Görüşler

“Paralel kurumlar”

“Paralel kurumlar”

Araştırmacı Muhsin Altun, son günlerde finans piyasaları ile vatandaşların ev almasını sağlayan kurumlar üzerinden yaşanan krizi, tartışmaları yazdı. ‘Devletin, sorumluluğunu yerine getirmediği yerde ‘paralel kurumlar’ ortaya çıkar’ diyen Altun, sorunun temelini irdeledi.

Yazıya böyle “kibar” bir başlık seçmemiz, kavramın kibarlık kaygısı taşımayan mucidini düzeltmek amacı taşımıyor. Chicago Okulu geleneğine katkılarıyla tanınan sosyolog Everett C. Hughes (1897-1983), meşru kurum ve normların yetersizlikleri sonucu ortaya çıktığını düşündüğü gayrimeşru yapıları “paralel kurumlar” (bastard institutions) olarak tanımlamıştı. Bu kısa şerhin ardından biz de okurların affına sığınarak argo yüklü bu kavramı kullanabiliriz.

Teorik ve karmaşık kavramlardan sakınarak yazan Hughes, paralel kurumlar kavramıyla toplumsal yapılara arız olan sınırlılıkları anlamak açısından sağlam bir teorik zemin sunmaktadır. Ona göre, toplumsal kurumlar, din, sanat, eğlence, eğitim, gıda, giyim, barınma vb. ihtiyaç ve arzularımızı tatmin eden mal ve hizmetleri dağıtırlar. Ancak bunu, neyi arzulamanın “meşru” olduğunu da tanımlayarak yaparlar.

Bu meşruiyet çerçevesi, ne kadar geniş ve esnek olursa olsun bazı birey ve grupları, ihtiyaç ve arzuların tatmini anlamında dışarıda bırakır. Çünkü toplumsal normlar ve kurumlar, davranışların yığıldığı tepe noktalarını (modal points) temsil etmekle; hiçbir istatistiksel yığılma nüfusun %100’ünü kapsayamaz. Bazı mağazaların XXL’tan büyük gömlek satmaması gibi, meşru toplumsal kurumlar da “ortalama” bireye hitap ederler. Davranışları belli bir noktada kümeleseler de sapmaları tamamen yok edemezler.

Paralel kurumlar, bu istatistiksel ve sosyolojik kaçınılmazlığın ifadesi olarak ortaya çıkar. Örneğin dinin kurumsallaşmış öğreti ve ritüellerine karşı gelişen kolektif itirazlar, ana akım tarih yazımında “firak-ı dâlle” olarak etiketlenen sapkın grupların ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Kaygılı ebeveynler, resmi eğitim müfredatının yetersiz kaldığı koşullarda, yasağa rağmen çeşitli adlar altında faaliyetini sürdüren dershanelere yönelir.

Emlak piyasasının ve/veya devletin meşru barınma imkânı sağla(ya)madığı koşullarda, kentlerin çeperlerinde yasadışı gecekondular yükselirken yasal yapılardaki “kaçak” eklenti ve müdahaleler artar. Banka kredilerinin ve vergisel teşviklerin “kusurlu dağıtımı” karşısında, finansal anlamda dışlanan küçük esnaf ve bireyler kendi çözümlerini üretir. En masumu kadınlar arası “altın günleri” olmak üzere, karaborsa, tefecilik veya senetle satış yapan esnaf ağları gibi kayıt dışı ekonomiyi destekleyen paralel kurumlar ortaya çıkar.

Keza, Medeni Kanunla tanımlanan evlilik kurumunun sınıf, din, statü veya ekonomik zorluklar nedeniyle herkes için ulaşılabilir ya da arzulanabilir olmaması, imam nikâhı veya ikinci eş (kuma) gibi yasadışı “birlikte yaşama” biçimlerini teşvik eder. Evlenme ve boşanma maliyetlerini artıran geleneksel veya yasal zorunluluklar, özellikle yetişkin erkekler için anlık cinsel deneyimleri mümkün kılan sosyal ağ ve mekânların gelişimini destekler.

Yargı sisteminin yapısal sorunları ve devletin hukuki kapsayıcılığının zayıflığı, gayri resmi adalet dağıtıcılarını doğurur. Mahalle ya da aşiret seviyesinde “racon kesen” soy büyükleri, mafya liderleri ve ticari hayatta çek-senet tahsilatçıları, devletin adalet dağıtımındaki yetersizliğini “telafi eden” paralel kurumlardır. Resmi adalete güvenmeyen veya ulaşamayan gruplar, hapishanelerde, yeraltı dünyasında ya da “Çukur” mahallelerde kendi mahkemelerini kurarlar; içlerindeki hainleri yargılayıp infaz ederler.

