Görüşler

Medrese: Zekânın zirvesi, aklın ise tatili

Medrese: Zekânın zirvesi, aklın ise tatili

Araştırmacı Ahmet Tarık Çelenk, siyaset ve sermaye piyasalarında deprem etkisi yaratan son fon vurgunu çerçevesinde ‘toplumda artık gizlenemediği ve kabullendiğini dediği’ yozlaşmayı yazdı. Muhafazakar gelenek üzerinden yola çıkan Çelenk, yüzyıllardan beri varlığını sürdüren medreseler üzerinden bugünü irdeledi.

Bugün İslam dünyasındaki siyasal İslam hareketlerinde hayal kırıklığı, yozlaşma ve çürümüşlükten bahsedilmekte. Ülkemizde son dönemde gündeme gelen fon skandalı bardağı taşıran damla oldu. Bu skandalın etkisinden midir bilinmez ama muhafazakâr mahallede, siyasal tercihler değişmese de kendi camiasındaki yozlaşmayı kabul edenlerin sayısı artmış görünüyor. Benzeri Tunus, Mısır ve Endonezya’da da yaşandı. Gözden kaçırılan husus, yozlaşmanın yalnızca son döneme ait olduğu kabulüdür. Hâlbuki ülkemizde elitler ve toplum düzeyinde bunun en az beş yüz yıllık bir tarihi olduğunu düşünüyorum. Burada göçebelik, yağmacılık, ihmal edilmiş Anadolu ve köylü-kapalı zihniyetinde oluşmuş tarihsel altyapı da vardı. Elbette bunu yalnızca köylülüğe de bağlayamayız.

Son elli yılda umut bağladığımız Anadolu’nun ticaret ve siyasetteki düşük şiddetli karşı devrimi, güzel başlangıcına rağmen neden bu zihniyet sorununu çözemedi? Tanzimat ve Cumhuriyet elitlerimiz bu sorunu büyük ölçüde dinde gördüler. Dinî kurumlarla uğraştılar, geçici başarılar sağladılar; ancak sonraki dönemlerde dinî radikalizm daha güçlü biçimde geri döndü. İran ve Afganistan’da da farklı şartlarda benzer döngüler yaşandı. Devrimler veya reformlar “kapalı zihniyet” açmazını çözemedi.

Acaba sorun dinin kendisinden çok, dinî dogmaları yorumlayamayan kapalı zihniyetin kendisinde miydi? Yazı ve kitaplarımda medrese zihniyetinin maliyetinden bahsediyorum. “Ülkede medrese mi var, tarikatlar yasak değil mi?” diye soranlar olabilir. Cumhuriyet döneminde medreseler ile tekke ve zaviyeler ayrı düzenlemelerle kapatıldı. Modernleşen Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi de tasfiye edildi.

Devlet aklımız için en kolay yol tasfiye oldu; dönüştürmek kalıcı bir yöntem hâline gelemedi. Ama bugün medrese ve tarikatlar, biraz Kürt sorunu tabirinde olduğu gibi, varlığı kabullenilen fakat resmî söylemde mahiyeti yeterince tartışılmayan bir alan. Bazı neo-Kemalist elitler görünmeyen bu kurumların kapısına İzmir kilidi vurulmasından yana. Devletimiz ve siyasetimiz ise “Var olsunlar ama resmî olmasınlar; gerektiğinde ayar verelim” modunda. Kentlerde ve taşrada çok sayıda medrese ve tarikat var; kesin karşılaştırma için araştırma gerekiyor. Bu gelenekler birbirini besliyor; sosyal hizmetlerinin yanında siyasi ve ticari ilişkilerde de etkili oluyorlar.

Yozlaşma tartışmalarının da aktörleri; etik, akıl ve vicdandır. Tarikatların hikmet, estetik ve irfan üretememesinde medrese zihniyetinin selefi kapalılığının payı var. Türkiye’deki kapalı zihniyetin tarihsel kaynaklarından biri, Sünni dünyada son dört yüz yılda belirginleşen klasik medrese anlayışıdır. Medrese geleneği “ilim” üzerine kuruldu. Kimi çevrelerde ilim, kutsal bilginin ezberi sayılıyor; âlimden düşünür çıkması zorlaşıyor. Bilim ise sebep-sonuç ilişkileri ve fizik âlemin yasalarıyla sınanan deneysel bilgi. Oysa klasik İslam’da ilim yalnızca vahyi değil, matematik, tıp, astronomi ve mantığı da kapsıyordu. Zamanla bazı medreselerde dinî ilimler ve metinlerin korunması merkeze yerleşti. Medrese, fizik-metafizik ilişkisinde ezberin ötesine geçmekte zorlandı.

Rönesans’ın farklı bilgi alanlarını buluşturan tecrübesinden ders alınabilseydi vahyin nasıl anlaşılacağı, felsefe ve deneysel bilgiyle nasıl ilişkileneceği tartışılabilirdi. Platoncu, alegorik yorumların da önü açılabilirdi. Talebe kendi yorumunu yapabilecek, öteki kadim bilgiyi merak edebilecek kapasitede miydi?

Nizâmülmülk’ün 11. yüzyılda kurduğu Nizamiye medreseleri, devlet destekli Sünni, özellikle Şafiî-Eş’arî eğitimin önemli kurumlarıydı. Merkezî iktidarın düzeni ve meşruiyeti koruma ihtiyacı, hangi bilginin önceleneceğini etkiledi. Arapça, Aristoteles mantığı, kelam ve fıkıhta yetkinleşmek önemliydi; fakat bunlar bağımsız düşünceye ne ölçüde dönüştü? Selçuklu ve Osmanlı’da kadı ve bürokrat yetiştiren medreselerde otorite belirleyiciydi. Yerleşik bilginin aktarılması, onu sorgulamanın önüne geçebiliyordu. Bir sorun da belirli bir tarihsel bağlamda ortaya çıkan vahyin değişen şartlarda nasıl anlaşılacağına ilişkin düşünce disiplininin yeterince gelişememesiydi. Kutsal metinde gökler ve tabiat üzerine ayetler varken astronominin ve matematiğin kimi çevrelerde şüpheli görülmesi düşündürücü. Her medrese aynı değildi.

Kadızâde-i Rûmî 15. yüzyıl başında matematik ve astronomisini ilerletmek için Semerkant’a gitmek zorunda bırakıldı; Uluğ Bey’in bilim çevresinde yer aldı. Rasathane kuran Uluğ Bey 1449’da siyasi mücadelelerde öldürüldü. İstanbul’daki Takiyüddin Rasathanesi’nin 1580’de III. Murad emriyle yıktırılması da trajik. Bu kararda siyasi çekişmeler, astrolojik yorumlar ve dinî itirazların etkisi tartışılmaktadır.

Başlığım, medreselerde aklın ihmal edilip zekânın öncelenmesine ilişkin bir kinaye. Zekâ ile akıl karşıt değil ama farklı. Zekâ bilgiyi işleyebilir, kurnazlığa da hizmet edebilir; tek başına ahlaki sorumluluk taşımaz. Akıl ise doğruyla yanlışı ayırma, hikmeti arama, vicdanla karar verme ve özeleştiri yetisidir. Ahlaki sorumluluğu vardır. Allah insana irade ve sorumluluk alanı tanır; ödül ve ceza da zekâ gösterisine değil tercihlere ilişkindir. İnsan metinleri ezberleyip başkalarının yanlışlarını gösterebilir. Peki kendi yanlışlarını aynı açıklıkla sorgulayabilir mi? Medrese zihniyetinin düğümü burada: Zekânın zirvesi, aklın tatili.

Bazı medreselerde felsefenin bağımsız alan olarak geri itilmesi, mantığın kelam ve fıkha yardımcı kılınması düşünsel çeşitliliği daralttı. Yeni Eflatuncu yorumlar, semboller, alegorik okumalar ve kadim irfanla karşılaşmanın imkânları sınırlandı. Şii ve İsmailî geleneklerin bazı kollarında felsefi ve bâtıni yorumlar sürdü. Fatımîlerce kurulan Ezher başlangıçta İsmailî-Şii öğretim merkeziydi, sonradan Sünni dünyanın kurumuna dönüştü. Fârâbî, İbn Sînâ, Sühreverdî ve Molla Sadrâ farklı dönem ve Şii geleneklerdeki felsefi çeşitliliği gösterir; hepsini aynı mezhebe bağlayamayız. Sünni medreselerden düşünür çıkmadığını söylemek de haksızlık. Şerh ve hâşiyeler de eleştiri içerebilirdi. Neden bağımsız düşünce süreklilik kazanamadı? Nihayetinde dinî hayatın bir bölümünde vicdanın Müslümanlığından çok hükmün ve fıkhın Müslümanlığı öne çıktı.

Şeyh Bedreddin, Koçi Bey, Kâtip Çelebi, Filibeli Ahmed Hilmi, Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmet Ali Aynî yerleşik kabulleri sorguladılar. 1773’te III. Mustafa dönemindeki Hendesehâne girişiminde Baron François de Tott’un mühendislik eğitimi sırasında tüm medrese öğrencilerin temel geometriden yoksun olduğuna ilişkin anlatılar da düşündürücü. Üçgenin iç açıları toplamını bilmedikleri anlatılmakta. Mesele öğrencilerin zekâsı değil, hangi bilginin değerli sayıldığıdır.

İslam dünyasının altın çağında özellikle Abbasiler döneminde farklı bilgi geleneklerine ilgi vardı. Bağdat’taki Beytülhikme ve tercüme hareketleri Yunan, Süryani, İran ve Hint birikimini buluşturdu; matematik, tıp, astronomi, mantık ve felsefede yeni eserler üretildi. Vahiy, akıl, gözlem ve deney arasındaki ilişki tartışıldı. Endülüs, Sicilya ve Orta Asya’da farklı koşullarda benzer kültürel karşılaşmalar yaşandı. Müslümanların yanında Yahudi ve Hıristiyan filozoflar yetişti. İbn Rüşd ile İbn Meymûn’un aynı geniş Endülüs dünyasının mensupları olması çarpıcıdır. Matematik ve geometri estetik ve kozmolojiyle de ilişkiliydi. İbn Arabî’nin ve İbn Rüşd’ün bu coğrafyada yetişmesi tesadüf değil. Peki bu entelektüel canlılık neden sürdürülemedi? Cevap yalnızca medreselerde değil; ama onların bilgi anlayışı da tartışmanın merkezinde. Bu mesele tarikatlarda da karşımızda. Kapalı zihin, kör teslimiyet, fıkhın sınırlarında kalan Müslümanlık; kimi çevrelerde vecd, keşif ve keramet sarhoşluğuyla birleşerek tefekkür, estetik, hikmet ve toplumsal vicdandan yoksun kimlik üretiyor. Oysa tasavvufun ahlak, edep, musiki, şiir ve nefis muhasebesi bakımından zengin mirası var.

Sorun düşünsel derinliğin yerini aidiyetin, manevi terbiyenin yerini itaatin alması. Buna “köylü-kapalı zihniyetin Müslümanlığı” diyorum. Köylülükten kastım coğrafya veya sınıf değil; görgüye, farklılığa, eleştiriye ve değişime kapalı zihniyet. Âlim yetişse de bağımsız düşünür zor yetişiyor. Kur’an kursları ve cemaat eğitim yapıları yaygınlaşıyor. Yeşil alanların yapılaşması, ruhsatlar ve kamu arazisi tahsisleri şeffaf biçimde incelenmeli. Yeni dindar sermaye kurtuluş umuduyla bunlara yatırım yapıyor. Ama bu kurumlar hangi insanı yetiştiriyor? Nizâmülmülk döneminin otorite merkezli anlayışını yeni binalarda yeniden üretiyor olabilirler. İstisnalar var: Güneydoğu’da gördüğüm bir Nakşibendî medresesinin spor, peyzaj ve sosyal alanları etkileyiciydi. Ancak güzel bina bağımsız düşünceyi garanti etmiyor. Bu bana 1914’te kurulan Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’ni hatırlatıyor.

Osmanlı’nın reform girişiminde felsefe, mantık ve modern bilimlere yer verilmiş, müfredat tartışılmıştı. Hasan Yıldız’ın Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi araştırması bu çabayı anlatıyor. Ama felsefe dersinin bulunması eleştirel düşüncenin geliştiği anlamına gelmez. Öğrenci otoriteyi ne kadar sorgulayabiliyordu? Bunu ne ölçüde başardığını bilmiyoruz. Cumhuriyet bu yenilenmeyi sürdürebilirdi; medreseler kapatıldı, gayriresmî dinî eğitim sürdü. Dinî yükseköğretim 1924’te Dârülfünun İlahiyat Fakültesine taşındı; fakülte 1933’te kapatıldı.

Kurumları değiştirmek zihniyeti değiştirmek olmadı. Paris ve Oxford’un kiliseyle bağları vardı; Georgetown da dinî kökenliydi. Çatışmalar ve sansürler yaşandı ama bu kurumların bazıları eleştirel araştırmanın alanını genişletti. Biz neden medrese sürecinde bu örnekleri tartışamıyoruz? Neden seçeneklerimiz hep tasfiye veya olduğu gibi koruma? Müfredata birkaç felsefe dersi eklemek, yeni binalar dikmek de yeterli değil.

Asıl mesele medreseleri Bağdat’ın Beytülhikme ve Kurtuba’nın entelektüel çoğulculuğuyla, tarikatları İbn Arabî’nin hikmet, irfan ve düşünsel derinliğiyle yeniden buluşturabilmek. Bu nasıl olacak?

Bence yeni elit dindar zenginler mevcut medreselere büyük yatırımlar yapmadan önce bu sorunun cevabından emin olabilmeliler.

*Ahmet Tarık Çelenk, araştırmacı yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir