruna kendi kimliği çöpe atılmıştır. Bunu bu gün, bu hatanın maksadı olan nesillere izah etmek güçtür.
KARAR OKURU 04 Eylül 2017 20:27
0
Bulgaristana hurda kağıt olarak satılan arşivler dursaydı belki bir şey çıkardı
Bulgaristana satılan hurda kağıtlar, bugünkü tabirle vergi makbuzları vb. evraklardı... Bugünde mürürü zamana uğrayanlar, yakılıp imha ediliyor, Seka ya verilmiyor mu?
Bildiğimiz kadarıyla 1 Mart 1923'te Osmanlı arşivlerinin korunması yolunda ilk adımı atan Cumhuriyet hükümetleri, Muhafazasına Lüzum Kalmayan Evrak ve Vesaitin İmhasına Dair nizamnamelerin ilkini 1934'de çıkarmıştı. Devlet dairelerinin 10 yaşını aşmış belgeleri imha etmesi öngören bu nizamnamede evrakların imha şekli açıklanmadığından taşra ile merkez teşkilatları arasında bitmez tükenmez yazışmalar yapıldıktan sonra, gizliliği olan ama güncelliğini yitiren belgelerin kıyılarak kağıt tüccarlarına satılmasına karar verilmişti, çünkü o yıllarda henüz SEKA kurulmamıştı! ...
KARAR OKURU 05 Eylül 2017 11:18
0
Zamanın en ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Takiyüddin er-Raşit tarafından Tophane sırtlarında yapımına 1575 tarihinde başlanan ve 1577’de bir kısmı tamamlanan Rasathanenin vb. yıkılıp yakılışını da mı Cumhuriyet önde gelenleri yaptı!..
KARAR OKURU 02 Eylül 2017 07:00
İbrahim bey Osmanlı kurulduğu yıllarda Avrupa ve Asya'nın yerleşik şehirleri kara veba denilen hastalıkla boğuşuyordu. Bu hastalık Osmanlı'nın kuruluşundan 50 sene sonra en kötü durumuna erişmiş,yani Osmanlı'nın en hızlı ilk genişleme zamanlarında.. Hastalık yeni yerleşim yerlerini ve göçebe toplumları büyük şehirlerden daha az etkilemiş. Öyleki Avrupa'da haçlılara en büyük desteği veren birçok şehirin nufusu %60 oranında azalmış. Kara vebanın hafiflemesi ise 17. Yüzyıla tekabül ediyor. Bu noktadan sonra da Osmanlı'nın gerileme dönemi başlıyor. İlginç olan bir diğer vaka da Osmanlı'nın son yıllarında ortaya çıkan kuş gribi vakasıdır ki yine Anadolu'yu paylaşan batılılar, Yunan'lılar hariç, sessiz sedasız bırakıp gitmek durumunda kalmışlardır. Yani ideolojinin dışında olan başka büyük faktörler de var, ve belki de imanlı mazlum yüreklerden çıkan duaların kabulü var. Allah'ü Teala elbette her şeyin en doğrusunu bilir.
evin 02 Eylül 2017 04:44
osmanlı, doğu romanın mirasçısı ve devamıdır...ülkede tarih öğrenimi eski yunan, roma, osmanlı şeklinde yapılmalı...bizans ortodoks ilahileri dinleyin ne dediğimi anlarsınız...
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN