Görüşler

Farklı bir tarih okuması...

Farklı bir tarih okuması...

Gelecek Partisi Muğla Milletvekili Doç Dr. Selçuk Özdağ, Ahmet Yaşar Ocak’ın ‘Farklı Bir İslam Tarihi’ eseri üzerinden çeşitli hassasiyetlerin çarpıttığı, bağlamından koparıp başkalaştırdığı tarihçilik anlayışını yazdı.

Tarih, yapanlardan çok, yazanların üretimidir. Çünkü her tarih yazımını belirleyen onu yazanların zihniyet dünyaları ve kalıp yargılarıdır. Bu da çoğu zaman tarihçi ile gerçek arasına bir duvar örer. Onun aynasından yansıyan çıplak gerçek değil, görmek ve sunmak istedikleridir. Günümüzde aynı olayla ilgili farklı, hatta birbirinin zıddı yorumların arkasında bu gerçek yatar.Ahmet Yaşar Ocak çeşitli hassasiyetlerin çarpıttığı, bağlamından koparıp başkalaştırdığı tarihçilik anlayışını “Farklı Bir İslam Tarihi” isimli kitabının daha girişinde şöyle eleştirir: “İlk Müslüman nesille kurduğumuz sevgi ve iman bağı bizi doğruyu ortaya koymaktan alıkoymamalıdır. İslam tarihinde ilk yanlışlar siyasi alanda yapılmış ve daha sonra dini ve ilmi alanlara sirayet etmiştir. Bu yanlışlar sorgulanıp düzeltilecek yerde kutsanmış ve mukaddes bir cehaletle karşı karşıya kalınmıştır. Siyasal zihnin ürettiği sorunları çözemediğimizden, bu sorunlar gittikçe derinleşmiş ve kökleşmiştir. Müslüman zihni geleceği geçmişte aramaktadır; üstelik bunu ideal nesiller söylemi ile süslemektedir. Müslüman zihni bilgisizlikten kaynaklanan önyargılar ile kuşatılmıştır. Bilgi sahibi olmadan iman sahibi olmanın yüceltilmesi; Müslüman aklı işlevsiz bırakmıştır. Halbuki ilmi öncelemek Kuran’ın emridir. Müslüman geleneğin tarih içinde yorumladığı İslam, yol gösterme niteliğini kaybetmiştir. Dinin yorumlanmasının belli bir zaman dilimine hapsedilmesi ‘zamansal ruhban sınıfını’ ortaya çıkarmıştır. (s.31-32)Giriş bölümünde ortaya konulan bu ifadeler kitabın sonraki bölümlerine hakim bakış tarzının özeti gibidir. Zira, bugünü düne hapsetmek; dünden bugüne hayatın hiç değişmediğini, donduğunu bir anlamda kutsallaştırılan dünün tarihin sonu olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Oysa hayat son derece canlı ve değişkendir. Bugün dünü ve dünleri içinde taşır ama asla dün değildir, bugün artık farklı bir gün, farklı bir toplumsal durumdur. Yazara göre bunu belirleyen, coğrafya, ekonomi, siyaset ve din gibi dört temel dinamiktir. Klasik tarihçilik, İslam tarihinin ana gelişim sürecini incelerken bu dinamikleri ihmal etmiş, dolayısıyla İslam tarihinin başlangıç ve olgunlaşma aşamaları tatmin edici bir şekilde ortaya konulamamıştır. (s.36)Kitap kronolojik bir tarih çalışması değildir, Ocak’ın ifadesiyle; “İslam’ın erken döneminden Moğol istilasına kadar Müslümanların hayatını derinden etkileyen muhtelif mahiyetteki kırılma ve dönüşümleri tespit, tahlil ve değerlendirme, yorumlama çabasıdır... Amaç, İslam dünyasının geri kalmışlık sürecinin ortaçağ İslam tarihi boyunca hangi kırılma ve dönüşümlerin tesiriyle oluştuğunu bir tür ‘tarihsel fotogrametri’ yöntemi ile göstermektir.” (s.40) Yazarı bu yönteme iten, günümüzdeki ayrışmaların köklerini barındıran bazı olayların klasik tarihçiler tarafından üstünün örtülmesi, üzerinde konuşulmasının neredeyse saygısızlık, kutsalın sıradanlaşması, hatta dinden sapma gibi gösterilmesidir. Yazar, bu çalışması ile, üzeri kapatılan bu olaylar üzerindeki şalı kaldırıyor ve işte gerçek diyor. Bunu derken de, olayların faillerinin, aktörlerinin tarihsel ve sosyo-psikolojik portresini teşrih masasına yatırmayı ihmal etmiyor.

İSLAM’DA İLK KIRILMA HZ. OSMAN’IN ŞEHİT EDİLMESİYLE OLDU

Ocak’a göre ilk kırılma ve toplumsal ayrışma Hz. Osman’ın şehit edilmesidir. Bu olayı irdelerken önce şu uyarıda bulunur: “Tarihçi gerçekleri ortaya çıkarmak ve izahını yapmak durumundadır. Bu sebeple hadiselere sıradan bir Müslüman gibi iman konusu mantığıyla bakamaz. “(43) Bu tarz bir bakış, hakikati görmeyi engellediği gibi onu başka yarılmaların sebebi yapar. Öyle de olmuş, Hz. Osman’ın şahadeti Cemel’in, Sıffın’ın Kerbela’nın, Sunni-Şii ayrışması ve daha birçok tarihi olayın tetikçisi olmuştur. Yazar, bu nedenle olayların sebep ve sonuçlarını tahlil ederken aktörlerini de masaya yatırır, onların hatalarını, Müslüman’ın Müslüman’a kılıç çekmedeki rolünü bütün çıplaklığı ile ortaya koyar. Bu ilk kırılmada Hz. Osman’ın hatası, akrabalarına verdiği idari ve iktisadi imtiyazlar, ganimetlerin eşit dağıtılmaması münasebetiyle askerlerin beklenti ve şikayetleri, yeni bidatların ihdası ve bazı eski sahabelerin aşağılanıp sürgün edilmesinin toplumda yarattığı rahatsızlıktır. Yazar bütün bu başlıkları çarpıcı örneklerle detaylandırıyor. Mesela, beytülmalden eş ve akrabasına keyfi harcama yapmasını eleştirenlere, “bu mal Allah’ındır. İstediğime veririm” demiş, sahabeden Ammar b. Yasir itiraz edince Ümeyyeoğulları üstüne çullanarak onu dövmekten imtina etmemişlerdi. (s.59)

Hz.Osman’ın belki de en büyük hatası, halkın desteğini kaybetmiş olduğunu bir türlü kabullenmemesidir. Günlerce muhasara altında tutulmasına rağmen Medine halkı onu korumak için herhangi bir teşebbüste bulunmamıştır. Çünkü hilafete bakışı kendinden önceki iki halifeden çok farklıdır. Onlar kendilerini o göreve toplumun getirdiğinin şuuruyla hareket ederken, Hz.Osman, görevi bırakmasını isteyenlere, “Allah’ın giydirdiği hilafet gömleğini sırf onlar istiyor diye çıkarmayacağını” söyleyerek (s.74) görevi ile toplumsal onay arasında bir ilişki olmadığını belirtmiştir. Bu yaklaşım, görevi veren Allah olduğu için topluma hesap verme veya onu ciddiye alma ihtimalini de ortadan kaldırır. Nitekim sonraki yıllarda Emeviler bu yolla saltanatlarını meşrulaştıracaklardır.Sonraki Cemel ve Sıffın Savaşları, Hz. Osman’ın kanını dava etmek ve siyasi hırsın ideallerin önüne geçmesi sonucu meydana gelen olaylardır. İki savaşta on binlerce Müslüman birbirini doğramıştır. Bunların içinde öncüler ve büyükler başta olmak üzere binlerce sahabe de vardır. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyir b. Avvam gibi isimler Cemel’de öldürülmüşlerdir. Savaş her ne kadar Hz. Osman’ın kanını dava ve adalet arayışı gibi gözüküyorsa da esas saik bu isimlerin bazılarının hırsları ve Hz. Ali ile geçmişle dayalı sorunlarıdır. Hz. Ayşe İfk olayı sebebiyle yaralı bir gururun bütün şiddetiyle Hz. Ali’ye hasım olmuştu. (s.97) Onun için Ocak, gerek Cemel vakasını gerekse Sıffın’ı masaya yatırırken ehli Sünnetin bunu bir içtihat farkı olarak görmesini dikkate almaz, sahabe olsalar bile onların da insan olduğundan hareketle olayların gerçek saiklerini objektif bir şekilde ortaya koyar. Mesele Hz. Osman’ın kanının hesabını sormak değil, Hz. Ali ile hesaplaşmaktır. O devreden çıkarılabilirse -gönlünde hilafet yatan- başkalarının yolu da açılmış olacaktır. Talha ve Zübeyir, Hz. Ali’den valilik beklemişler bunun olmayacağını anlayınca da biatlarından pişman olup muhalefet cephesine geçmişlerdir. (s100)

HZ. ALİ’NİN TAHKİME RAZI OLMASI BİR HATAYDI

Hz. Ali, Ümeyyeoğulları gibi daha İslam öncesinden beri türlü siyaset oyunlarının tezgahlandığı bir ortamda büyümediği için ayak oyunlarına uzak bir isimdir. (s.92) Onun bu seciye temizliği, nezaheti önünü açması gerekirken, Onun zaafı olmuş, Onu ve taraftarlarının kolayca tuzağa düşmelerine sebep olmuştur. Hakem olayı ikbal siyaseti ile Hak ve adalete bağlılık arasındaki hesaplaşmada ikbal siyasetinin kazandığı tarihi bir dönüm noktasıdır. Yazar bu olayı anlatırken Hz. Ali’nin kan dökülmemesi için gösterdiği titizliğe karşı, Muaviye’nin gösterdiği pervasızlık ve hırsı örnekleriyle ortaya koyuyor. Hz. Ali Son ana kadar, savaşı önlemek için Muaviye’ye elçiler gönderir, Kurralar gider gelir ama sonuç alamaz. Savaş günlerce sürer, bir gider bir gelir, sonunda Muaviye tarafı dağılmaya başlayınca, Şamlılar Hz. Ali’nin kumandasındaki Iraklılara, “Sizinle aramızda Allah’ın kitabı var” diye bağrışarak Kuran sayfalarını mızraklarına takıp,” işte sizinle bizim aramızda hüküm verecek olan Allah’ın kitabı” derler. (s.132) Hz. Ali bu hileyi hemen anlayıp, ordusunu “Ey Allah’ın kulları! Hakkımıza sahip çıkın, sadık olun, vazgeçmeyin, Ne Muaviye ne Amr b. El As ve yandaşları din ve Kuran dostlarıdır” (s.132) diye uyarmasına rağmen ordusu onu dinlemeyip “Elbette Allah’ın kitabına uyacağız” diyerek savaşı bıraktı. (s.133) Sonrasında ise Muaviye ve Amr b. El As tarafından kurgulanan hakem olayı ile Hz. Ali oyuna getirilerek savaşın galibi olacakken mağlubu haline getirildi. Ocak, Amr b. El As’ın tarihsel ve sosyo-psikolojik portresini betimlerken; “ Muaviye ile Amr b. el-As’ın” maksatlarına ulaşmak için eğer gerekiyorsa cinayet dahil her türlü yola başvurmaktan çekinmeyen kişiler olduğunu” anlatır.(s.137) Hz. Osman’ın kanını talep ise tam bir bahane ve iktidarı ele geçirme malzemesinden ibarettir. Zira, Hz. Osman evinde kuşatıldığında Onu kurtarma imkanı varken Muaviye kılını bile kıpırdatmamış, hilafeti ele geçirdikten sonra da Onun kanı ve katillerini unutmuştur. Sıffın Savaşı ve Tahkim’in en önemli sonucu,” artık İslam toplumunun geri dönülemez bir şekilde parçalanmışlığı ve dağılmışlığı” olmuştur. (s.148) Belki bir başka sonucu da Kuran sayfalarının siyaset mızraklarının ucunda sonsuza kadar kullanılacak bir araç haline getirilmiş olmasıdır. Yazar, Sıffın’da hz. Ali’nin en büyük strateji hatasının, Tahkim’e razı olması ve bu kabul ile Şam Valisi olan Muaviye’yi kendisi ile eşit seviyeye getirmesi olduğunu söyler. (s.149) Aynı hata bugün de tekrarlanmıyor mu?Kitapta, Kerbela olayı da bütün ayrıntıları ve sebep olduğu sonuçlarla birlikte genişçe ele alır, Ocak’a göre bu olay, “Şii imanı pekiştirici ve devamlı canlı tutarak Şiiliğin doğuşuna zemin hazırlayan büyük bir tarihsel rol oynamıştır.” (s.173) Bu iç yakıcı olay, siyasi hırsın nasıl sınır ve ölçü tanımadığını gösteren örneklerden biri, belki de en trajik olanıdır. Hz. Hüseyin, Onu davet edenler tarafından ortada bırakılır, Kerbela’dan dönmek ister engel olunur. Sonunda vahşice katledilir. Bir avuç su içmesine izin verilmez. Üzerindeki elbiseler bile talan edilir. Başı bedeninden ayrılarak önce İbn Ziyad’a oradan da Şam’a Yezid’e gönderilir. Üç gün mızrağa takılarak teşhir edildikten sonra silah hazinesine konulur. Cenaze namazı bile kılınmaz. Halife Süleyman b. Abdülmelik’e kadar tam 35 yıl orada kalır. Ancak bu halife döneminde başı silah hazinesinden alınıp, kefenlenerek, cenaze namazı kılınarak defnedilebilmiştir. Sonra Fatımiler bu başı çıkarıp Mısır’a götürüp defnederek üzerine, ‘Tacü’l Hüseyin’ denilen meşhur meşhedi bina etmişlerdir.(s.170) Bu elim olayda bile Yezid’i sorumluluktan kurtarmak için bazı Sunni çevrelerin nasıl bir körlük sergilediklerine, “Yezid’in fiilen idareci olduğunu ona karşı çıkmanın isyan suçu olduğunu ileri sürmelerine dikkat çekilir. (s.174) Gerçekte Muaviye de, oğlu Yezit de bu olaylar da, siyasi hırs ve kabile asabiyelerini inançlarının hep önünde tutmuşlardır. Zira Zeydan’a göre, Muaviye yumuşak, müsamahakar, mültefit siyasetiyle ikna edemediği muhaliflerini, hasımlarını, muarızlarını zehirleterek bertaraf etmekten imtina etmekte tereddüt göstermeyen biridir. Nitekim baskı ve tehdit ile baş edemeyeceğini anladığı Abdurrahman b. Halit b. Velid’i zehirleyerek devre dışı bırakmıştı. Ona bu tür işerde maiyetindeki tabipler hizmet ediyordu.” (s.204) Ocak’ın Sıffın savaşı için görüşü de bu merkezdedir: “Bu savaş, daha İslam ortada yokken Ümeyyeoğulları ile Haşimoğulları arasındaki iktidar mücadelesinde İslam sayesinde üstünlük elde eden Haşimoğullarına karşı Ümeyyeoğullarının giderek artan intikam duygusunun ulaştığı korkunç ve kanlı bir hesaplaşmadır.(s.170)

İLİMİN FİRAR ETTİĞİ YERDE DİN DE FİRAR EDER

Çalışmada, Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Moğol istilası ve siyasal gücün Türklere geçişi büyük bir vukufla ele alınıyor. Emevilerle birlikte hilafetin yerini İslam monarşisi ve saltanat alacaktır. Nitekim El Cahız; “İmamlık Hüsrev’in krallığı, halifelik kayserin despotluğu durumuna geldi” diyecektir. (s.180) Sıffın, Cemel ve Kerbela olaylarından sonra İslam dünyası Harici, Şii ve Sunni parçalara bölünecek, siyasi farklar zamanla dini bir hüviyet kazanarak itikat konusu haline gelecektir. Bu dönemde temel problem yönetimin şekli, mahiyeti, niteliği, yetkileri ve kimin tarafından temsil ve icra edileceği olmuştur. Bazı tarihçilere göre bu açmazın sebebi, Kuran ve Sünnetin sessizliğidir. Kuran’ın sessizliğine yönelik eleştirilere karşı Ocak, bu sessizliği doğru bulur ve şöyle der: “Kuran ve Sünnet’in sessizliğine yönelik bu eleştiriler, toplumların yönetimiyle ilgili şu sosyolojik gerçeği atlamışlardır. Kuran ve onun açıklayıcısı olan Sünnet, siyaset,yönetim,teşkilat vs. gibi öznesi bizzat sürekli değişken bir varlık olan insanın ürettiği sürekli değişken bir yapıyı insanın bizzat kendisine bıraktığı için bu alanda sessiz kalmıştır. Kuran ve Sünnet devamlı değişmekte olan siyasi, idari şartlara müdahale ederek bir model ortaya koymak yerine, onları hiçbir şekilde değişmeyecek olan ezeli adalet ölçüsüne riayet etmek şartıyla insanların kendilerine bırakmıştır.” (s.182) Lakin Kuran ve Sünnet böyle anlaşılmamış, insan ve toplum hiç değişmeyen bir varlık gibi görülerek toplum geçmişin uygulamalarına veya çıkarımlarına hapsedilmiştir. Hatta bazı ulema dini ilimler ve tıbbın dışındaki bütün ilimleri bidat saymaya başlamıştır. (s.189) İlimin firar ettiği yerde din de firar etmiş, bilimin konusu olması gereken meseleler dinin konusu gibi algılanmış bu idrak biçimi çökme ve gerilemenin anahtarı olmuştur.Ocak, İslam tarihindeki kırılmaları birer zihniyet oluşumunun aracı olarak görür ki, bu gerçektir. Kitapta sadece ilk dönem savaşlarının Müslüman zihnin oluşumuna etkilerinden söz edilmez; yeni güç merkezlerinin doğuşu, Moğol istilası, siyasal gücün Türklere intikali, İslam’a giren yeni unsurların(mevali) etkisi, mezheplerin doğuşu, Mesih-Mehdi inancı, tasavvuf ve yarattığı zihniyet değişimi vukufla ele alınır.Ona göre tasavvufun ortaya çıkışı ile mevalinin İslam toplumu ile entegrasyonu eş zamanlıdır.(s.512) Tasavvuf teorilerinin üreticisi büyük sufilerin kahir ekseriyeti Arapların içinden değil, mevali zümresinden çıkmıştır. (s.514) İslam kültüründe ve dünyasında meydana gelen itikadi farklılaşma, değişme, başkalaşma ve dönüşmede siyasal, toplumsal ve ekonomik etkenlerin, travmaların arasında en önemli toplumsal ve kültürel faktörlerden biri tasavvuftur... Pek çok Müslüman bugün artık kökü asırlara dayanan tasavvufun bu güçlü hakimiyetinden bir süreliğine kurtulup onun zihnine yerleştirdiği değer hükümlerini bir yana bırakarak İslam tarihinin tasavvuf öncesi ve sonrası durumunun mukayesesini ve analizini yapabilecek durumda değildir... Teorik tasavvuf, İslam inançları ve toplumları üzerindeki müspet-menfi büyük etki ve katkısı ile, tarihsel süreçte İslam’ın ‘dejenere’ edilmesinde en önemli etkenlerden biridir. (s514-516) İstisnaları olmakla birlikte hakim zihniyet budur. Milli Mücadele ve cumhuriyete bakışta bile bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. 11. Yüzyıldan itibaren tasavvuf kurumu İslam’ın kendisi haline gelmiş,keşif ve keramet mefhumları istismarın en çok yapıldığı alanlardan biri olmuştur. (s.516-522) Velayet, keşif, keramet kavramları ile yeni ve olumsuz bir yol açılmış, İslam’ın, Müslümanları, akıl ve bilime teşvik eden ana esprisi dolaylı olarak aşağılanmıştır. (s.524) Bu da tasavvufu neredeyse -paralel bir din- haline getirmiş, ululama yoluyla şeyhler, tarikat reisleri mutlak irade ve kudrete ortak edilmiştir. Evliyaya -kutup teorisi ile- dünyayı yönetme güç ve kudreti isnat edenler, mesela niçin Gazze’de binlerce çocuğun ölümüne bu kudret sahiplerinin niçin müdahale edemediklerini sorgulamamışlardır. Veliliğin dünyayı yönetmek değil, Allah’a yönelmek ve yöneltmek olduğunu görmemişlerdir. Ocak’a göre, bu sarmaldan kurtulmanın yolu, Kuran-ı Kerim ve onun nasıl hayata geçirilmesi gerektiğini bizzat yaşantısıyla gösteren peygamberin sahih hadislerinin ve sünnetinin ve dolayısıyla ana prensiplerinde yoğunlaşarak pratikteki bu farklılaşmayı görmek” (s.534) ve ayıklamakla mümkün olacaktır.

HAMASİ MENKIBELERLE GERÇEĞİ GÖRMEK MÜMKÜN DEĞİL

Sonuç olarak, hamasi menkıbeler ve kutsallaştırmalarla Müslümanların tarihinde yaşanan gerçekleri görmek mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, sahabeler, o büyük insanlar da bütün insanlar gibi birer insandırlar. Bazı kusurlara, ihtiraslara, kıskançlıklara sahiptiler ve o yüzden birbirleriyle savaştılar... İslam tarihi bizzat İslam değildir. İslam inancına göre o, vahye müstenit bir dindir, ama İslam tarihi, Peygamber hariç, o dine muhatap ve mensup olanların zaman ve mekan içinde kendi algıları, zihniyetleri doğrultusunda yapıp ettiklerinin tarihidir. Dolayısıyla İslam’la özdeşleştirilemez. Çünkü kusurlar ve hatalar ihtiva etmesi kadar tabii bir şey olamaz.(s.535)Ocak, bu değerli çalışmasında, içinde bulunduğumuz dağınıklık ve zihinsel deformasyonun nedenlerini büyük bir vukufiyetle ele almış. Üstü kapatılan olayların üzerindeki örtüyü çekerek, bugüne tesirlerini ve bu olaylara sebep olan -insani- durumları göz önüne sererek yeni bir bakış açısının yolunu açmıştır. Toplumu esir alan mevcut tarih ve tasavvuf algısından kurtulmanın yolu bu tip eserlerin çoğalmasıdır.

*Doç Dr. Selçuk Özdağ, Gelecek Partisi PM üyesi ve Yeni Yol Partisi Grup Başkanvekili.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir