Hukukcu ve yazar Abbas Bilgili, Ahmet Yaşar Ocak’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Farklı Bir İslam Tarihi, kitabını yazdı. Ocak’ın İslam’ın tarih içinde karşılaştığı kırılma noktalarına ve bu kırılma sonucundaki dönüşüme odaklandığını belirten Bilgili, bu haliyle de kitabın tarihten daha fazlası ve tarihle birlikte de sorgulayıcı bir fikir eseri olduğunu söylüyor.
Tarihi güçlülerin yazdığına dair bir söz varsa da, bu mutlak bir doğru değildir. Esasen gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu var sözü ile de çeliştiği çok açık. Gerçekler her zaman ortaya çıkmayabileceği gibi, tarihi de her zaman güçlüler yazmaz. Ama şu bir gerçek; güçlülerin yazdığı tarih, bilinmesi istenilenlerin yazıldığı ve hatta abartılarak yazıldığı bilinmesi istenilmeyenlerin yazılmadığı tarihtir. Esasen muktedirlerin, siyasilerin, dinlerin, mezheplerin, ideolojilerin yazdığı tarih de bir yönüyle güçlülerin yazdığı tarih olması hasebiyle eksik ve / veya isabetsiz değerlendirmeleri içeren tarihtir.
FARKLILIĞI DİKKAT ÇEKEN BİR METİN
Ahmet Yaşar Ocak hocamızın yeni çıkan (İletişim, 2025) Farklı Bir İslam Tarihi, yukarıda değindiğimiz takıntılardan azade bir metin. Bu yönüyle “farklı” olduğu belli oluyor. Ancak farklılığı bundan ibaret değil. İslam tarihi denildiğinde, doğuşundan başlayıp geçirdiği aşamalar akla gelir. Bu yönüyle de “farklı” bir metinle karşı karşıyayız. Çünkü, yazar İslam’ın kronolojik tarihini yazmak gibi bir iddiada bulunmuyor. İslamın tarih içinde karşılaştığı kırılma noktalarına ve bu kırılma sonucundaki dönüşüme odaklanarak, bu kırılmaların bugüne yansımalarına uzanıyor.
Bu haliyle de eserin tarihten daha fazlası ve tarihle birlikte de sorgulayıcı bir fikir eseri olduğunu söyleyebiliriz. Kanımızca metindeki en önemli “fark” da budur. Bu yönüyle de din açısından günümüzdeki önemli bazı çarpıklıkların tarihsel arka planını göstererek, Müslümanların aynaya bakması istenmektedir. Günümüz İslam dünyasının ve Müslümanların oldukça düşündürücü hazin halini görünce, ister istemez böyle sorgulayıcı bir tarih metninin teşhisleri önem arz ediyor ve dikkat çekiyor.
Belirtelim ki, ideoloji, siyaset ya da mezhep penceresinden bakanlar bu eserde aradıklarını bulamayacaklar. Ya da sadece kendilerini destekleyen kısımlarını görüp, diğer kısımları dışlayacaklar. Oysa tarihin içinden sadece “bizi” destekleyen kısmını alıp, dünya görüşümüze destek diye sunmanın sağlıklı bir bakış açısı olmadığını belirtmeye gerek yok.
DÜNÜN KIRILMALARI BUGÜNE MESAJ VERİYOR
Kitabın tam ismi “Siyasal, Toplumsal, Kültürel Kırılmalar ve Dönüşümler Işığında Farklı Bir İslâm Tarihi”dir. Bu isim kitabın kısaltılmış ve özetlenmiş halidir diyebiliriz. Üç bölümden oluşan metnin birinci bölümünde siyasal, ikinci bölümünde toplumsa ve üçüncü bölümünde ise kültürel ve itikadi kırılmalar ve dönüşümler ele alınmış.
Birinci bölümdeki siyasal kırılmalar ve dönüşümler kitabın en hacimli kısmını oluşturuyor. İç savaşlar alt bölümünde Hz. Osman’ın katli, Cemel ve Sıffin hesaplaşmalarından sonra İslam tarihinin en hazin ve bugüne kadar acısı bütün ağırlığıyla devam eden Kerbela Faciası yer alıyor. Müslümanlık öncesine uzanan kabile çekişmelerinin siyasi görünümle devam etmesi ve buna dinsel, itikadi unsurlar eklenerek ciddi kırılmaların yaşanması günümüze uzanan bir olgu ve sorun olarak karşımızda duruyor. Günümüzde bazı siyasetçilerin miting meydanlarına elinde Kur’an’la çıkmasının ya da cami avlusunda siyaset yapmasının köklerinin Sıffin’de savaş meydanında mızrakların ucuna Kur’an yapraklarını takmasına uzandığını düşündürüyor: Bu da bu tür davranış kalıplarının tarihsel süreç içinde benzeşerek devam ettiğini gösteriyor.
Hakem Olayı’ndaki tamamen kurnazlıktan ibaret “ayak oyunlarının” bugün dahi “atı alan Üsküdar’ı geçti” söylemiyle ya da “montaj kasetlerle seçim kurnazlığı yapmak” gibi günümüze yansıdığını söylemek mümkün.
DEMOKRASİ İÇİNDESALTANAT OLUR MU?
Hilafetin saltanata dönüşerek monarşik düzenin temellerinin atılmasının Emevilerle başlayıp, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılarla devam etmesindeki siyasal kırılmanın tortularını bugün dahi görmek mümkün. Yazarın, dört halife dönemi ile saltanat dönemlerinin karşılaştırılması halinde siyasal kırılmanın boyutunun daha net görülebileceğini ifade etmesi (sh. 226), bu gün de demokrasi üzerinde ciddi biçimde düşünmemizi gerektirmiyor mu? Saltanatın simgesi olan gösterişli saray imgesi ve “tek adam” rejimi olan monarşinin demokrasi içinde uyandırılmaya kalkışılmasını görmezden gelmemek gerekir.
TİCARETİ MOĞOLLAR DAHİ ÖNEMSEMİŞTİ
Dikkat çeken sosyal değişimlerden biri de kentler (başkentler) üzerinden yapılan yorumdur. Esasen sosyolojide şehirleşmenin insan üzerindeki etkisi malum. Mekke ve Medine’den yayılan din, yeni devletlerle yeni başkentlerle konuşulur olmuştu. Bu bağlamda Şam, Bağdat, Kahire ve Kurtuba’nın cazibe merkezleri haline geldiğini görüyoruz. Türklerin Müslüman olmasının müspet ve Moğol istilasının menfi etkilerinin de kırılmada ve dönüşmede önemli rol oynadığını göstermektedir. Orta Aya bozkırlarından kopup gelen Moğolların bir çığ gibi geçtiği yerleri yerle bir ederek Bağdat’ı talan edip Abbasi İmparatorluğu’na son vermesinin yanında “tüccarları katliamdan muaf tutması” (sh. 415) çok dikkat çekiyor. Bu da ticaretin toplum için ne kadar önemli olduğunu ve bunun öneminin katliamcı Moğollar tarafından dahi bilinmesindeki dikkat çekicilik sanırım bugün için de önem arz ediyor. Bugün yabancı sermaye ve yatırım çekebilmek için hukuk da gereklidir diyenlerin ne kadar haklı olduğu buradan da anlaşılmıyor mu?
Önemli bir kırılma ve dönüşme noktası da “mevali” olarak tespit edilmiş. Arap olmayan Müslümanları ifade eden mevali konusunun islam tarihindeki öneminin vurgulanması da dikkat çekiyor. Şüphesiz Arabistan çölündeki ilk Müslümanların farklı iklimlerdeki farklı toplumlarla, farklı bölgelerle tanışmaları, ilişkileri de beraberimde getirmiş ve çok önemli değişimlere neden olmuştur. Evlilikler, kaynaşma ve farklılıkların getirdiği “eşitlik” düşüncesinin gündeme gelmesi önemli bir değişim noktası olarak görünmektedir.
MEZHEPLERİN DOĞMASI ÖNEMLİ BİR KIRILMALDIR
Kültürel ve itikadî kırılmaların doğurduğu birinci sorun mezheplerin doğmasıdır. Elbette bunda Cemel ve Sıffin savaşları ile Kerbela Faciası’nın büyük rolü olduğu anlaşılıyor. O günün koşullarında doğan ve çok da etkili olan Hariciliğin sonradan etkisiz duruma gelmesini de göz ardı etmemek gerekir, çünkü Haricilik kaybolmuş gibi görünse de, bugünkü bir çok cihatçı grubun selefi pratiklerine örnek teşkil ettiğini unutmamak lazım.
İslam dünyasındaki Şiilik ve Sünnilik şeklindeki büyük ve derin kırılmanın bugüne yansımasını somut olarak yaşamaktayız. İslam ülkelerinde bugün de devam eden bir çok çatışmanın temelinde bu kırılmanın olduğu çok açık. İran, Suriye ve Yemen bunun örnekleridir. Yazar, Sünniliği genelde güçlü iktidarların tercih ettiğini, bunun gözle görülen bir hakikat olduğunu, siyasal iktidarların muhaliflerinin tasfiye etmek için Sünniliği faal biçimde kullandıklarını belirtiyor (sh. 477).
Mezhep şeklindeki itikadî kırılmanın günümüze yansımasında dikkat çekici değerlendirmelerin yapıldığını görüyoruz. Çoğunun 10-13. yüzyıllarda yazıldığı belirtilen fıkıh kitaplarının hâlâ kullanılıyor olmasının doğurduğu sorunlara değinilirken, taklit döneminin günümüze kadar geldiği hatırlatılıyor. İçtihadın önünün kapatılmasının yeniliklere çözüm aramayı zorlaştırdığı ve teferruat kabilinden bir takım ilavelerin ibadetlerin olmazsa olmaz şartları haline getirildiği vurgulanıyor. İbadetin amaç ve esprisine odaklanmak yerine neredeyse ibadetin bizzat kendisine tapınma konusuna dönüştürüldüğü belirtilerek, bu konuda hastalık derecesinde saplantı sahibi insanların çok olduğu hatırlatılıyor (sh. 486).
KURTARICI MEHDİ BEKLENTİSİ
Kur’an’da ve muteber hadis kaynaklarında geçmediği halde, Sünnilik ve Şiilikteki mehdi inancının da önemli bir kırılma noktası olduğunun üzerinde duruluyor. Bu konuda Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile de bağlantı kurularak konu anlatılırken, her tabakadan halkın buna inandığı belirtiliyor. Cemaati felaketten kurtaracak mehdi beklentisinin toplum üzerindeki bugünkü etkisi de önemli bir hastalık gibi görünüyor. Bu konudaki gelişmeler sonucunda her yüz yılda zuhur edecek müceddidlere değinilirken, “Efsane oku bir kere yaydan çıkınca, akıl (rasyonalite), mantık kaybolunca, görüldüğü üzere geri döndürmek artık mümkün olmuyor” (sh. 510) görüşünün ne kadar da uyarıcı olduğu anlaşılıyor.
TASAVVUF, PARALEL BİR DİN HALİNE GELDİ
İtikadî kırılmanın bir diğer yönünün de tasavvuf olduğu belirtilerek, bu konudaki kültürel birikim inkar edilmemekle birlikte, istismara çok müsait olduğu hatırlatılıyor. Peygamber döneminde olmayan şeylerin tasavvufla “İslamın adeta vazgeçilmez bir inanç unsuru” haline geldiği vurgulanıyor. Tasavvuf düşüncesinin peygamberi normal bir insan statüsünden çıkarıp “yarı ilah” haline getirdiği belirtilirken, şu satırlar dikkat çekiyor: “Türkiye’de “mukaddes geceler”de okunan mevlid bahirleri arasında bunlar mevlidhanlar tarafından coşku ile okunur. Cemaat bunları mistik bir vecd içinde ağlayarak dinler. İşte tam bu nokta tasavvufun icat ettiği sapmanın adeta fotoğrafı çekilecek bir tezahürüdür. Başka bir Müslüman ülkede bunun örneğine pek rastlanmaz.” (sh. 524). Tasavvufun getirdiği kırılmanın büyüklüğünü ifade etmek için adeta “paralel bir din” haline gelmiş olduğu belirtiliyor (sh. 528, 529) ki, bu ifadelerden konunun önemini anlamak mümkün.
MÜSLÜMANALAR TARİHLERİYLE YÜZLEŞMELİ
Konuyu yazardan birkaç satırla bitirelim: “Müslümanlar artık tarihleriyle yüzleşmek zorundadırlar. Tarihçilerin görevi buna yardımcı olmaktır. Hakikate ulaşmak problemleri görmezden gelmekle, anlamsız tevillerle eğip bükerek gerekçe üretmekle değil, ancak benzeri yöntem ve yaklaşımlarla mümkün olabilir.” (sh. 535).
