Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi Uzmanı Göktuğ Çalışkan, İran savaşıyla birlikte Körfez–Kızıldeniz–Sahel hattında yeniden şekillenen güvenlik dengeleri ile Afrika başkentlerinin bu süreçte gördüğü riskler ve imkânları yazdı.
Bir savaşın Afrika’ya ne söylediğini anlamak için ilk bakışı Tahran’a ya da Tel Aviv’e çevirmek yetmez. Asıl bakılması gereken yer Mombasa’daki depolar, Dakar’daki bütçe masası, Tanca’daki liman planlaması ve Bamako’daki pompa fiyatlarıdır. Çünkü modern savaş artık cephede başlayıp cephede bitmiyor. Deniz yolunu, sigorta maliyetini, gübre tedarikini ve şehir ekonomisini peşinden sürüklüyor.
28 Şubat’tan beri süren ABD/İsrail-İran savaşı, Afrika başkentlerine çok net bir mesaj gönderiyor: Körfez’de patlayan her kriz, Kızıldeniz üzerinden kıtaya ulaşan bir güvenlik ve hayat pahalılığı dalgası üretiyor. Hürmüz’de daralan geçiş, Babülmendep’te artan tedirginlik ve Süveyş hattındaki yeni belirsizlik, Afrika için “uzak savaş” fikrini hızla aşındırıyor. Bugün mesele artık kimin kimi vurduğu sorusundan ibaret görünmüyor. Zira mesele, o ateşin hangi limana, hangi pazara, hangi başkente ne zaman varacağı.
Mart başından beri büyük denizcilik şirketlerinin Hürmüz, Babülmendep ve Süveyş bağlantılı geçişleri askıya alıp gemileri Ümit Burnu’na yönlendirmesi, sigorta primlerinin kimi güzergâhlarda on katın üzerine çıkması ve İran’ın 4 Nisan itibarıyla kendi limanlarına giden zorunlu yük gemilerine sınırlı geçiş açması, krizin ne kadar derinleştiğini açık biçimde gösteriyor. Normal şartlarda dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz’de yaşanan daralma, Afrika için enerji fiyatı kadar zaman kaybı ve tedarik kırılması anlamına geliyor.
KÖRFEZDE BAŞLAYAN BASINÇ AFRİKA’NIN KIYILARINDA ŞEKİLLENİYOR
Afrika’nın bu savaşta ilk karşılaştığı gerçek, güvenliğin artık coğrafi yakınlıkla ölçülmediğidir. Körfez’deki bir füze saldırısı, Kenya’da çayın depoda beklemesine, Mauritius’ta enerji tasarrufu tedbirlerine, Uganda’da stok hesabına ve Güney Afrika’da vergi indirimi baskısına dönüşüyor. Bu yüzden Afrika’nın önündeki yeni denklem, dış politika uzmanlarının dar alanından çıkarak maliye bakanlarının, merkez bankalarının ve liman yöneticilerinin dosyasına dönüştü.
Kenya da bunun en somut örneklerinden birini veriyor. Mombasa’da yaklaşık 8 milyon kilogram çayın depolarda beklediği, kaybın haftada 8 milyon dolara yaklaştığı bildiriliyor. Orta Doğu pazarının Kenya çay ihracatındaki payı düşünüldüğünde, bu aksama basit bir lojistik sorun olmaktan çıkıp gelir, istihdam ve döviz sorununa dönüşüyor. Yani savaşın Afrika’ya ilk cümlesi doğrudan ticari karakter taşıyor.
Burada dikkat çekici olan başka bir husus daha var. Kıtanın doğusu ve batısı bu baskıyı aynı biçimde yaşamıyor. Bir tarafta ithalata bağımlı ekonomiler daha sert sarsılıyor, öte tarafta yeni rotalardan fayda sağlayabilecek limanlar ve enerji oyuncuları öne çıkıyor. Bu da Afrika’nın artık tek bir mağduriyet hikâyesiyle anlatılamayacağını gösteriyor.
AFRİKA BAŞKENTLERİ İÇİN ASIL SINAV AKARYAKIT POMPASINDA BAŞLIYOR
Son birkaç günde Afrika’nın çeşitli ülkelerinde atılan adımlara bakınca asıl baskının sokak düzeyine indiği görülüyor. Gana petrol ve dizel fiyatlarını sert biçimde artırdı. Malawi’de yükseliş daha da sert oldu. Tanzanya, Moritanya, Gambiya, Botsvana ve Mali’de de benzer artışlar gündeme geldi. Senegal, petrol şokunun bütçeyi sıkıştırması yüzünden zorunlu olmayan resmî seyahatleri durdurdu. Güney Afrika geçici vergi indirimiyle nefes aldırmaya çalışırken Mısır elektrik tarifelerini ve kamu tasarruf tedbirlerini devreye soktu.
Bu gelişmeler bize şunu anlatıyor: Afrika için İran savaşı, petrol fiyatının birkaç dolar artmasından oluşan bir haber akışı üretmiyor. Devlet kapasitesini, sosyal transfer mekanizmalarını ve kamu maliyesinin dayanıklılığını sınayan sert bir stres testi üretiyor. Halkın günlük hayatına ulaşan etki otobüs ücretinde, elektrik faturasına yansıyan artışta, gıda nakliyesinin maliyetinde ve çiftçinin ekim kararında hissediliyor. Savaş uzak görünse de faturası son derece yerel yazılıyor.
Burada gözden kaçan bir ikinci sorun daha bulunuyor. Orta Doğu, Afrika’nın ithalatında yüzde 15,8, ihracatında ise yüzde 10,9 pay taşıyor. Bu bağ yüzünden kriz, dış ticaret akışını ve para politikasını birlikte sarsıyor. Accra’dan Luanda’ya kadar birçok merkez bankasının faiz indirim planlarını gözden geçirebileceği, madencilik gibi enerjiye duyarlı sektörlerde üretim baskısının artabileceği konuşuluyor.
Üstelik sorun akaryakıtla da bitmiyor. Afrika Birliği, Afrika Kalkınma Bankası ve iki BM kuruluşunun 2 Nisan’da Tanca’da sunduğu ortak değerlendirme, uzayan bir savaşın kıtanın 2026 büyümesinden puan silebileceğini, yakıt ve gıda maliyetleri üzerinden geçim krizini derinleştirebileceğini ve bazı ülkelerde gübre tedarikinin petrol fiyatından daha yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini ortaya koydu. Mart-Mayıs ekim döneminde amonyak ve üre akışında yaşanacak aksamanın Afrika için ikinci dalga bir sarsıntı üretme ihtimali hayli yüksek.
HER KRİZ KAYIP YAZMAZ, BAZI AKTÖRLER İÇİN YENİ ALANLAR DA AÇAR
İran savaşı Afrika’ya yalnızca risk göndermiyor. Bazı başkentler ve bazı şirketler için yeni manevra alanları da açıyor. Tanca Med Limanı’nın artan gemi çağrılarına hazırlanması, Ümit Burnu rotasına kayan taşımacılığın Maputo, Durban, Walvis Bay ve Mauritius gibi merkezlerde hareket üretmesi, kıtanın deniz ticaretindeki yerinin kısa vadede güçlenebileceğini gösteriyor. Uzayan rota, Afrika’yı küresel ticaretin kenarında duran bir coğrafya olmaktan çıkarıp geçiş ve ikmal zincirinin daha görünür parçası haline getiriyor.
Nijerya cephesinde ise Dangote Rafinerisi kriz yüzünden daralan ithalat kanalları karşısında bölgesel bir tedarik oyuncusu olarak elini güçlendirdi. Örneğin, Nijerya’nın temiz petrol ürünü ihracatı mart ayında günlük ortalama yaklaşık 214 bin varile çıktı ve bunun 90 bin varil/gün kadarı başka Afrika ülkelerine yöneldi. Fildişi Sahili’nden Gana’ya, Kamerun’dan Tanzanya’ya uzanan bu akış, kriz zamanlarında kısa tedarik zincirine sahip oyuncuların değerinin nasıl arttığını gösteriyor.
Bu fırsatların kalıcı sonuca dönüşmesi ise ayrı bir mesele. Kıta limanları daha çok gemi ağırlayabilir, bölgesel rafineriler daha çok ürün satabilir, bazı enerji ihracatçıları fiyat artışından gelir devşirebilir. Fakat kurumsal hazırlık yetersiz kalırsa bu avantajlar gelip geçici bir dalga olarak çekilir. Kazanç kalıcı olsun isteniyorsa liman kapasitesi, gümrük hızı, depolama altyapısı, rafinaj gücü ve bölgesel koordinasyon birlikte düşünülmek zorunda.
AFRİKA’NIN GÖRMESİ GEREKEN ŞEY YENİ BİR GÜVENLİK ZİNCİRİDİR
Asıl mesele burada başlıyor. İran savaşı Afrika’ya güvenliğin artık sadece sınır hattında kurulmayan bir düzen olduğunu söylüyor. Yeni zincir boğazdan limana, limandan depoya, depodan bütçeye ve bütçeden sokağa uzanıyor. Körfez, Kızıldeniz ve Sahel hattı artık birbirinden kopuk üç dosya gibi okunamaz. Bir yerde çıkan yangın, başka bir yerde devlet otoritesini yoran hayat pahalılığına, protesto riskine ve dış aktörlerin nüfuz arayışına dönüşüyor.
Bu yüzden Afrika başkentlerinin önünde iki yol bulunuyor. İlki, her yeni dış savaşı bekleyip ardından akaryakıt zammı, geçici sübvansiyon ve gecikmiş tasarruf önlemleriyle hasarı sınırlamaya çalışmak. İkincisi ise ortak yakıt tedariki, stratejik stok, gübre güvenliği, bölgesel nakliye koordinasyonu ve sosyal koruma araçlarını önceden kuran daha hazırlıklı bir devlet aklı üretmek. 2 Nisan’daki ortak raporda önerilen acil gıda koridorları, eşgüdümlü yakıt tedariki ve hedefli sosyal koruma tam da bu nedenle büyük önem taşıyor.
İran savaşı Afrika’ya şunu söylüyor: Uzak sanılan savaşlar artık uzak kalmıyor. Devletin gücü, bazen sınır karakolunda ölçülüyor bazen de limana yanaşamayan bir geminin gecikmesinde. Bugün Afrika’nın karşı karşıya olduğu soru, bu krizin ne zaman biteceği sorusu kadar şudur: Kıta, kendisine dışarıdan ulaşan her sarsıntıyı yine kriz yönetimiyle mi karşılayacak, yoksa sonunda stratejik dayanıklılığı bir yönetim refleksine mi dönüştürecek? Asıl cevap, füzelerin menzilinden çok kurumların sağlamlığında saklı.