Yukarıda örneklediğimiz sosyal oluşumlar, yasadışı doğalarına karşın çoğu kez son derece gelenekselleşmiş ve kamuoyu tarafından desteklenen kurumlardır. Bazıları meşru mal ve hizmetlerin gayrimeşru dağıtıcısı (karaborsa, kaçakçılık, çalıntı mal alım-satımı); bazıları gayrimeşru arzuların (kumar, fuhuş, uyuşturucu) tatmin edicisi olan paralel kurumlar, açık bir meşruiyet desteğine sahip olmasalar da belirli bir istikrar kazanabilirler. Mevcut hukuk düzeninin zımni göz yummasıyla faaliyet yürütseler de hukuki himayeden yoksundurlar ve çoğunlukla kamusal saygınlık alanının dışında kalırlar.

Hughes’a göre, paralel kurumların başlıca işlevi, yerleşik kurumsal tanım ve dağıtımdaki “hata ve kusurların” düzeltilmesidir. Devletin ve toplumun örtülü toleransından yararlanmaları bundandır. Örneğin hemen her toplumda lanetlenen, yine de istisnasız her toplumda bulunan fuhuş, eş seçimindeki kusurlu dağıtımın telafi edildiği örgütlü yollardan biridir. Kadim bir paralel kurum olarak fuhşun avantajı, çok fazla erkek için çok az kadına ihtiyaç duymasıdır. Keza, “dershane”, diploma vermeye yetkili kurumların (okulların) dağıtım kusurlarını gidererek dikey sosyal mobiliteyi (üniversiteye geçişi) kolaylaştıran bir paralel kurumdur.

Dolayısıyla, paralel kurumları doğru, meşru ya da ahlaki olandan patolojik sapmalar olarak değil, “insan faaliyetlerinin ve girişimlerinin toplam kompleksinin bir parçası” olarak incelemeliyiz. Paralel kurumlar, içerisinde -muhtemelen meşru kurumlarda da bulunan- toplumsal süreçlerin işlediğini görebileceğimiz düzenlerdir. Bu düzenler, meşru düzenin dağıt(a)madığı arzuları, mal veya hizmetleri dağıtır.

***

Hughes’in işlevselci yaklaşımı, paralel kurumları daha ziyade “devletin veya toplumun kapsama kapasitesinin sınırında kendiliğinden beliren toplumsal düzen arayışları” olarak kavrar. Devlet veya meşru toplumsal kurumlar, her yere yetişemeyen, dağıtım hatalarıyla malul birer “dağıtıcı” konumundadır. Bu konumlandırma, özellikle modern devletin müdahale kabiliyetindeki baş döndürücü gelişmeler nedeniyle eleştiriye (ya da en azından güncellemeye) açıktır.

Hughes’in yazdığı dönemle (1960-70’ler) kıyaslandığında, Devlet’in dijital ve finansal takip imkânları, biyometrik veri tabanları ve kolluk kuvvetlerinin intikal ve önleme kabiliyeti, özellikle son yirmi yılda hızlı bir gelişme kaydetti. Yapay zekânın kurumsal kullanımları da bu gelişmeleri desteklemektedir. Dahası, meşru toplumsal kurum ve normları devletin himayesine veren muhafazakâr politikalar, özellikle Türkiye gibi ülkelerde ana akım haline geldi. Bu koşullarda, bir devletin, eğer Somali ya da Sudan gibi “başarısız devlet” (failed state) kategorisinde değilse, illegal eylem ve yapılanmaları önleme anlamında yapısal bir yetersizlikten mustarip olma ihtimali çok düşüktür. Devlet, stratejik bir egemenlik aktörü olarak daima denkleme dâhildir. Devlet yetersizliği, “her şeyi devletten beklemeyelim” klişesini destekleyen muhafazakâr bir yanılsamadır.

Özetle, modern devlet için “isteyip de engelleyememek” gibi bir durum söz konusu değildir. Bilakis devlet geleneğinin güçlü ve siyaseten pragmatik olduğu ülkelerde, paralel kurumlar, devletin bilinçli olarak boşalttığı ve dolaylı vekâletler üzerinden denetlediği “istisna alanlarında” yeşerir. Bu alanlarda, devlet adına “kötü yönetim” değil, bir tür “bilinçli ihmal” söz konusudur.

Her toplumsal alanı formel hukuka dâhil etmenin (davranışları tepe noktasında toplamanın) getireceği maliyetten (yargı, zabıta, cezaevleri; sosyal yardım, denetim ve işlem maliyetleri vs.) kaçınmak ve olası toplumsal gerilimleri yönetmek için belirli gri alanlar yaratmak, “yönetimsellik” (governmentality) ilkesinin bir parçasıdır. Örneğin kent çeperlerindeki gecekondu alanları veya kayıt dışı işçi pazarları, devletin “kentsel arsa ve sosyal konut” üretmedeki aczinden ziyade, ucuz emek gücünü ve sermaye birikimini desteklemek için bu alanlardaki kural dışılığa göz yumduğu bir “müsamaha rejimi” altında büyümüştür. Buralarda “racon kesen” paralel kurumlar (çeteler, mafya grupları, ‘dayı başı’ sistemleri vs.), devletin örtülü vekâletine sahip ucuz denetim aparatlarıdır.

Meşru sistemin karşılayamadığı gayrimeşru talep ve arzuları tamamen bastırmak yerine, belirli gri alanlara “kontrollü ve salıverilmiş” bir biçimde hapsetmek, yönetimsellik anlamında rasyonel bir tercihtir. Foucault’dan alıntıladığımız “yönetimsellik” kavramı, esasen “devletin yetersizliği” fikrini reddeder. Modern yönetimsellik, Devlet’in “güdücü” (pastoral) karakterini, her şeyi tek merkezden kontrol eden katı bir otorite olarak değil, meşru/gayrimeşru, formel/informel tüm pratikleri, özgürlük alanlarını ve hatta sapmaları nüfusu denetlemek uğruna hesaba katan bir “yönlendirme ve düzenleme sanatı” olarak kavrar. Yine de Foucault, modern disipliner aygıtları analiz ederken paralel kurumların bizzat bir yönetim tekniği olabileceğini öngörmüş değildi.

Böylece meşru alanın vitrini temiz kalırken, ekonomi-politik sistemin bekası için gerekli olan “kirli ve gayri resmi” çarklar, bu sözde terk edilmiş alanlarda bizzat devletin örtülü müsamahası altında döner durur. Agamben’in İstisna Hali’nden bu yana öğrendiğimiz şekliyle “egemenlik”, basitçe bir alanı kurallarla yönetmek değil; hangi alanın hukukun dışına çıkarılacağına karar verme gücüdür. Hughes’in “dağıtım hatası” dediği şey, günümüzde Egemen’e mahsus bilinçli bir siyasal tercihtir.

***

Egemen siyasal tercihlerdeki bu dönüşüm, son yirmi yılda güçlenen neoliberal ekonomi politikalarından bağımsız değildir. Neoliberal sermaye birikim rejimi, Marx’ın “göreli artık nüfus” olarak tanımladığı, üretim süreçleri açısından gereksizleşen veya sistemin meşru/güvenceli kanallarına entegre edilemeyen bir nüfus üretir. Paralel kurumlar, meşru kurumların dağıtım kanallarından dışlanan bu kitle için biyolojik ve toplumsal varlıklarını sürdürebilecekleri bir sığınak işlevi görür. Elimizde ampirik veri bulunmamakla birlikte, bu kurumların varlığına göz yummanın maliyetinin, %100 denetlenen ve sapmalara karşı sıfır toleransla çalışan bir sistemi yönetmenin maliyetinden daha düşük olacağını tahmin edebiliriz. Dahası, katı sistemler toplumsal sürtünmeyi artırırken paralel kurumlar sistemin aşırı ısınmasını önleyen birer emniyet supabı gibi işler.

Devletin bir tür “asimetrik tolerans” sergilediği bu koşullar, aynı zamanda ona bu yapılar üzerinde sürekli bir hukuki/siyasi “şantaj yetkisi” kazandırır. Devlet, “vakti geldiğinde” operasyonel kapasitesini hatırlatır ve paralel kurumu tasfiye eder. Dolayısıyla, mağdur yurttaşlardan sıkça duyduğumuz “nerde bu devlet?” sorusunun cevabı, Sadi-i Şirazi’nin “hükümdar yol vermeden eşkıya kervan basamaz” cümlesinde gizlidir: Hükümdar, tam da eşkıyanın kervan bastığı yerdedir.

*Muhsin Altun, araştırmacı yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir