Sosyolog Dr. Dursun Ayan, küresel ısınmayla birlikte gelen iklim değişikliğini yazdı. Oluşan yeni durumdan dolayı mevsimlerin normal süreçlerinde seyretmediğini belirten Ayan, bazı devletlerin doğayı kirletmeye devam ederek, dünya dengesinin bozulmasına neden olduklarını söylüyor.
Gündelik hayatın hayhuyu içinde her zaman “havalar da değişti” gibi bilgiç bir ifade ile meteoroloji ve çevre bilgisine ilgimizi ifade edip durduk. Bu yıl genel kuraklığın yirminci yılını teknolojik imkanlar sayesinde pek fazla sıkıntı hissetmeden idrak ederken deprem bölgelerinde, obruklarda, su yataklarına yakın dağ eteklerindeki gevşek topraklarda heyelanlarla acılı günler de yaşadık ve Çevre Bakanlığı adının yanına “İklim Değişikliği” eklemesi yaptık.
“Sayılı günler”i geleneksel takvimlerden takip ederdik. Hemen hemen hiç şaşmazdı. 2000’li yılların başına kadar yaşayarak da gördük. Son yirmi yılda iklim değişikliğinin şiddeti arttı. “Sayılı Günler” ya değişti, ya da kaymalar yaşandı. Bu yıl, bu konuya ne kadar dikkat edildiğini yazılanlarda, konuşulanlarda görmediğimiz bir değişiklik yaşandı. Eski günlere yakın bir mevsim değişikliği içindeyiz. Şubat sonu Mart başından itibaren yeni değişiklik veya bildiğimiz eskiye dönüşün işaretleri görülmeye başlandı. Mart havası böyle bir şeydi. Eski hesaba göre Mart başı demek olan şimdiki 13 Mart’tan hemen sonra havalar soğudu. Aldatıcı bahar görüldüğünü düşündüren havalar geldi. Çok yerde kar yağdı.
Otuz yaş altında olanların atasözü olarak duyduğu ve gerçek hayatta tam karşılığını göremediği “Mart kapıdan baktırır/Kazma kürek yaktırır”, tekrar hissedildi. Bunun için Mart’ın son 17 günü ve Nisan ayının ilk 13 gününden doğalgaz faturaları Ocak ve Şubat’ı aratmayacak. Atasözünü yeni hayata uyarlarsak, “Mart kapıdan baktırır faturaları arttırır” demek gerekir.
İKLİMDE DE BOZULAN DÜNYA DENGESİ
Yaşadığımız bir kâbus değilse de felakete yakındık. Gazetelerde ve internet ortamlarında kaç yıldır beyaz felaket, sel, meteoroloji uyardı, şiddetli soğuklar gibi haberler kötümser bir yalancı çoban misali esip gürlüyor, geçip gidiyordu. Kuraklık tam kuraklığa dönüşmeden tedbir düşünmek bazı ülkelerde ertelenen bir işti. Sanki olmamış veya olmayacakmış gibi davranılıyordu. Barajlar hala boş, çevre ve yeşil düşkünü titiz hanımlar ve arabasını yıkamaya meraklı beyler temizliklerini hiçbir şey olmamış gibi yapmaya devam ediyorlardı. Ne kar ne de yağmur geliyordu. Gökyüzünün küskünlüğü gitgide “Artık böyledir” dedirtiyordu. Köylerde tarlalar kururken büyük şehirlerde çöp kutularının yerlerinin, kuytuya abdest bozan biracıların ve garibanların sığdıklerı mekanların karışık kokuları hayatımızda normalleşir gibiydi.
Dünya iklim konuşuyor fakat büyük devletler iklimi bozan sanayi ve hammadde kullanımını sınırlama konusunda anlaşamıyor, sprey kullananlar kokularını tütsülemeye devam ediyordu. Gücün dünyayı bozarken en önemlisi hava da bozuluyordu. Büyük şirketler ve devletler, böyle bir insanlık ayıbının da suçlusuydular; birey olarak biz de kullandığımız ürünler ve uymadığımız kurallarla onlara katılıyorduk.
Dünyadan ayrı değiliz. Son yılların kuraklık tehlikesi beraberinde “Su Savaşları”nı getirdi. Adı başka da olsa dünyanın artık su savaşlarına sahne olacağını sade insanın düşünmesi beklenmez. Aydının ve yönetenlerin dikkat çekeceği bir konudur. Sade insan, zahmete katlanmadan kolay yaşamayı ister. Ayağı çamur olmasın, üstü başı ıslanmasın, kirlenmesin diye Tanrı’dan “Güzel Hava” temennisinde bulunarak zorluklara girmeden hayat yolunu yürümeyi düşünür. Fakat hayat kolaycılığı zahmetle sınava sokar.
Deli Dumrul gibi Tanrı buyruğuna ters hareket etmiş, yanlış işler yapmış, kem söz söylemiş olmalıyız ki Dicle ve Fırat havzalarından, beklenilen para yerine göçmen ve savaş kokuları geldi. Komplo teorisi denilen projeler gerçek yüzünü kuraklıkla, geçim sıkıntısıyla gösterdi.
HAVA DEĞİŞİKLİĞİ İÇİNDE “ABRUL BEŞİ”
70 yaşındayım. Yaşadıklarım var. Geleneksel meteoroji ve takvim çalışan biri olarak da bazı konuları yazmanın iyi olacağını düşündüm. Evet uzun yıllar sözlü kültürde Abrul Beşi denilen fırtınalar unutuldu. 23 Nisan kutlamalarında bazı yıllar hava muhalefetine maruz kalan çocukların da artık yaşı kemale erdi. Kar yağışlı, soğuk, sulusepken günleri sadece duvarlarında Saatli Maarifi Takvimi asılı olanlar biliyor. Astronominin 21 Mart bahar ekinoksu tam da Kocakarı Soğukları ve Mart Dokuzu denen günlere denk geliyor. Martın 21’inde Mart Dokuzu, Nisan’ın 18’inde Abrul Beşi nasıl oluyor?
Söylediğimi bir daha açmak gerekecek: Bu 13 günlük zaman farkı Rumi ve Miladi takvim arasındaki gün farkından kaynaklanıyor. Aslında bu soğukların tarihinde birkaç günlük oynamalar olması da mümkün; Abrul Beşi 15-25 Nisan tarihlerini kapsayabildiği gibi arada iki gün gülümseyen güneşin yüzü gölgelenebilir.
Bu günlerde her yerde kar yağdığı haberleri geliyor. Sebebi, eskilerin Bu topraklarda bizden önce yaşayanların dilinden alarak sadece burada Nisan yerine Abrul dedikleri Abrul Beşi sayılı gün soğuklarıdır. Dünyanın uzunca ömrü ve insanın takvim yapma yeteneği dikkate alınırsa şaşılacak bir şey yok aslında. Eski hayatta, hatta bizim çocukluğumuzda bunlar gayet normaldi. Cemreler düşecek, havalar ısınacak ve arada bu dönüşler yaşanacaktı. Bunu bizlere dünyayı saran 20 yıllık kuraklık dönemi ve ısınmalar unutturdu. Hatta ünlü Titanik Faciası’nın 15 Nisan’da (1912) olduğunu, kırlangıç, kuğu ve kokulya fırtınalarının nisan ayında kendini gösterdiğini bilen ve hatırlayanlarımız da az.
“SİTTE-İ SEVR”İN DÖNGÜSÜ
Duvar takvimlerinde ve ajandalı eski cep takvimlerinde okuryazar kimseler bu günlerin, Arapça’dan alınan tabirle, 6 günlük Sitte-i Sevr soğukları olduğunu görüp söylerlerdi. Sitte-i Sevr’in Evveli ve Sitte-i Sevr’in âhiri diye sınırlarını belirtirlerdi. Ne de olsa takvime bakmak okuryazar kimselerin işi. O kadar Arapça entelliğiin halka karışmasını da normal karşılamalı. Berdülacuz, hamsin, erbain, rûz-ı hızır, rûz-i kasım da akla gelen diğer sayılı günler. Ebuzziya Takvimi gibi ünlü bir takvimde, vilayet salnamelerinin baş kısmında, Saatli Maarif Takvimi’nde ve Uluğ Takvimi’nde de bu bilgileri görmek mümkün.
Sitte-i Sevr’in “sevr”i boğa, öküz demek. Zaten güneş de Sevr (Boğa) burcuna bu günlerde giriyor. Zihinlerimizi, örneğin, 1900’lerin başlarına alıp bir hafıza mekanına (tarihe) bakalım. Bu imgelemde Osmanlı’nın İstanbul ve büyük şehirlerde az okuryazarı olsa da ne kadarı evine takvim alabilir, kağıt var mıdır, Allah bilir. Peki Arapça’dan pek de haberi olmayan çoğunluğu ümmi ve rençberlikle uğraşan Anadolu insanı, Sitte-i Sevr dediğimiz Nisan soğuklarını nasıl aklında tutar? Belki yazı olarak görse de doğru dürüst okuyacak hali bile olmayabilir. Hadi bir ikisi okudu, söyledi de kimin aklında kalır? Kendisini beklenmedik soğuklara karşı nasıl koruyabilir? Radyo yok, tv yok, cep telefonu yok ve hatta bir meteoroloji (rasadat-ı cevviye) umum müdürlüğü ve yaygın neşriyatı bile yok. Ama soğuk var, kar var, ayaz var, don var, tarlasında ekini, bahçesinde meyvesi sebzesi var!
İNSANDAN İNSANA GEÇEN
Bugünün insanı bu soruları haklı olarak sorar. Bu bilgiler, insandan insana, nesilden nesile geçer. Öğrenmenin yolu budur. Eski dünyada kültür hemen hemen tamimiyle şifâhîdir. Az miktarda yazılısı, kayıt altına alınanlarıyla beraber böyledir. Tabiat karşısında tedbir alışı eskiler büyüklerden öğrenirler. Onun için eski dünyada yaşlanmak önemlidir. Yaşlanmak tecrübe ve bilgidir. Danışılacak kimseler onlardır. Bunun için de saygı görürler. İnsanlar bunları tabiattan yaşantılar yoluyla öğrenip bilirler. Hayat bilgisidir. Köylü, şartları daha kesin yaşadığı için daha çok bilir ve uyar. Toprakla ilgilenenler ve geçimini oradan sağlayanlar bilmek zorundadırlar. Bilirler ve yaşama tekrarlarına(döngülerine) dökerek aktarırlar. Söze, destana, masala, çeşitli anlatılara dökerler.
Abrul Beşi bilgisinde olduğu gibi öğüt kitapları pendnâmelere taş çıkartacak bir nasihatı oldukça naturalist ve pozitivist anlayışla mâniye yerleştirdikleri de olur. Vereceğim maninin dediği açıktır: Herkes bu günlerde güneşe aldanıp tedbiri elden bırakmasın. Hava yaz gibi görünse de kışı hatırlatan soğuğu var der. Hatta üstü kapalı bir şekilde kuzey yarım kürede öyle ekinokstan iki gün sonra güneşe yaklaşmaz der:
Korkma zemherinin kışından
Kork Abrul’un beşinden
Öküzü ayırır eşinden
Bu bilgi böyle söylenirse akılda kalır. Kolay öğrenilir ve ezberlenir. Kafiyeli söz söyleme ve yaşama çağlarının bir sırrı da budur. Halk irfanı, benzetmelerle de anlar ve anlatır. Boğa burcunun mübarek canlısı yüzü öpülesi öküzü, kendi gündelik hayatıyla, tarım hayatıyla bütünleştirerek anlatışı da ondandır. Sitte-i Sevr’e Altı Öküz Fırtınası diyen serbest çeviri de bir Türk zevkidir. Öküz deyip geçilemez. Çiftçi için çifti makbuldür. Kolay mı öyle mübarek hayvandan birinin ölüp de diğerinin yaz başında yalnız kalması?
Rençber halkın öküzle olan muhabbetini, hukukunu bilen Attila İlhan bu durumu dillendirerek, o kutlu hayvanı şiirine taşıyarak önemser de halk kendi yoldaşı öküzü koruyup gözetmez mi? Soğuktan koru demez mi? Toplumsal gerçeği duyup bilen o şair halkı anlatırken öküzü unutur mu?
Yaşmaklı Musa’nın yaşamaklı öküzü ho
Aya karşı ay gibi gövermiş boynuzu ho
Gözüne yıldız düşmüş tependeki beş yıldız
Bir su içer bilin mi hele yarabbi şükür
DAHA DA ÖNEMLİSİ
Şair de yıldız diyor, tepeden düşmüş beş yıldız. Boğa burcu da yıldız zaten. Asronominin çiftçiye hediyesi değilse de halkın göğünde de o yıldızlar eğleşir. Bu yıldız hediyesi, çiftçinin şükrünü söylettiği ve hatta artırdığı gibi kutlu öküzün de şükrü var, süsü var kendine göre. Korumalı bu kutlu öküzü mübarek çiftçi; rızkı için, kendi için, humaniterist söylemlerin en kıymetlisi için kullanır:
Kaşında çifte lamelif gözünde kudretten yazı,
Ha öküz, koca öküz, ebeda öküz.
Bu günlerde yaşadığımız, Abrul Beşi soğukları çiftimiz-çubuğumuz olmasa da akılda tutulmalı. Hava şartlarına ilişkin bilgi, siyaset ve medya bilgisinden önemli olabilir. Yaşamak onlarladır. Tabiatın şakası yok. Yola çıkarken, bir yerlere giderken, özellikle dağcılık, trekking yaparken bu sürpriz soğuğu, kışı-kıyameti, uygun elbise giymeyi unutmamak gerek. Eski takvimleri, sayılı günleri, toprağı, tabiatı hatırlamanın hayatımıza katacağı değerler var.
*Dr. Dursun Ayan, sosyolog ve yazar.
