Bir yanda ağırlaşan geçim baskısı, diğer yanda yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren fon tasfiyeleri… Yeni Orta Vadeli Program (OVP), tek haneli enflasyon hedefini iki yıl ileri taşırken ekonomik istikrarı yalnız makro göstergelerle ölçmenin sınırları da daha görünür hale geliyor.
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da, emeklilerin seyyanen zam talebiyle yaptığı eylem sırasında emekli polis Ali Şekeroğlu yaşamına son verdi. Bu trajedinin, emeklilerin geçim sorunlarını görünür kılmak için toplandıkları bir eylemin ortasında yaşanmış olması, içinde bulunduğumuz ekonomik sıkışmanın toplumsal ağırlığını gözler önüne seriyor. Neredeyse aynı günlerde ekonominin bambaşka bir katmanında başka bir sarsıntı yaşandı. Sermaye Piyasası Kurulu, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildiğini ve bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunduğunu açıkladı. Fonların yaşadığı likidite sıkışması ve Borsa İstanbul’daki sert satışlar, ekonomik istikrarın yalnız fiyatlar genel düzeyinden değil, finansal sistemin güvenilirliğinden de ibaret olduğunu yeniden hatırlattı.
İlk bakışta bu iki olay arasında doğrudan bir ilişki yok. Bir tarafta geçim sıkıntısı altında yaşayan yurttaşların gündelik hayatı, diğer tarafta sermaye piyasalarının karmaşık mekanizmaları içinde yaşanan dev spekülasyon dalgası var. Fakat ikisi aynı soruya çıkıyor: Ekonomik istikrar dediğimiz şey kimin için, nerede ve hangi kurumlar üzerinden ölçülüyor?
Tam da bu sırada yeni Orta Vadeli Programı tartışıyoruz. Program bize büyüme, enflasyon, bütçe dengesi, tasarruf, yatırım ve finansal istikrar hedeflerini anlatıyor. Fakat son günlerde yaşadıklarımız, ekonomik istikrarın yalnızca makro göstergelerden ibaret olmadığını gösteriyor. İstikrar aynı zamanda hanelerin hayatlarını sürdürebilme kapasitesi, piyasaların güvenilirliği ve kamusal kurumların artan toplumsal ihtiyaçlara cevap verebilme gücüdür. Bu nedenle OVP’yi kentlerden ve yerel yönetimlerden okumak, bugün her zamankinden daha anlamlı olabilir.
Eylül 2025’te yayımlanan 2026-2028 Orta Vadeli Programı, 2026 yılı sonunda tüketici enflasyonunun yüzde 16’ya, 2027’de yüzde 9’a, 2028’de ise yüzde 8’e düşmesini öngörüyordu. Eylül 2026’da yayımlanan yeni 2027-2029 Programında ise 2026 yıl sonu gerçekleşme tahmini yüzde 28,4’e çıkarıldı; 2027 için yüzde 21, 2028 için yüzde 13,5 ve 2029 için yüzde 9 hedeflendi.
Başka bir ifadeyle, tek haneli enflasyona ulaşma hedefi bir önceki programdaki 2027’den 2029’a taşındı. Bu, teknik bir tahmin revizyonundan fazlasıdır. Kent açısından bakıldığında yüksek maliyetlerle yaşanacak dönemin beklenenden daha uzun süreceğinin kabulüdür.
Çünkü enflasyonun düşmesi fiyatların geriye gelmesi anlamına gelmiyor. Yüzde 30’lardan yüzde 20’lere inen enflasyon, kiranın, gıdanın, ulaşımın ve enerjinin ucuzlaması değil; daha düşük hızla da olsa pahalanmaya devam etmesi ve alım gücünün aşınması demek. Birkaç yıllık yüksek enflasyonun ardından yaşam maliyeti gelir artışlarının önüne geçtiğinde, “dezenflasyon” ile “hayatın ucuzlaması” arasındaki mesafe daha da açılıyor.
Bu mesafenin en fazla hissedildiği yer kent. Konut, kira, ulaşım, su, enerji, bakım, eğitim ve zamanın kendisi kentte parasal maliyet taşıyor. Dolayısıyla OVP’deki hedef revizyonunun kentli açısından en yalın anlamı şudur: Yaşam maliyeti baskısının daha uzun süre devam etmesi beklenmektedir.
KRİZ NEDEN BELEDİYENİN KAPISINA GELİYOR?
Ekonomik sıkıntının kentte ağırlaşmasının yerel yönetimler açısından iki yönlü bir sonucu var. Birincisi, belediyenin kendi hizmet üretim maliyeti yükseliyor. Akaryakıt, elektrik, personel, araç bakım, asfalt, yapım ve hizmet alımları pahalanıyor. İkincisi, aynı anda belediyeden sosyal destek talep edenlerin sayısı ve ihtiyaçlarının çeşitliliği artıyor.
Bu nedenle belediyeler artık yalnızca yol yapan, çöp toplayan, su ve ulaşım sağlayan kurumlar değil. Pandemi, depremler, göç, iklim değişikliği, barınma sorunu ve ekonomik kriz yerel yönetimleri fiilen yeni görev alanlarına itti. Kreş, öğrenci desteği, ucuz yemek, sosyal yardım, yaşlı hizmetleri, üretici desteği, afet hazırlığı, iklim eylemi ve dijital hizmetler belediyeciliğin kenarında duran faaliyetler olmaktan çıkıyor.
OVP’nin kendisi de bu genişlemeyi teyit ediyor. Önceki program yerel yönetimlerin çevresel altyapı, yenilenebilir enerji ve ulaşım yatırımları için yeni finansman modelleri geliştirilmesini, bakım ve kreş hizmetlerinde merkezi yönetim, yerel yönetimler ve özel sektör arasında mali işbirliği kurulmasını ve afet hazırlığında yerel idarelerle koordinasyonu öngörüyordu.
Yeni program bu çizgiyi daha ileri taşıyor. Yerel yönetimlerin entegre atık yönetim tesislerinin sürdürülebilir işletilmesi için yeni bir mekanizma kurulması, bütün illerde yerel iklim değişikliği eylem planlarının hazırlanması, yerel yönetimlerde veri temelli karar alma kapasitesinin geliştirilmesi ve bütünleşik dijital şehir yönetimi altyapısının oluşturulması hedefleniyor.
Bunların tümü gerekli politikalar. Sorun hedeflerin kendisinde değil; hedeflerle mali kapasite arasındaki ilişkide.
Yeni OVP aynı zamanda mali disiplinin sürdürülmesini temel önceliklerden biri olarak tanımlıyor. Programın kamu kesimi genel dengesi projeksiyonunda yerel yönetimler için 2027’de GSYH’nin yüzde 0,1’i, 2028’de yüzde 0,2’si düzeyinde açık, 2029’da ise denge öngörülüyor. Bu rakamları belediyeler için doğrudan harcama tavanları olarak okumamak gerekir. Ancak çizilen genel çerçeve, yerel yönetimlerin hızla genişleyen görevlerine karşılık sınırsız bir mali alan bulunmadığını açıkça gösteriyor.
İşte yerel paradoks burada ortaya çıkıyor: Belediyelere daha fazla toplumsal sorumluluk yüklenirken bu sorumlulukların gerektirdiği kalıcı gelir kaynakları ve mali hareket alanı aynı hızda büyümüyor, hatta belki küçülüyor.
Enflasyonist dönemlerde bu paradoks daha da ağırlaşıyor. Belediye toplu taşıma ücretini maliyet kadar artırdığında yurttaşın tepkisiyle karşılaşıyor; artırmadığında işletme açığı büyüyor. Su tarifesinde, sosyal tesislerde, kreşlerde ve diğer hizmetlerde benzer bir ikilem ortaya çıkıyor. Yatırımlar ertelendiğinde hizmet kalitesi ve altyapı kapasitesi; sürdürülmek istendiğinde ise finansman ihtiyacı artıyor.
Belediye böylece aynı anda daha pahalı hizmet üretmek, daha fazla insana destek olmak ve bunları mümkün olduğunca erişilebilir fiyatlarla sunmak zorunda kalıyor. Bu denklemin uzun süre taşınabilmesi kolay değil.
KONUT KRİZİ BİZE NE ANLATIYOR?
İki OVP arasındaki en anlamlı değişimlerden biri konut alanında görülüyor. 2026-2028 Programında sosyal konut, kentsel dönüşüm ve afet dirençliliği güçlü biçimde yer alırken, kira sorununa yaklaşım daha çok gayrimenkullerin gerçek değerlerinin tespiti ve kira sözleşmelerinin dijitalleştirilmesi çerçevesindeydi.
Yeni Program ise açık biçimde kiralık sosyal konut imkanının yaygınlaştırılmasını hedefliyor. Dar gelirliler, engelliler ve yeni evlenecek gençler için sosyal konut üretiminin hızlandırılmasının yanında, kira artışını sınırlandırmak ve barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla kiralık sosyal konut modelinden söz ediliyor.
Bu değişiklik Türkiye’nin kent sorunundaki önemli bir dönüşümü kabul ediyor: Mesele artık yalnızca ne kadar konut üretildiği değil, üretilen konuta kimin hangi gelirle erişebildiği.
Uzun yıllar boyunca konut politikası büyük ölçüde mülk edinme, inşaat üretimi ve kentsel dönüşüm üzerinden kuruldu. Bugünkü sorun ise özellikle büyük kentlerde mülkiyetten önce barınabilme sorunudur. Gençler, öğrenciler, tek kişilik haneler, düşük gelirli çalışanlar ve emekliler açısından konuta erişim giderek zorlaşıyor.
Kiralık sosyal konutun OVP’ye girmesi bu nedenle önemli. Ancak yerel yönetimlerin bu model içindeki rolü henüz açıklığa kavuşmuş değil. Kamu arazileri, belediye konut şirketleri, sosyal kiralama, öğrenci barınması, kira destekleri ve mahalle ölçeğinde dönüşüm gibi araçların merkezi ve yerel düzeyde nasıl paylaşılacağı belirlenmeden barınma krizinin yalnızca merkezi yatırımlarla çözülmesi güç görünüyor.
Ekonomik kriz uzadıkça yerel yönetimlerin siyasi önemini artıran esas dönüşüm burada yaşanıyor. Merkezi ekonomi politikalarının sonuçları faiz, vergi ve bütçe tablolarından çıkıp mahallede kira, ulaşım, gıda, bakım ve sosyal destek ihtiyacı olarak somutlaşıyor. Bu sonuçlarla baş etmeye çalışan yurttaş da kendisine en yakın kamu kurumuna yöneliyor.
Bu yüzden kreş, öğrenci desteği, kent lokantası, sosyal yardım, indirimli ulaşım, yaşlı hizmetleri, kadınlara ve çocuklara yönelik destekler artık yalnızca klasik anlamda belediye hizmeti değil. Birçok hane açısından ekonomik krizin etkisini hafifleten sosyal politika araçları haline geliyor.
Bir bakıma belediye, Türkiye’nin güçlü biçimde merkezileşmiş sosyal devlet yapısının kentteki tamamlayıcı katmanına dönüşüyor. Bunun mali sonucu belediye bütçeleri üzerindeki baskının artmasıdır. Siyasi sonucu ise yurttaşın belediye ile kurduğu ilişkinin yoğunlaşması, belediye yönetiminin görünürlüğünün ve gündelik hayat üzerindeki etkisinin büyümesidir. Burada kritik olan sadece hangi partinin kaç belediyeyi yönettiği değil; ekonomik sıkıntının uzadığı bir dönemde belediyelerin milyonlarca yurttaşla her gün kurduğu ilişkinin siyasi değerinin artmasıdır. Ekonomik kriz bu anlamda belediyeleri aynı anda hem güçlendiriyor hem kırılganlaştırıyor.
Türkiye’de son iki yılda yerel yönetimler etrafında yaşanan hukuki ve siyasi gelişmeler bu soruyu gündeme getiriyor. Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Mayıs 2026’da yaptığı açıklamada, muhalefet siyasetçilerini orantısız biçimde hedef aldığını değerlendirdiği tutuklama ve yargı süreçlerinden kaygı duyduğunu, yirmiden fazla belediye başkanının tutuklu bulunduğunu belirtti. Temmuz ayında da Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasına ilişkin benzer kaygıları yineledi.
Hükümet ve Adalet Bakanlığı ise belediye soruşturmalarının siyasi talimatla yürütüldüğü iddiasını reddediyor; yargının bağımsız olduğunu, parti ayrımı yapılmaksızın suç iddialarının deliller üzerinden soruşturulduğunu savunuyor. Dolayısıyla mevcut süreçlerin siyasi niteliği konusunda taraflar arasında açık bir görüş ayrılığı bulunuyor.
Bununla birlikte yapısal bir mesele ortada duruyor: Belediyelerin toplumsal ve siyasi değeri arttıkça, belediyeler üzerindeki mali, idari ve hukuki denetim araçlarının siyasi önemi de artıyor.
Borçlanma izinleri, merkezi kaynaklardan aktarılan paylar, vergi ve sosyal güvenlik borçlarının tahsili, dış finansman onayları, yatırım süreçleri, kentsel dönüşüm yetkileri, teftiş ve yargı süreçleri normal koşullarda kamu yönetiminin hukuki ve teknik araçlarıdır. Ancak merkezi ve yerel yönetimlerin güçlü bir siyasi rekabet içinde olduğu dönemlerde bu araçların nasıl kullanıldığı ve nasıl algılandığı da başlı başına bir siyasi mesele haline gelir.
Burada iki kolaycı yaklaşımdan da kaçınmak gerekir. Her idari veya hukuki işlemi otomatik olarak siyasi baskı saymak doğru değildir. Fakat bu işlemlerin siyasi rekabetten tamamen bağımsız bir boşlukta gerçekleştiğini varsaymak da merkez-yerel ilişkilerinin gerçekliğini eksik okumak olur.
Asıl mesele kurumsal güvencelerdir: Kaynak dağılımı öngörülebilir mi? Denetim ölçütleri bütün belediyelere aynı biçimde mi uygulanıyor? Borçlanma ve yatırım kararları nesnel kurallara mı bağlı? Seçilmiş yerel yöneticilerin görevlerini sürdürmelerine ilişkin hukuki çerçeve açık ve istikrarlı mı?
OVP’nin yarattığı yeni ekonomik çerçeve bu soruları daha da önemli hale getiriyor. Yüksek yaşam maliyetlerinin beklenenden daha uzun sürmesi belediyelere yönelen sosyal talebi artırırken, bu taleplere etkili cevap verebilen belediyelerin siyasi görünürlüğünü de yükseltebilir.
Böyle bir ortamda özellikle muhalefetin yönettiği belediyeler etrafındaki mali, idari ve hukuki gerilimlerin yoğunlaşması bir risk olarak dikkate alınmalıdır. Bu, herhangi bir somut işlemin siyasi amaç taşıdığına ilişkin peşin bir hüküm değil; siyasi değeri yükselen kurumların siyasi rekabetin de daha yoğun alanlarına dönüşebileceğine ilişkin yapısal bir tespittir.
EKONOMİK İSTİKRARI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Son günlerde gördüğümüz iki ayrı görüntü, aslında bu tartışmanın sınırlarını gösteriyor. Bir tarafta geçinemediğini dile getirdiği bildirilen bir emeklinin trajik ölümü, diğer tarafta 455 binden fazla yatırımcıyı ilgilendiren fon tasfiyeleri ve finansal piyasalarda güven tartışması. Bunlar aynı olaylar değildir ve aynı nedene indirgenemez. Fakat ikisi de ekonomik istikrarı yalnız enflasyon ve büyüme tablolarıyla tanımlamanın yetersiz olduğunu gösteriyor.
İstikrar, yurttaşın hayatını sürdürebilmesi kadar tasarruf sahibinin kuruma ve piyasaya güvenebilmesi; belediyenin de temel hizmetleri erişilebilir biçimde sunabilecek mali kapasiteye sahip olmasıdır.
Türkiye’de yerel yönetim sistemi uzun zamandır daha fazla görev ile sınırlı mali ve idari araçlar arasındaki gerilimi taşıyor. Yüksek enflasyon, barınma krizi, afet riski, iklim değişikliği ve toplumsal eşitsizlikler aynı anda derinleştiğinde bu gerilim daha görünür hale geliyor.
Belediyeden hem toplu taşımayı erişilebilir tutması hem bütçesini dengelemesi; hem sosyal yardımı genişletmesi hem mali disiplin sağlaması; hem afetlere dirençli kent kurması hem iklim dönüşümünü gerçekleştirmesi bekleniyorsa, görevlerle kaynakların birlikte ele alındığı yeni bir merkez-yerel dengeye ihtiyaç var.
Yerel yönetimlerin gelirlerinin öngörülebilir hale getirilmesi, görevlerle kaynakların birlikte tanımlanması, borçlanma ve yatırım süreçlerinin nesnel kurallara bağlanması, sosyal politika alanındaki iş bölümünün netleştirilmesi ve denetim sisteminin güçlü kurumsal güvencelere dayanması bu nedenle yalnız belediyecilik meselesi değildir. Ekonomik ve demokratik istikrarın da parçasıdır.
ASIL SINAV NEREDE?
OVP’yi kentlerden okuduğumuzda programın temel sorusunun yalnızca “enflasyon ne zaman tek haneye inecek?” olmadığını görüyoruz. Daha önemli soru, o güne kadar kentte hayatın nasıl sürdürüleceğidir.
Yüksek maliyetli birkaç yıl daha bizi bekliyorsa, bu dönemin yükü haneler, sermaye sahipleri, belediyeler ve merkezi yönetim arasında nasıl paylaşılacak? Belediyelerin sosyal ve altyapısal sorumlulukları büyürken mali kapasiteleri nasıl korunacak? Ekonomik kriz içinde siyasi ağırlığı artan yerel yönetimler, merkez-yerel rekabetinin kırılgan bir cephesi olmaktan nasıl çıkarılacak?
Önümüzdeki dönemde belediyelerin başarısı yalnız kaç kilometre yol yaptığıyla değil, kentlinin hayatını ne ölçüde bu ekonomik koşullara katlanabilir kıldığıyla değerlendirilecek. Ekonomik kriz rakamlarda izleniyor olabilir; ama mahallede yaşanıyor. Mahallede ağırlaşan her yük ise eninde sonunda belediyenin kapısına geliyor.
Bu nedenle yeni OVP’nin gerçek yerel sınavı, 2029’da enflasyonun yüzde 9’a inip inmeyeceğinden ibaret değildir. Asıl sınav, o tarihe kadar kentleri ve kentlileri kimin, hangi kaynakla ve hangi demokratik güvenceler altında ayakta tutacağıdır.
SAVAŞ ZAFER ŞAHİN, İngiltere’de The University of Kent’te ve ODTÜ’de yerel siyaset ve yerel yönetimler ilişkisi üzerine iki yüksek lisans çalışması yaptıktan sonra doktora tezini Ankara Kentinde kent planlama ve siyaset ilişkisi üzerine yazdı. Halen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Şahin 2019 yılından bu yana Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcılığı görevini sürdürüyor.

