Abdülhamid tartışması bize, ülkemizde tarihin çoğu zaman günün ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden üretildiğini gösteriyor. Oysa tarih, kimlik inşa malzemesi olmaktan çıkarılmadıkça sağlıklı bir zemine oturamaz.
''Tarih okumak, araba süren kişinin arada bir ihtiyaç oldukça dikiz aynasına bakması gibidir. Unutmayalım ki ön cam, dikiz aynasından yüz kat büyüktür. Ön cama bakıp araba sürmesi gereken bir sürücü sürekli dikiz aynasına bakarsa arabayı ya duvara çarpar ya da bir kayaya bindirir.”(1)
Hüseyin Çelik’in Sultan Abdülhamid’i anlattığı kitabının önsözünde tarihle ilgili yapmış olduğu bu benzetme, Türkiye’de tarih ile kurduğumuz problemli ilişkiyi özetliyor bir bakıma. Geçmişe bakılmadan yol alınmaz, fakat bütün dikkatini dikiz aynasına veren bir sürücünün akıbeti de, ne yazık ki bellidir. Şu bir gerçektir ki, tarih, dünle ilgilidir, bugüne ibret verir ve geleceğin şekillenmesine katkı sunar. Onu bir hesaplaşma kürsüsüne ya da hamaset sahnesine dönüştürdüğümüzde hem geçmişi hem bugünü ıskalamış oluruz. Sultan Abdülhamid etrafında dönen tartışmalar da ekseriyetle böyle bir zeminde yürümüş ve zamanla bir yanda “Kızıl Sultan”, diğer yanda “Ulu Hakan” indirgemeci yaklaşımıyla tartışılagelmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in 1970’lerde basılan Enver Paşa isimli kitabının birinci cildinde Abdülhamid dönemi anlatılırken tam da ifade etmek isteğimiz bu yaklaşım dile getirilir:
“İki tane Abdülhamit var. Bunun biri; hayatının karanlık muhasebesi 10 Şubat 1918’de kapanan, hayata gözlerini yuman, Sultan İkinci Abdülhamit’tir.
Bir de, bir başka İkinci Abdülhamit var: Birtakım insanların, birtakım hayal oyunlarıyla şimdi yaratmak istedikleri, fakat gerçeklerle tek ilgisi olmayan bir masal adamı! Bir ulu padişah!..” (2)
Son yarım asırdır yaşadıklarımız bu yaklaşımı belirgin bir şekilde ortaya koyar niteliktedir. Her ne kadar sloganlar karmaşık tarihsel gerçekliği basitleştirir gibi gözükse de Sultan Abdülhamid devri, basit sıfat ve sloganlarla açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Söz konusu katmanları açmak için o dönemin mercek altına alınıp derinlemesine irdelenmesine ihtiyaç vardır.
İSTİBDAT GÖLGESİNDE BİR İMPARATORLUK
13 Nisan 1909’da yaşanan 31 Mart Vakası’nın ardından, 27 Nisan 1909’da meclis kararı ve hal fetvasıyla tahttan indirilen Sultan Abdülhamid’in, diplomatik ustalıkla 33 yıl imparatorluğu ayakta tutma sürecinde yaptığı eğitim reformları, demiryolu ağı ve borç yönetiminin yanı sıra aynı dönemde jurnal sistemi ve sansürle siyasal katılımı daralttığı da bir vakıadır. Bu nedenle kendi döneminde hem de kendinden sonraki dönemlerde birçok yazar, şair ve özellikle de tarihçi tarafından acımasızca eleştirilmekten kurtulamamıştır. Keskin eleştiri ve tespitleriyle bunların başında Şevket Süreyya Aydemir gelir. Ona göre Abdülhamid devri (1876-1908), Osmanlı İmparatorluğu’nun yalnızca kaçınılmaz çöküşünün devamı değil, aynı zamanda son umut olarak görülen Tanzimat çabalarının da iflasıdır. Bu süreçte devlet kurumları zayıflamış, itibarını yitirmiş ve imparatorluk adeta yalnızca harita üzerinde varlığını sürdüren bir yapıya dönüşmüştür. Aydemir, bu genel çözülmeyi Abdülhamid’in yönetimiyle özdeşleştirerek, imparatorluğun cehalet içinde giderek içten boşaldığını, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kaybettiğini, ordunun ve donanmanın çökertildiğini ve devletin artık tedavi edilemez bir çöküş sürecine girdiğini savunur. (3)
Öte taraftan Aydemir’in aksine Abdülhamid dönemini yere göğe sığdıramayan yazar-şair ve tarihçiler de bir hayli fazladır. Mesela geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan İlber Ortaylı, Sultan Abdülhamid’i 19. yüzyılın en büyük diplomatlarından biri, son derece zeki ve dirayetli bir devlet adamı olarak değerlendirir. Onu aynı zamanda bir “diplomasi dehası” ve döneminin hükümdarları arasında öne çıkan bir lider olarak görür. Konuşma ve yazılarında Abdülhamid’in özellikle eğitim, dış politika ve kültür alanlarında modern adımlar attığını öne çıkarır. Hatta onun Avrupa siyasetini yakından takip eden, sanata ilgi duyan ve zanaatkâr yönü de bulunan çok yönlü bir şahsiyet olduğunu da belirtir. Ortaylı, Sultan Abdülhamid’in eğitim alanında açılan modern okullarını, İslam dünyasına yönelik politikalarını ve zor bir dönemde devleti ayakta tutma çabalarını öne çıkarırken, kanunlara bağlı, kitlesel şiddetten kaçınan bir yönetim tarzına sahip olduğunu da ifade eder. Daha önemlisi tartışmalı da olsa Latin harflerine geçişi düşünecek kadar ileri görüşlü olduğuna dikkat çeker. (4)
Görüldüğü üzere tarihçilerin dikiz aynasından Sultan Abdülhamid dönemi, hem yoğun sansürün, jurnal mekanizmasının ve güvenlik siyasetinin kurumsallaştığı bir dönem hem de çökme ile yüz yüze gelen bir imparatorluğu ayakta tutma çabası olarak görülür. Ancak tarih hiçbir zaman tek boyutlu olarak ilerlemiyor. Öyle ki Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarında yaşanan olaylar, ağır yenilgiler ve imparatorluğun dağılması, bazı çevrelerde Abdülhamid dönemine dönük bir mukayese doğurmuştur. Fakat bu tür bir mukayese, tek başına bir haklılık da üretmez. Aynı mantık Abdülhamid’in istibdadını da Meşrutiyet’in/Cumhuriyet’in sorunlarını da haklı çıkarmaz. Sonraki felaketler, önceki uygulamaları otomatik olarak meşrulaştırmamalı.
BİR KÜLTÜN İNŞASI
Sultan Abdülhamid algısı geçen yüzyıl boyunca akademik tarih çalışmalarından ziyade edebî ve ideolojik metinler üzerinden şekillenmiştir. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı, Sultan Abdülhamid’i zamanla güçlü bir sembole dönüştürmüştür. Özellikle de İslamcı-muhafazakâr kesimin zihin dünyası daha çok tepkisel olarak ve de ideolojik saiklerle bu fikirler çerçevesinde şekillenmiştir. Yapılan bu tohumlama zamanla siyaset sahnesinde de filiz vermiş ve bir rol model olarak benimsenmiştir. Oysa Necip Fazıl’ın bu eseri, tarihsel bir analizden çok Kemalizm’e tepki olarak geliştirilen bir karşı-ideoloji inşasıdır. Nitekim 1940’ların sonundan itibaren Büyük Doğu sayfalarında şekillenen bu örgü, 1960’lardan sonra popüler tarih yazımında Kadir Mısıroğlu gibi isimler üzerinden kitleselleşmiş ve akademik mesafeden uzak, duygusal bağlılığa dayalı bir Abdülhamid kültü oluşmuştur. Romantikleştirilmiş bu örgü, zamanla Abdülhamid’i tarihsel bağlamından koparıp idealize eden modern politik bir söyleme, yani “Hamidizm” diyebileceğimiz bir çizgiye evirmiştir. Dönemin konjonktürü bu külte bir alıcı kitlesi kursa da Aydemir’in ifade ettiği “Masal Adam” ve “İdeolojik Maskot” olmaktan öteye geçememiştir. Kimi zaman yapılan eleştiriler “sadakatsizlik”, sorgulamalar ise “ihanet”le eşdeğer tutulmaya başlanmış, ancak zamanla sermayenin tükenme sinyalleri vermesiyle birlikte kısmen de olsa tabular kırılmış ve sessiz de olsa “kült” anlayışı sorgulanıp tartışılır hale gelmiştir. Konu, gelecekte de çokça konuşulup tartışılacağa benziyor.
Oysa tarihî şahsiyetleri kutsallaştırmak/tabulaştırmak, ötekileştirmek de aynı derecede sorunludur. Her iki yaklaşım da nesnel anlamayı, anlamlandırmayı ve geçmişten ders çıkarmayı engeller.
ÂKİF’İN ADALET TERAZİSİ
Zaman zaman alevlenen bu ve benzeri tartışmaların en dikkat çekici boyutlarından biri, Mehmet Akif’in Abdülhamid’e bakışı olmuştur. Çünkü tartışmayı harlamak isteyen isteyen kesimler ekseriyetle bu örnek üzerinden yürümüşlerdir. Biliyoruz ki Âkif’in en belirgin karakteri, haksızlık karşısındaki tavizsiz duruşu olmuştur. Onun için asıl mesele şahıs değil, ilkedir.
Asım’da yer alan şu dizeler, bu ahlâkî tavrı açıkça ortaya koyar:
“Bir adam dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,
Adli emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,
İnkıyâd eyleyecek yerde tutup kıysa ona,
O mücâhid yazılır tâ şühedânın başına.”
Bu dizeler, bir “karakter beyanıdır”. Âkif, o günün şartlarında baskıcı olarak gördüğü bir yönetime karşı sözünü esirgememiştir. Abdülhamid’e yönelik eleştirileri de bu çerçevede olmuştur genellikle.
Mehmet Akif, İstibdâd şiirinde “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” şeklinde kullandığı sert ve sarsıcı dil ile yalnızca bir dönemi eleştirmekle kalmaz, aynı zamanda hürriyetin bastırılmasına duyduğu derin tepkiyi de dile getirir. Nitekim şiirin istibdat günlerini anlatan diğer mısralarında da hayatın neşesini yitirdiği, toplumun içine çöken karamsarlığın adeta kolektif bir ruh haline dönüştüğü görülür. Böylece Akif’in dönem eleştirisinin, belirli bir şahsın ötesine geçerek, zulüm üreten her türlü yönetim anlayışına karşı ahlaki bir duruşun ifadesi hâline geldiğini görüyoruz.
Nitekim İttihat ve Terakki’ye katılırken “bila kayd u şart itaat” ifadesine karşı çıkması, onun mutlak itaati reddeden mizacını gösterir: “Ben Cemiyet’in yalnız emr-i marufuna biat ederim.”
Kısacası onun için ölçü, şahıs değil hep adalet olmuştur.
TON DEĞİŞİMİ Mİ, MUHASEBE Mİ?
Âkif’in ilerleyen yıllarda kullandığı bazı ifadelerin, daha yumuşak bir tona işaret ettiğini görüyoruz. Özellikle Safahat’ın Âsım bölümünde yer alan şu meşhur dizeler dikkat çekicidir:
“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”
Yumuşak bir tona işaret eden bu dizeler kimilerince “geri adım” ya da “pişmanlık” olarak yorumlanmıştır. Oysa burada görülen şey, kişisel bir pişmanlıktan ziyade tarihsel bir muhasebedir. İmparatorluğun çöküş süreci –Meşrutiyet’in hayal kırıklıkları, Balkan yenilgileri, I. Dünya Savaşı, işgaller ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşu– birçok aydını kendi geçmiş pozisyonlarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Lakin kanaatimize göre Akif’in bu yumuşak gözüken tonu, mutlak bir fikir değişikliği değil, yaşanan acı tecrübelerin ardından yapılan dengeli bir değerlendirmedir.
Akif’in yaşadığı döneme bir bütün olarak baktığımızda, onun Sultan Abdülhamid’le şahsi hiçbir husumetinin olmadığını hatta ömrü boyunca onunla hiç yüz yüze gelmediğini de görürüz. Her iki şahsiyetin de İttihad-ı İslam idealini önemli bir ufuk olarak gördükleri aşikârdır. Ancak bu ortak payda, yöntem ve özgürlük anlayışındaki derin farkları ortadan kaldırmaz. Sultan Abdülhamid devlet güvenliği ve diplomasi refleksiyle hareket ederken, Akif’in daha çok ahlaki itiraz, hürriyet ve adalet merkezli bir dil kullandığını görürüz. Dolayısıyla her ikisini “birbirine muhalif değil, hedef birliği içinde farklı yöntemler seçen” şahsiyetler olarak görmek, hem onları ve dönemlerini doğru okumamızı sağlar hem de tarihsel gerilimi daha yumuşatır. İşte yukarıda ifade ettiğimiz Akif’in adalet terazisi burada devreye girer. (5)
BİR KUŞAĞIN ORTAK TRAJEDİSİ
Bu tavır, yalnızca Âkif’e özgü de değildir. Dönemin diğer aydınlarında da benzer yaklaşımı görürüz. Mesela Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Said Nursi gibi isimler de II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan bu çalkantılı süreçte hem Abdülhamid devrini hem de sonrasını bizzat yaşamışlardır. İmparatorluğun dağılması, savaşlar, işgaller ve yeni rejimin inşası gibi sarsıcı olaylar, ister istemez bir iç hesaplaşmayı beraberinde getirmiştir. Ancak bu hesaplaşma, genellikle “yanılmışız” itirafından ziyade “şartlar içinde ne yaşandı, ne yapılabilirdi?” sorusuna odaklanmıştır hep.
Elbette Rıza Nur gibi pragmatik ve konjonktüre göre pozisyon değiştiren isimleri bu genel çerçeveden ayrı tutmak gerekir. Fakat ekseriyetle tablo, bir savrulmadan çok adalet terazisinde bir muhasebedir. Bu muhasebe, kişisel duygu değişiminden çok, tarihsel bir bilinçlenmeye işaret eder. Aynı kuşak, hem Abdülhamid’in güvenlikçi siyasetini hem de onu izleyen dönemin büyük yıkımını tecrübe etmiştir. Dolayısıyla değerlendirmeleri, tek bir döneme duyulan özlem ya da öfke üzerinden değil; iki tecrübenin karşılaştırılması üzerinden şekillenmiştir genellikle.
Bugünden bakıldığında bu tavır bize önemli bir ölçü sunar. Tarihî şahsiyetler ve dönemler hakkında hüküm verirken sloganlara değil, adalet terazisinde yaşanmış tecrübeye kulak vermek gerekir. O kuşak, büyük kırılmaların ardından geçmişi yeniden tartmış ve anlamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, bugünün kutuplaşmış tarih-siyaset tartışmalarına da ders niteliğindedir. Aynı zamanda bugün tekerrür eden fikri ve siyasi kabızlık halinin aşılmasında da önemli bir örneklik teşkil eder. Çünkü merhum Akif’in dediği gibi:
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
ETİKETLERİN ÖTESİNE GEÇMEK
Bugün Abdülhamid tartışması bize, ülkemizde tarihin çoğu zaman günün ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden üretildiğini gösteriyor. Oysa tarih, kimlik inşa malzemesi olmaktan çıkarılmadıkça sağlıklı bir zemine oturamaz. Ne “Kızıl Sultan” ifadesi hakikatin tamamını anlatır ne de “Ulu Hakan” sıfatı yeterlidir. Kabul edelim ki Sultan Abdülhamid, korkuları olan, tehdit algısıyla hareket eden, diplomasiyle zaman kazanmaya çalışan, fakat aynı zamanda özgürlükleri daraltan bir hükümdardır. Onu anlamak için bu çelişkileri de birlikte görmek, değerlendirmelerimize almak gerekmez mi?
Tarih, taraf tutmaktan çok ibret almayı gerektirir. Geçmişi putlaştırmak da toptan mahkûm etmek de bugüne bir şey kazandırmaz. Asıl mesele, o tecrübenin içindeki dersleri ayıklayabilmektir. Âkif’in terazisi, bugün hâlâ tarih tartışmalarımızın en eksik aletidir.
Belki de en sağlıklı tutum, Abdülhamid’i ne kutsal bir kahramana dönüştürüp tabulaştırmak ne de ötekileştirip Kızıl Sultan’a dönüştürmektir. Onu, bütün karmaşıklığıyla anlamaya/anlamlandırmaya çalışırsak belki de o zaman dikiz aynasına bakarken ön camı da ihmal etmemiş oluruz.
KAYNAKÇA
1- Sultan Abdülhamid, Hüseyin Çelik, Alfa Yayınları, S:8
2-Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, S:107
3-age, S:123
4-İmparatorluğun Son Nefesi, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Timaş Yayınları
5- Bizim Akif, Yusuf Tosun, Çıra Yayınları, S:67
YUSUF TOSUN
İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü mezunu olan Tosun, Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde yüksek linsans yaptı. Yazın dünyasına deneme, öykü, mektup, günlük, biyografi türlerinde katkıda bulunmuştur. Birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görevi bulunuyor ve Anadolu Yazarlar Birliği Genel Başkanı.

