Görüşler

Dünyadan Türkiye’ye: Adalet ve huzur ne zaman gelecek?

Dünyadan Türkiye’ye: Adalet ve huzur  ne zaman gelecek?

Ekonomist Serkan Özcan, 18 yıl önce yaşanan 2008’deki küresel finans krizini ve bugün Türkiye dahil ülkelerdeki yansımalarını yazdı. Avrupa’da yaşanan protestoları etkileri süren finans krizi üzerinden değerlendiren Özcan, günümüz Türkiye’sinde yaşanan gelişmelerle son tabloyu irdeledi.

2008’de bütün dünyayı sarsan finansal krizi hepimiz hatırlıyoruz değil mi? 2008’de küresel finans krizi ortaya çıktığında ekonomistler bu krizin boyutunun nereye varacağını, siyasetçiler ise bulundukları ülkelerde siyasetin bu şoku nasıl “atlatacağını” tartışıyordu. Biz ise Türkiye olarak “kriz bizi teğet mi geçti” tartışmalarının içerisindeydik. Bugün geldiğimiz nokta bize gösteriyor ki, 2008 krizi yalnız kritik boyuttaki iktisadi ve siyasi etkileriyle değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik etkileriyle de hala devam ediyor. Bugün Avrupa’da yaşanan toplumsal hareketliliğin sebeplerini belki de tarihi geriye sararak ve 2008 küresel finans krizinin etkilerini ele alarak incelememiz gerekir.

Bu kriz, yalnızca dünya ekonomisini sarsan büyük bir finansal çöküş değil, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrasında kurulan ekonomik ve siyasal “uzlaşmanın” sınırlarını görünür kılan tarihsel bir kırılma noktasıydı. Aradan geçen on sekiz yıl, krizin etkilerinin finans piyasalarıyla sınırlı kalmadığını; kapitalizmin işleyişinden liberal demokrasinin temsil mekanizmalarına, geleneksel sağ-sol ayrımından uluslararası güç dengelerine kadar uzanan kapsamlı bir dönüşümün parçası olduğunu gösterdi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından liberal demokrasi ile piyasa ekonomisinin alternatifsiz bir model hâline geldiği düşüncesi güç kazanmıştı. Küreselleşmenin refahı yaygınlaştıracağı, serbest piyasaların ekonomik verimliliği arttıracağı, büyüyen orta sınıfların demokrasiyi güçlendireceği ve ülkeler arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın siyasi çatışmaları azaltacağı varsayılıyordu. Bu yaklaşım, yalnızca ekonomi politikalarını değil; siyasi partilerin programlarını ve uluslararası düzenin işleyişini de şekillendirdi.

Özellikle 1990’lardan itibaren Batı demokrasilerinde merkez sağ ile merkez sol arasındaki ekonomik politika farklılıkları önemli ölçüde daraldı. Geleneksel sosyal demokrat partiler serbest piyasa ekonomisini, küreselleşmeyi ve malî disiplini giderek daha fazla benimserken, özelleştirme ve piyasa odaklı reformlara yönelik önceki itirazlarının bir bölümünü de terk etti. Böylece siyasi rekabet, ekonomik sistemin temel ilkelerinden çok, bu sistemin nasıl yönetileceği ve yarattığı refahın nasıl paylaşılacağı üzerinde yoğunlaşmaya başladı.

Ancak geldiğimiz noktada, Soğuk Savaş sonrası oluşan iktisadi ve siyasi düzenin yarattığı krizlerle her geçen gün daha vurucu bir biçimde karşı karşıya kalıyoruz. Soğuk Savaş’tan beri özellikle Batı demokrasilerinin korumaya çalıştığı liberal demokrasinin otokrasi ve faşizme, kapitalizm üzerinden vadedilen refah düzeninin büyük bir sosyal adaletsizliğe dönüşümünü günbegün görüyoruz. Soğuk Savaş sonrası “vadedilen” tek kutuplu düzenin gerilim düzeyi yüksek bir çok kutupluluğa, küreselleşmenin getireceği iddia edilen “dünya barışının” sert çatışmalara dönüşümüne her gün şahit oluyoruz. Mevcut düzen giderek daha fazla insanı dışarıda bırakırken, yalnız bir avuç insanın giderek artan bir güçle dünyanın bütün nimetlerine erişimini seyrediyoruz. Burada ise çok kritik ve aslında defalarca sorulmuş iki soru karşımıza çıkıyor: Henüz bir alternatifi olmayan bu sisteme bir alternatif mi oluşturulmalı? Yoksa mevcut düzen bütün yönleriyle bir “rönesans” mı yaşamalı?

Öncelikle, henüz bir alternatifi bulunmayan bu sisteme alternatif oluşturacak veya mevcut düzenin rönesansını oluşturacak olanlar temelde “ideologlar” veya “siyasetçiler” değildir. Tarihle müssemadır ki değişimin öncüsü milletler, insanlardır. Siyaset topluma dikte etme değil, insanların taleplerine cevap verme makamıdır. İçinde bulunduğumuz dönem ise her geçen gün artarak ilerleyen toplumsal taleplere şahit oluyor. Yalnız Avrupa ve Amerika’da değil, dünyanın her yerinde insanlığın hak talebi daha görünür hale geliyor. Ancak ne acıdır ki gelinen noktada, bir tarafta daha iyi kamu hizmeti, eğitim ve sağlık hakları için mücadele eden toplumlar varken, öbür tarafta hayatta kalmak için mücadele veren milyonlar bulunuyor. İnsanlık, zulmü dahi büyük bir eşitsizlik içerisinde yaşıyor.

Elbet bütün dünyadaki eşitsizliği çözemeyiz. Elbet acı çeken her yüreği ferahlatamayız. Ancak düşünebilir ve çabalayabiliriz. Hz. Muhammed’in bir hadis-i şerifini bu anlamda çok manalı bulurum: “Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz.” Ben bugün dikebileceğimiz fidanın, bu sistemi toplumun talepleri dahilinde dönüştürmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer dünya bir alternatif oluşturacaksa da öncüsü bu dönüşüm çabası olacaktır. Elimizdeki fidan, milletlerin taleplerine verilecek cevaptır. Önce kendi milletimizden başlayabiliriz.

Türkiye, bütün dünyaya örnek olabilecek değerde ve kudrette bir ülkedir. Bizim insanımız, sabrı kadar iradesi de kuvvetli bir millettir. Bu milletin yıllardır sabrettiği her şey bilfiil güçlü iradesinden gelir. Görüyoruz ki bugün millet sabrettiği gibi talep de ediyor. Türkiye, birlikte üretmeyi, adil bir bölüşümü, sonuna kadar hak ettiği hizmetlere erişimi, insanına verdiği değerle güçlenmeyi hak ediyor. Bakmayalım bugün içinde yaşadığımız çürümüş düzene; bu millet dünyaya örnek olacak bir sosyal adalet seferberliğini gerçekleştirecek kudreti uhdesinde tutuyor. Ancak öncelikle çok önemli bazı soruları millet olarak sormamız gerekiyor.

Bu soruları, geçtiğimiz günlerde Silivri’de savunmasını gerçekleştiren Sayın Ekrem İmamoğlu’ndan alıntılamak isterim:

“Bir memleketin nasıl yönetildiğini, insanına nasıl davranıldığını anlamak istiyorsanız bazen her şeyden sıyrılıp önce sofranıza bakacaksınız. Kimler oturuyor o sofrada? Kimler ayakta bekliyor, kimler kapıda bırakılmış? Kimin önüne bir lokma ekmek koyulmuş, kimin tabağı boş? Ve en önemlisi o sofrada kimin söz hakkı var? Kim ötelenmiş?”

Bu sorular, yalnızca bizim milletimiz için değil, belki de bütün dünya milletleri için sorulmuş sorulardır. Milletler bu adaletsizliğe bir cevap ararken, Türkiye olarak vereceğimiz cevabın bütün dünyaya örnek olacağını görüyorum. Milletimizin, dünyada adaletsizliği yaşayan bütün milletlerle kardeş olduğunu düşünüyorum.

Ne diyordu Nazım Hikmet?

“Dostlar ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.”

*Serkan Özcan, ekonomist.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir