Görüşler

Halk değişti, siyaset hâlâ eski defteri okuyor

Halk değişti, siyaset  hâlâ eski defteri okuyor

Sosyolog ve araştırmacı Bayram Ali Akyüz, 1990’lardan bu yana Türk siyasetinde yaşanan değişim ve bunun halkta oluşturduklarını yazdı. Halkın siyasete göre daha büyük değişim yaşadığını da belirten Akyüz, seçmenin değişen, aksayan durumlara karşı anlık reaksiyon vermediğini söyledi. Sandığın başında vatandaşın düşüncelerinin nasıl sayıya dönüştüğünü ve dönüşeceğini irdeledi.

Türkiye’nin son otuz beş yılına yalnızca seçim sonuçlarından, parti kongrelerinden ve liderlerin konuşmalarından bakarsak asıl değişimi göremeyiz. Siyasi değişim, insanların devletle günlük temasında oluşur. Hastanede alınamayan randevu, mülakatta açıklanmayan eleme, ay sonunda ödenemeyen kira ve mahkemede uzayan dosya zamanla siyasi bir kanaate dönüşür. İnsanlar rahatsızlıklarını her gün yüksek sesle anlatmaz. Siyaset de konuşulmayanı onay zanneder. Sandık kurulduğunda, uzun süredir fark edilmeyen bu kanaat sayıya dönüşür.

Toplumsal değişimin ilk işaretleri çoğu zaman resmî göstergelerde yer almaz. İş bulamayan mezunun başka bir ülkeye gitmeyi düşünmesinde, torpille elenen adayın kamu kurumlarından uzaklaşmasında, emeklinin temel harcamalarını kısmaya başlamasında ve yıllardır aynı partiye oy veren kişinin artık tercihini çevresine açıklamak istememesinde görülür. Siyaset bunları izleyemezse meydan kalabalıklarını toplumun tamamı, kendi teşkilatından gelen bilgileri de ülkenin gerçeği sanır.

Oysa sandığın altında her zaman bir toplum vardır. O toplumun adalet duygusu, geçim derdi, devletle kurduğu bağ ve geleceğe dair umudu vardır. İnsanlar yalnızca kimlikleriyle oy vermez; yaşadıkları hayatla, gördükleri muameleyle ve çocuklarının nasıl bir ülkede büyüyeceğine dair korkularıyla da karar verir.

Türkiye’de bugün yaşanan asıl mesele bir partinin yükselmesi ya da başka bir partinin gerilemesinden daha büyüktür. Devletle vatandaş arasındaki sözleşme aşınmaktadır. Vatandaş vergi veriyor ama karşılığında adalet, güven, eğitim, sağlık ve eşit fırsat bekliyor. Bunları bulamadığında yalnızca hükümete değil, kurumlara ve düzene olan güvenini de kaybediyor.

1990’LAR: HALK DÜZEN DEĞİL, BELİRSİZLİK GÖRDÜ

Bugünü anlamak için 1990’lara bakmak gerekir. O yıllar koalisyonların, erken seçimlerin, yüksek enflasyonun, siyasi kavgaların ve güvenlik krizlerinin gölgesinde geçti. Maaş daha cebe girmeden eriyor, faiz yükseliyor, esnaf yarın hangi fiyatla mal alacağını bilmiyor, vatandaş önünü göremiyordu. Devlet halka güven vermek yerine çoğu zaman uzak, sert ve içine kapalı bir yapı olarak görünüyordu.

Bir tarafta Kürt meselesi ve ağır güvenlik sorunları, diğer tarafta laiklik ile muhafazakârlık üzerinden büyütülen gerilim toplumu yoruyordu. Siyaset ortak çözüm üretmek yerine korkuları yönetiyordu. Kimlikler sertleştikçe halkın ekmek, iş, eğitim ve adalet talepleri geri plana itiliyordu.

Kamu düzeninde liyakat değil nüfuz, hakkaniyet değil bağlantı konuşuluyordu. Devletin imkânlarına yakın olan daha kolay yol alıyor, sıradan vatandaş kapı kapı dolaşıyordu. Biriken ekonomik ve siyasi güvensizlik 2001 kriziyle patladı. Bankalar çöktü, iş yerleri kapandı, milyonlar bir gecede yoksullaştı. Fakat çöken yalnızca ekonomi değildi; mevcut siyaset sınıfına duyulan inanç da çöktü.

2002 seçimleri bu nedenle sıradan bir iktidar değişikliği değildi. Halk eski siyasi kadrolara “Artık sizi taşımıyorum” dedi. Toplum, ideolojik tartışmalardan önce düzen, hizmet ve istikrar istiyordu. Yeni bir siyasi aktörün önünü açan şey yalnızca başarılı propaganda değil, yıllardır aşağıda biriken büyük toplumsal öfkeydi.

2000’LER: DEVLET VATANDAŞIN GÜNLÜK HAYATINA DOKUNDU

2000’li yılların ilk döneminde Türkiye hem ekonomik hem toplumsal bakımdan hızlı bir değişim yaşadı. 2001 krizinin ardından uygulanan mali düzenlemeler, Avrupa Birliği sürecinin oluşturduğu reform havası ve dünyadaki para bolluğu büyümeyi hızlandırdı. Sağlık hizmetlerine erişim kolaylaştı, yollar yapıldı, toplu konutlar yükseldi, ulaşım imkânları genişledi. Bunlar yalnızca istatistik değildi; vatandaşın günlük hayatında karşılığı olan işlerdi.

Halk kendisine dokunan hizmeti gördü ve karşılığını sandıkta verdi. Çünkü seçmen nankör değildi; hayatını kolaylaştıranı destekledi. Devletin hastane kapısında, yolda, okulda ve belediye hizmetinde görünür olması geniş kesimlerde güçlü bir güven yarattı.

Aynı dönemde Anadolu’da yeni bir sermaye sınıfı yükseldi. Taşrada üretim yapan, ihracata açılan, muhafazakâr kimliğe sahip girişimciler ekonomik ve siyasi alanda güç kazandı. Daha önce merkezin dışında tutulan toplumsal kesimler devlet yönetiminde, ticarette ve şehir hayatında daha görünür hâle geldi. Muhafazakârlık yalnızca kırsalın veya kent çeperlerinin kimliği olmaktan çıktı; şehirli, eğitimli ve ekonomik gücü artan yeni bir orta sınıf üretti.

Fakat büyümenin içinde geleceğin sorunları da birikiyordu. Kentler genişledi, eğitim seviyesi yükseldi, internet yaygınlaştı ve insanların beklentileri değişti. Anne babası “Bir işin olsun yeter” diyen genç, artık yaptığı işte hakkının verilmesini, özgür yaşamasını ve dünyadaki yaşıtlarıyla aynı imkânlara sahip olmayı istiyordu. Ekonomi zenginlik üretiyordu ama bu zenginlik eşit dağılmıyordu. Lüks sitelerin yanında yoksul mahalleler büyüyor, yeni zenginlik ile eski yoksulluk aynı şehirde karşı karşıya geliyordu.

Toplum artık yalnızca hayatta kalmak istemiyordu. Refahın adil paylaşılmasını, kamu görevine girerken torpil değil emek konuşulmasını ve devlet kapısında eşit muamele görmeyi talep ediyordu.

HİZMET SİYASETİNDEN KİMLİK SİYASETİNE

2010’lu yıllarda siyasetin dili değişmeye başladı. Reform, kalkınma ve hizmet söyleminin yerini giderek daha sert, güvenlikçi ve kutuplaştırıcı bir dil aldı. Siyasi rekabet, “Kim daha iyi yönetecek?” sorusundan uzaklaşıp “Kim bizden, kim karşı taraftan?” kavgasına dönüştü.

Toplum iki siyasi kimliğe sıkıştırıldı: Biz ve onlar.

Siyasi partiler kendi tabanını bir arada tutmak için rakibini yalnızca yanlış düşünen bir siyasi güç olarak değil, yaşam biçimine ve ülkenin geleceğine tehdit gibi göstermeye başladı. Böylece siyaset sorun çözme alanı olmaktan çıkıp kimlik savunma savaşına döndü. Ekonomi, eğitim, adalet ve liyakat konuşulacağı yerde kimin daha yerli, daha dindar, daha çağdaş veya daha makbul olduğu tartışıldı.

Kutuplaşma siyasetçi için kullanışlıdır. Çünkü başarınızı anlatmak zorunda kalmadan seçmeni korkuyla yanınızda tutabilirsiniz. “Bize oy vermezseniz karşı taraf gelir” cümlesi, yapılmayan işlerin hesabını ertelemenin en kolay yoludur. Fakat bu dilin topluma ağır bir faturası vardır. Komşular birbirinden şüphe eder, aileler siyasi tartışmalarla bölünür, insanlar aynı ülkenin yurttaşları yerine birbirinin düşmanı gibi yaşamaya başlar.

Bu süreç kamu düzenine de yayıldı. Bir göreve kimin daha ehil olduğu yerine hangi çevreden geldiği konuşuldu. Liyakat yerini sadakate bıraktı. Devlete bağlılık ile iktidara bağlılık birbirine karıştırıldı. Kurumlar toplumun tamamına hizmet eden ortak yapılar olmaktan çıkıp siyasi mücadelenin araçları gibi görülmeye başladı.

Sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde yalnızca haksızlık yapılmaz; devletin iş yapma gücü de çöker.

GÜÇ MERKEZİLEŞTİKÇE SORUMLULUK KAYBOLDU

2017’de kabul edilen ve 2018’de uygulanmaya başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, Türkiye’nin yönetim yapısında büyük bir değişiklik yarattı. Sistemi savunanlar hızlı karar alınacağını, bürokratik engellerin kalkacağını ve istikrarın kalıcı hâle geleceğini söyledi. Fakat karar süresinin kısalması, hazırlık kalitesinin ve denetimin arttığı anlamına gelmez. Karara itiraz edecek kurumlar zayıfladığında yanlışın erken fark edilme ihtimali de azalır.

Yürütme gücü tek merkezde toplandıkça Meclisin denetim imkânı daraldı, kurumların bağımsızlığı tartışılır hâle geldi ve bürokraside sorumluluk alma isteği zayıfladı. Memur, uzman ve yönetici kendi bilgisine güvenerek karar vermek yerine yukarıdan gelecek talimatı beklemeye başladı. Çünkü yanlış kararın bedeli kadar doğru olsa bile istenmeyen kararın bedelinden korkuyordu.

Kurumlar kişilere göre hareket etmeye başladığında devlet hafızası zarar görür. Merkez Bankasının kararına, istatistik kurumunun verisine, mahkemenin hükmüne ve düzenleyici kurumların tarafsızlığına güven azalırsa ekonomik kriz yalnızca cebimizi değil, geleceğe duyduğumuz inancı da vurur.

2018 sonrasında yaşanan yüksek enflasyon, Türk lirasındaki ağır değer kaybı ve alım gücündeki düşüş halkın hayatını doğrudan değiştirdi. Maaş artıyor ama fiyatlar daha hızlı koşuyor. Genç çalışıyor ama ev kuramıyor. Emekli yıllarca prim ödüyor ama pazarda hesabını kuruş kuruş yapmak zorunda kalıyor. Orta sınıf aşağıya doğru erirken yoksulluk yardım paketleriyle yönetilmeye çalışılıyor.

1990’larda kriz geldiğinde hükümetler değişiyordu. Bugün ise kriz derinleşirken sistemi denetleyecek ve yanlış kararı düzeltecek kurumların gücü de tartışılıyor. Sorun yalnızca kötü ekonomi değil; hatayı kabul etmeyen, eleştiriyi düşmanlık sayan ve düzeltme mekanizmalarını zayıflatan yönetim anlayışıdır.

TORPİL YALNIZCA BİR KİŞİNİN HAKKINI YEMEZ

Türkiye’nin en ağır krizi sadece enflasyon değildir. Daha derin olan, adalet duygusunun çökmesidir. İnsanlar çalışarak, okuyarak ve dürüst kalarak bir yere varabileceklerine inanmıyorsa toplumsal sözleşme parçalanmaya başlar.

Torpil yalnızca bir gencin işini elinden almaz. O gencin devlete güvenini, ailesinin adalet duygusunu ve arkadaşlarının çalışma isteğini de yok eder. Sınavda yüksek puan alan genç mülakatta elenirken daha düşük puanlı ama bağlantılı biri göreve getiriliyorsa verilen mesaj açıktır: Ne bildiğin değil, kimi tanıdığın önemlidir.

Bu anlayış yaygınlaştığında eğitim ile çalışma önem kaybeder, bağlantı sahibi olmak başlı başına bir kariyer yöntemine dönüşür.

Yolsuzluk da yalnızca çalınan para değildir. Bir ihale adrese teslim edildiğinde halkın vergisiyle birlikte devletin itibarı da harcanır. Kamu kaynakları belirli şirketlere aktarılır, denetim işlemez ve sorumlular korunursa vatandaş “Neden dürüst olayım?” diye sormaya başlar. Yukarıda kuralsızlık ödüllendirilirken aşağıdaki insandan ahlak beklemek ikiyüzlülüktür.

Bir yurttaş mahkemeye gittiğinde tarafsız karar çıkacağından, sınava girdiğinde hakkının yenmeyeceğinden ve vergi verdiğinde parasının kamu yararına harcanacağından emin değilse orada devletle toplum arasındaki bağ zayıflar. Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca polis, asker ve bayrak değildir; vatandaşın “Bu devlet bana da adil davranır” inancıdır.

Türkiye’nin temel sorunu kurumlara duyulan güvenin azalmasıdır. Bu güven ancak aynı kuralın herkese uygulanmasıyla yeniden kurulabilir.

GENÇLER ESKİ KORKULARLA YÖNETİLMİYOR

Uzun süre iktidarda kalmak tecrübe sağlar ama aynı zamanda körleşme üretir. İlk yıllarda yapılan yollar, hastaneler, reformlar ve büyük projeler zamanla seçmen için minnet borcu olmaktan çıkar. Çünkü kamu hizmeti siyasetçinin lütfu değil, vatandaşın vergisiyle yapılan devlet görevidir.

Seçmen geçmişte yapılanlar için sonsuza kadar teşekkür etmez; bugün nasıl yaşadığına ve yarın çocuğunun ne yaşayacağına bakar.

Bugün ilk kez oy kullanan veya genç yaşta olan milyonlarca insan 1990’ların koalisyonlarını, eski krizleri ve geçmişin yasaklarını yaşamadı. Bunlar onlar için ailelerinden dinledikleri tarih anlatılarıdır. Gençlerin bildiği gerçek ise içinde büyüdükleri bugündür: yüksek kira, pahalı eğitim, işsizlik, mülakat, ifade özgürlüğü kaygısı ve başka ülkeye gitme düşüncesi.

Genç seçmene sürekli geçmişi anlatarak bugünün hesabından kaçamazsınız. “Eskiden daha kötüydü” sözü, bugünkü haksızlığı haklı çıkarmaz. Bir gencin önüne yirmi yıl önceki Türkiye’yi koyup bugünkü işsizliğine şükretmesini bekleyemezsiniz. O genç dünyayı telefon ekranından görüyor, başka ülkelerdeki yaşıtlarının nasıl yaşadığını biliyor ve kendisine neden aynı fırsatların sunulmadığını soruyor.

İktidarların en büyük yanılgısı kendi seçmeninin hiç değişmediğini sanmaktır. Oysa seçmen yaşlanır, çocukları büyür, hayat şartları değişir. Dün kimlik mücadelesi nedeniyle verilen oy, bugün geçim ve adalet talebiyle yön değiştirebilir. Halkın siyasi hafızası vardır ama sonsuz sabrı yoktur.

MEDYA SUSTUKÇA TOPLUM BAŞKA YOLLAR BULDU

Geleneksel medyanın büyük ölçüde tek sesli hâle gelmesi, gerçeğin ortadan kalkmasını sağlamadı. Bilgi sosyal medyaya, bağımsız dijital yayınlara ve yurttaş gazeteciliğine kaydı. Eskiden birkaç televizyon kanalının görmezden geldiği olay duyulmazdı; bugün bir telefon görüntüsü milyonlara ulaşabiliyor.

Bu değişim iktidarın bilgi üzerindeki kontrolünü zayıflattı ama yeni sorunlar da yarattı. Sosyal medya insanlara konuşma alanı açarken toplumu yankı odalarına böldü. Herkes kendi görüşünü doğrulayan hesabı takip ediyor, karşı tarafı anlamak yerine ona öfke duyuyor. Yalan haber, manipülasyon ve siyasi propaganda birkaç dakika içinde yayılıyor.

Siyaset de bu ortama uyum sağladı. Uzun vadeli programların yerini kısa videolar, sert sloganlar ve gündelik polemikler aldı. Sorun çözmekten çok görünür olmak önem kazandı. Bir siyasetçinin ne yaptığı değil, kaç kez ekrana çıktığı konuşulur oldu. Devlet yönetimi içerikten çok gösteriye, siyaset ise hizmetten çok performansa dönüştü.

Sivil toplum, sendikalar ve meslek örgütleri zayıflatıldığında vatandaşın örgütlü biçimde söz söyleme imkânı daralır. İktidara yakın yapılar desteklenirken eleştirel kuruluşlar baskı görürse sivil toplum devletin süsüne dönüşür. Oysa demokrasi yalnızca sandık değildir. Güçlü sendika, bağımsız basın, meslek odası, dernek ve itiraz edebilen yurttaş olmadan iktidarı denetleyecek toplumsal güç oluşmaz.

YENİ BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞME ŞART

Türkiye, 1990’ların istikrarsızlığından 2000’lerin reform ve hizmet dönemine, oradan 2010’ların kutuplaşmasına ve bugünün ekonomik-kurumsal krizine geldi. Bu tarih bize şunu gösteriyor: Halk hiçbir siyasi döneme sonsuza kadar mahkûm değildir. Toplum değişir, ihtiyaçlar değişir ve beklentiler büyür. Siyaset bu değişimi okuyamazsa geride kalır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir slogan veya yeni bir kurtarıcı değildir. Gücün sınırlandığı, kurumların kişilere göre değil kurallara göre çalıştığı yeni bir toplumsal sözleşmedir. Meclisin denetlediği, mahkemelerin talimat değil hukuk dinlediği, kamuya alımda torpilin değil liyakatin geçerli olduğu ve devlet bütçesinin şeffaf biçimde halka hesap verdiği bir düzen kurulmalıdır.

Ekonomi yalnızca büyüme rakamından ibaret görülmemelidir. Üretenin kazandığı, çiftçinin toprağında kaldığı, işçinin insanca ücret aldığı, gencin barınabildiği ve refahın adil paylaşıldığı sosyal bir ekonomi gerekir. Devlet yardım dağıtan değil, insanı yardıma muhtaç olmaktan çıkaran bir düzen kurmalıdır.

Toplumsal barış için de “biz ve onlar” dili terk edilmelidir. Devletin makbul ve sakıncalı vatandaşı olamaz. İnancı, kökeni, yaşam biçimi ve siyasi tercihi ne olursa olsun herkes hukuk önünde eşit olmalıdır. İktidarın görevi kendisine oy verenleri ödüllendirip vermeyenleri cezalandırmak değil, ülkenin tamamına hizmet etmektir.

Türkiye’nin insan gücü, üretim kapasitesi ve tarihsel birikimi bu krizi aşmaya yeter. Eksik olan kaynak değil; ortak akıl, adalet ve hesap verebilirliktir. Siyaset kişilerin beka kavgası olmaktan çıkarılıp halkın huzur ve refah aracı hâline getirilmelidir.

Seçmen geçmişte yapılan işleri bütünüyle reddetmeyebilir; ancak siyasi kararını bugünkü koşullarına ve gelecek beklentisine göre verir. Eski başarılar bugünkü başarısızlığın mazereti olmaz. Kimlik siyaseti seçmeni bir süre aynı yerde tutabilir; fakat düşen alım gücünü, işe alımdaki haksızlığı ve gençlerin ülkeden ayrılma isteğini sürekli olarak ikinci plana itemez.

Halk değişti. Gençler değişti. Şehirler, aileler ve beklentiler değişti.

Şimdi değişmesi gereken siyasettir.

*Bayram Ali Akyüz, Sosyolog, araştırmacı ve iş insanı.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir