Eğitim uzmanı Abdulbaki Değer, son dönemde eğitimde artan şiddet olaylarını sistemdeki aksaklıklar üzerinden değerlendirdi. Değer, suçun göndermede bulunduğu geniş alan üzerinde konuşmak yerine mevzuyu saldırganların, faillerin kişiliğinde tüketen bir kavrayışla değerlendirmenin çözüm yolundaki engeli ıskalamak anlamına geldiğini söylüyor.
Eğitimde şiddet ile ilgili haberlerin yoğunlaştığı bir süreçteyiz. Doğrudan fiziksel şiddet temalı bu haberler, dikkatleri konuya çekiyor. Gel gör ki bu üst üste gelen haberler, meseleyi yerli yerine oturtan şekilde bir konuşma yaptığımızı göstermiyor. Ölüm, darp temalı şiddet olayları üzerinden suçun göndermede bulunduğu geniş alan üzerinde konuşmak yerine mevzuyu saldırganların, faillerin kişiliğinde tüketen bir kavrayışla değerlendiriyoruz. Sisteme, ilişkiye, işleyişe, suçun gerçekleştiği koşullara ilişkin dört başı mamur bir konuşma yürütmek yerine saldırganların, faillerin sıra dışı hikâyesine kaydırdığımızda şüphesiz meseleyle ilgili önemli şeyler konuşuyoruz. Ancak meseleyi bu lokasyonda tüketmek gerçeğin bütününe karartma uygulamak gibi bir duruma yol vermektedir. Saldırganların, faillerin hatta kurbanların bireysel hikâyesi elbette çok önemli ve kıymetlidir. Lakin şiddet gibi çok girift, karmaşık ve bağlantılı bir meseleyi burada bitirmek konu ile ilgili esaslı şeyleri hiç söylememek demektir.
Failin bireysel hikâyesine indirgendiğinde mesele ne topluma ne sisteme ne de devlete çözüm ile ilgili bir sorumluluk alanı doğurur. Suçlu belliyse, failin biyografisi de netleşmişse ondan sonra konuşacak bir şey de yok demektir.
Burada düzeni, sistemi, ilişkiyi, işleyişi görünmez kılan son derece mahir bir el devreye giriyor. Tartışma öylesine blokaj altına alınıyor ki kimsenin itiraz etmediği bir sorun tanılama ve çözüm üretme düzlemine demir atmış oluyoruz. “Öğrencinin problemleri var”, “öfke kontrolünde sıkıntılar yaşıyor”, “zaten dersleri de kötü” vs. gibi tamamen failin biyografisinde yalıtılan mesele arızi, şahsi, dolayısıyla “vah vah!” deyip kenara bıraktığımız bir hüviyete kaymış oluyor. Meselenin sosyolojik bir zemine çekilmesi ise bu tarz bir dile çekince koymakla mümkün hale gelebilir ancak.
Bireysel, tekil hadiseler ile toplumsal gerçeklik arasında bir etkileşim oluşturmak ve bir çıktı olan şiddet meselesini bağlantılı olduğu son derece geniş artalanla birlikte okumak zarureti ile karşı karşıyayız. Ne oluyor da öğrenciler şiddet gösteriyor? Öğretmenlerin şiddet döngüsünde bu rahatlıkta hedef olması izaha muhtaç değil mi? Nasıl oluyor da eğitim ortamları bu tip hadiselerin vuku bulduğu yerlere dönüşüyor? İlişkide, işleyişte, zaman ve mekân planlamasında, öğrencilerin konumlandırılmasında ne tür bir durum oluşuyor ki bu gerilim ve şiddet açığa çıkıyor? Şiddetin hayatımızda yeri var mı? Yoksa bireysel, tekil bir hadiseden mi bahsediyoruz? Bu tarz problemlerin son derece seyrek, arızi olarak karşımıza çıktığı istisnai durumlar mı yaşıyoruz? Ekonomi-politik vaziyet, sosyo-kültürel vasat, geleceğe ilişkin beklentilerin karşılanabilme kapasitesi vs. ile şiddet arasında bir bağ kurulabilir mi? Tabi bir de şiddet derken neyi kastediyoruz? Darp, ölüm ile neticelenen fiziksel saldırılar dışında bir şiddetten bahsedilebilir mi? Eğitimde şiddet temalı konuşmalarımızda şiddet olgusunun bu boyutu üzerinde duruluyor mu? Sansasyonel haberlerin kıskacında öne çıkarılan bu hadiselerdeki “sıra dışılık” gerçekten yaşanan olayla ilgili bir sıra dışılık mı yoksa günümüz haber mantığının çarpıtan, yönlendiren niteliğiyle mi ilgili?
Yukarıda değinildiği gibi doğrudan fiziksel şiddet ile ilgili konuştuğumuzda meselenin boyutu başkalaşıyor. Mesele son derece kısır bir alana sıkıştırılmış oluyor. Hiç kimsenin itiraz etmediği, etmeyeceği darp, ölüm ile neticelenen hadiseler birer adi vakaya dönüştükleri için çoğunlukla mevcudu sürdürmenin, mevcudu mevcut haliyle sürdürebilecek tedbirler almanın dayanağına dönüştürülüyor. Bu son derece hızlı ve mekanik işleyişe biraz mesafe almak ve konuştuğumuz meseleyi sorun tanılama ve çözüm üretme sistematiğini içerecek şekilde sorunsallaştırmak çok daha makul ve elzem görünüyor.
Fiziksel şiddet ve failin bireysel hikâyesi özelinde tartışma yürütüldüğünde karşımıza bürokratik aklımızın ve kamusal kabullerimizin yönlendirdiği bilindik bir çözüm listesi çıkıyor: Eğitim ortamlarında güvenlik tedbirlerinin arttırılması, güvenlik elemanı veya okul polisi uygulamasının etkin ve yaygın hale getirilmesi, disiplin yönetmeliğinin caydırıcılığının arttırılması, eğitimciye yönelik şiddeti engelleyecek yasa düzenlemelerin yapılması ve MEB’in konuya ilişkin duyarlılığının arttırılması, rehberlik servisinin etkinleştirilmesi vs. Dikkat edilirse bu çözüm önerilerinin tümünün bir makuliyeti var ancak bunlar meseleyi yalıtmaya, belirli bir lokasyonda tüketmeye ve işleyişi, ilişkiyi ve düzenin ruhunda mündemiç olan şiddeti görünmez kılmaya yönlendiriyor. Ne okulu ne okulun mevcut gerçekliğini ve çok daha önemlisi ne de okulun içinde bulunduğu hayatın ne tür şiddet ürettiğini tartıştırmıyor. Eğitimciye yönelik şiddetin sadece veli ve öğrenciden kaynaklanan fiziksel saldırılar olmadığını aynı zamanda çalışma koşullarının, çalışma düzeninin ve içerisinde yer aldığı hiyerarşik ilişkinin de sistematik bir şiddet kaynağı olarak çalıştığını tespit etmek gerekiyor.
Şiddet; bir kişinin veya grubun, bir başkasına karşı fiziksel güç, tehdit veya baskı kullanarak fiziksel, psikolojik, sembolik, cinsel veya ekonomik zarar vermesidir. Temelinde güç uygulama, denetim kurma ve karşı tarafın iradesini yok sayma amacı yatar. Buradan hareketle bakıldığında fiziksel şiddetin meselenin bir kısmını oluşturduğu ve ilk bakışta göze çarpmayan çok daha önemli ve yaygın diğer türlerinin olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla fiziksel şiddet, çok açık ki şiddetin en kaba ve en çabuk görülen ve görece bir takım tedbirler alınabilen türüdür. Gerçek bir şiddet tartışması, anlamlı bir eğitimde şiddet konuşması, herkesin gördüğü ve karşı çıktığı fiziksel şiddeti de içeren bir ölçeğe taşınmayı gerektirmektedir. O ölçekte fiziksel şiddetin yanında psikolojik (duygusal), sembolik, ekonomik, cinsel vs. gibi pek çok şiddet türünün bulunduğu ve bu şiddet türlerinin zannedilenin aksine çoğunlukla yürürlükteki düzenin kodlarında içkin olarak bulunduğu ve bu yüzden de meselenin zannedilenin ötesinde önemli ve ciddi olduğu görülecektir.
Bu açıdan bakıldığında eğitimde şiddeti, okul ve fail üzerinden ele almak yerine faili, okulu, okulun içinde bulunduğu hayatı bağlantılı olarak ele almamız gerekiyor. Otoriter, merkeziyetçi, hiyerarşik bir disiplin kurumunda organize bir şiddetin hükümferma olduğu görülmeden, öğrencilerin fiziksel, sosyal, psikolojik gelişimlerinin ve gereksinimlerinin dikkate alınmadığı, standart, tekçi ve kitlesel yapının ürettiği baskı ve gerilimle yüzleşmeden şiddet, eğitim şiddet tartışması yapılabilir mi? Vaat ve beklentileri taşıyan bir yapı olmaktan büsbütün çıktığı, eşitsizlikleri yeniden ürettiği ve dolayısıyla hâkim sınıfın dilinin ve kültürünün “başarı kriteri” olarak yapılandırdığı okulda, şiddeti çoğunlukla sistemik, stratejik bir şiddeti püskürtmeye yönelik taktiksel bir koruma refleksi olarak değerlendirmek pekâlâ mümkündür. Okula isyanın, okuldaki başarısızlığın en önemli gerekçelerini bu tarz bir konumlanma üzerinden okumak çok daha anlamlı ve ufuk açıcı olacaktır. Diğer taraftan beslenme, barınma, sağlık, sevgi gibi temel ihtiyaçları son derece kıt bir şekilde karşılayan hatta karşılayamayan bir toplumsal gerçekliğin nasıl sınırları zorlayan bir şiddet sarmalının içinde seyrettiğini görmezden gelmek ve bunun yansımalarının neredeyse toplumsal hayatın organizasyonunda zaman ve mekân olarak temel alan olan okula hiç yansımayacağını düşünmek mümkün olabilir mi?
Bu açıdan bakıldığında modern hayatımızın şiddet olgusu ile iç içe geçen bir işleyişte olduğunu söylemek zorunluluktur. Egemen retoriğin çarpıtan dili, yönlendirip inkâr etse de gerçek budur ve anlamlı bir konuşmanın, tartışmanın ve çözümün imkânı da buradadır. Aksi taktirde özellikle günümüzde okulun, kadife eldiven içinde saklanmış bir demir yumruk olduğu gerçeğini açığa çıkan semptomlarından deneyimlemeye devam edeceğiz.
