İBB Muhtarlık İşleri Dairesi Başkanı Yavuz Saltık, Orta Asya, Orta Doğu ve Anadolu coğrafyasında coşkuyla Kutlanan Nevruz ve Ramazan bayramlarının, savaşlar, çatışmalar nedeniyle çocuklar tarafından kutlanamadığını belirtti.
Baharın uyandığına dair ikazı Silivri’deki koğuşumun alt katındaki siyasi tutuklu komşularımın 21 Mart günü bahçeden halaya karışan seslerle almıştım. Saat 12:00’yi geçiyordu, bahar uyanmıştı ben uyanmamıştım.
En güzel Türkçe- Kürtçe halay türküleri, tilililerle neredeyse kırk dakika hiç durmadan bayram coşkusunu yaşadılar, ve bize de yaşattılar Nevrozu. Aramızdaki çift camdan el kol işareti yapıp ‘’iyi bayramlar, nevroz piroz be’’ diye seslenmeye çalıştım.
Halaya ve coğrafyamızın birbirinden farklı seslerine koğuşumun diğer komşu bahçelerinin de katılmasıyla kuyuyu andıran beton duvarlar arasından bayram coşkusu dalga dalga yükselmeye başladı.
Avuçlardan havaya fırlatılan barış güvercinler gibi kanat çırparak dikenli, keskin uçlu demir tellerin üstüne, çoook üstüne kanat çırptı bizim de hayallerimiz.
Bizim koğuş yaşlılar koğuşu, üçü de Kürt olan koğuş arkadaşlarımla paylaşıyorum nicedir yaşamı. Bayramları ve bilmem kaçıncı baharı. Halaya dursak zaiyat verecek kadar yaşlı sayılırız anlayacağınız.
Alt bahçeden yükselen ‘’Omuzdan tutun beni, halaya katın beni, düşersem bu sevdadan, dosta anlatın beni’’ şarkısına kendimce eşlik ederek döndüm kuyu tipi bahçede.
Bir kolumda Hakkarili, bir kolumda Muşlu, halayın başında da Mardinli dostlarımı da yanıma alıp ve o halayla dakikalarca döndüğümü düşündüm.
Hem Ramazan Bayramı’ydı, hem Nevruz Bayramı. Çifte bayram yapıyorduk yani.
Benim çocukluğumda Nevruz Bayramı yoktu, varsa da bizim köye uğramamıştı.
Sonra, epey sonraları öğrendim aslında bu coğrafyada, ta Orta Asya’dan neredeyse Adriyatik’e kadim bir gelenekti Nevruz Bayramı.
Acemler, Türkler, Kürtler bu bayramı farklı anlamlar, farklı isimlerle kutluyorlardı.
Varsın isimleri, anlamları farklı olsundu. İnsanlığa bayram hediye eden bir gelenek sadece şahane, kutlu, mutlu edebilirdi herkesi.
Özellikle de çocukların bayramıdır Nevruz. Yeni kıyafetler, hediyeleri, şeker, harçlık oyunları, kahkaha, doyasıya özgürlük. Daha ötesi var mı?
Beton duvarlar arasından yükselen bayram coşkusuna eşlik ederken aklıma bu coğrafyanın mahzunluğu ve her insanın yüreğinden asla kaybetmediği umudu anlamaya çalıştım.
Yanı başımızdan eksik olmayan savaşlar, yok edilmek istenen insanlık mirası, Mezopotamya’nın ruhu.
Savaşın çeperinde asırlar tüketen bu insanların hala umudu olması ne müthiş bir serüvendir diye zihnimdeki düşünceleri harmanlarken bahçedeki halay şarkılarına İranlı sanatçı Moohsen
Namjoo’nun Vatan Şarkısı geldi aklıma;
Hatırladığım kısmı şöyleydi;
Sabahın ışığına, ayın gözüne yemin olsun ki
Seni tekrar kazanacağım ey vatan.
Bir avuç toprağa,
Ekmeğe, suya, temiz kana
Göğsü acıdan parçalanmış şehrin ayaklanmasına yemin olsun ki;
Seni tekrar elde edeceğim ey vatan.
Sokak sokak kinine,
Yamalı acılarının sessizliğine,
Azametinin en küçük parçasına,
Bağrındaki aslanın coşkusuna,
Seni tekrar elde edeceğim ey vatan!
İranlı sanatçının itirazı bu coğrafyanın bitmek tükenmek bilmeyen ve bir fasit daire gibi kendini tekrarlayan kaderidir.
Hemen yanı başımızda, İran’da ve Gazze’de Bayrama girildi! Girildi girilmesine de kutlandı mı?
Orası meçhul değil. Eminiz ve biliyoruz çocuklar başta olmak üzere insanların başına bomba yağarken kutlanan şey de bayram olmuyor maalesef.
Binlerce yıllık Acem-Fars kültürünün okyanus ötesinden gelen haydutlar ve onların işbirlikçileri tarafından bombalarla ve çeşitli tuzaklarla yok edilme arzusunu çaresizce izliyoruz bugünlerde.
Ve de izliyorlar!
Yok edilmek istenen şeyin kendi halkına gün yüzü göstermeyen bir rejim olmadığını hepimiz biliyoruz.
Acem bahçelerini, Şehname’yi, Firdevsi’yi, Hafız-ı Şirazi’yi, Ömer Hayyam’ın rubailerini, Simurg’u, İsfahan’ı, Persepolis’i, İran’ın o eşsiz sinemasını, dinleyene çok şey anlatan dilini, her şeyini yok etmeye çalışıyorlar.
Dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini yok etme rolünü görgüsüz bir aktörün ferasetine ve karanlığına bıraktılar! En nobran küstahlıkla dövüyor nazenin fars külliyatını. Hoyratça bir dil en az bombalar kadar yıkıyor acem kültürünü. Ve bir cümle dünya alem film izler gibi izliyor olan biteni. İçinde zalime değil de mazluma satır arasında parmak sallayan Avrupa’nın, modern batının gözü önünde cereyan ediyor her şey.
Kendimi bildim bileli etrafımızda hep aynı senaryo oynanıyor.
Mezopotamya insanlık ve medeniyetin başlangıç noktasıyken;
Dünyanın en büyük vahşetlerine ve haydutluklarına da burada şahit oluyoruz.
Oysa İbrahim’i dinlerin dünyaya yayıldığı topraklardır buralar. Çeliğe suyun verildiği, ekmeğin mayalandığı, anavatanı ya bu coğrafya. Leyla ile Mecnun’un, Kerem ile Aslı’nın, Mem u Zin’in neşvünema bulduğu yerdir buralar.
Sormak gerekmiyor mu yüksek sesle;
İnsanoğlu atalarının topraklarına bu kadar öfkeyle neden saldırıyor?
Ne olacak bu bitmek bilmeyen zulüm, nerede duracak bu haydutluk.
Dünya bu haydutluğa teslim mi olacak.
Yaşadığımız tecrübeler maalesef bu sorulara istediğimiz cevabı veremiyor.
Koğuşun camından uzaklara, çok uzaklara dalıp gitmişken halay durdu ve benim gözüm masanın üstünde serili duran eski bir gazete kağıdına takıldı.
Gazze bombalandıktan sonra koğuşa alabildiğim eski gazetenin sayfasında küçücük bir habere gözüm ilişti. Gazze’de on binlerce insan öldürülürken, İsrail’in eşekleri kurtarıp Fransa’ya gönderdiği yazıyordu. Üstelik bu “insancıl” çabanın yeterince takdir edilmemesinden şikâyet ediyorlardı.
Demek ki bu coğrafyada insanın, insanın ürettiği her şeyin değeri, bir eşekten daha azdı.
İnsanlığı yaşatmayan bir anlayışın geldiği yer burasıydı.
Ben aslında bu yazıya Müslüm Gürses’i yazarak başlayacaktım. 3 Mart ölüm yıl dönümüydü ve ben iflah olmaz bir Müslümcü idim.
Hani bir şarkı açarsın, sonra başka bir şarkıya geçersin, derken bir saat sonra kendini bambaşka bir yerde bulursun ya…
Bana da öyle oldu.
Müslüm Baba’nın “Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde” şarkısına bir kıta yazacak, belki Acem şairlerini kıskandıracaktım.
Ama olmadı.
Kalem, dönüp dolaşıp aynı yere geldi:
Öldürülen çocuklara.
Ezilen, yok edilen bebeklere.
Ve buna sebep olanlara.
Lanet olsun.
Bir gün, uygun bir zamanda, masumluğumu, öksüzlüğümü, delikanlılığımı da alıp götüren
o çıkmayan sesin sahibini— Müslüm Gürses’i— yazarım.
Bayram gününde dua yerine mırıldandım.
Bahçeniz bahar görmesin.
*Yavuz Saltık- Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Muhtarlık İşleri Dairesi Başkanı.
