İBB Muhtarlık İşleri Daire Başkanı Yavuz Saltık, Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nde günlerin nasıl geçtiğini yazdı. Günlerini beklemekle geçirdiğini söyleyen Saltık ‘Karanlığı sökecek o müjdeci şafağı, özgürlüğün verdiği neşeyle ıslık çalmayı bekliyorum’ diyor.
Silivri’deki hücremin 1x1 ebatında kare bir penceresi var. Sabahları uyanır uyanmaz yataktan çıkıp pencereyi açarak odamı havalandırıyorum.
Hücremin camı; yağmur damlaları ve rüzgârla kopup gelen tarım arazilerinin tozlarıyla Tarkovski filmlerinden sahneleri andırıyor.
Pencere, kuyu şeklindeki avluya bakıyor. Koğuşumuz üst katta olduğundan dolayı bu avluyu 14.00–17.00 saatleri arasında kullanabiliyoruz.
Dışarıyı alabildiğince seyretmek için pencerenin kanadını sonuna kadar açsan da bir elek titizliğiyle işlenmiş tel örgüler, gözlerinle dimdik semayı seyretmene mani oluyor.
Gökyüzünü, aydınlatma lambalarını, serçelerin avlunun duvarı ile çatısı arasındaki pah diye adlandırılan alana kurduğu yuvaları, çirkin sesli martıları, göç eden leylekleri; her şeyi bu ince eleği andıran tel örgüden görebiliyorsun.
Martıların uçuştuğu yöne bakarak denizin ne tarafta olduğuna kanaat getirmiştim. Bu gürültülü komşularımızın sesleri bazı sabahlar çok daha fazla çıkıyor. Bir koro halinde gökyüzüne nakaratlarını bırakıyorlar. O zaman anlıyorum ki deniz yönünde bir balık akını var. Hepsi o tarafa uçarak sorti yapıyor adeta. Ama ben bu sortinin sadece başladığı ana tanık olabiliyorum; denizin bereketinden martıların nasibi ne oldu, hiçbir zaman bilemiyorum.
Silivri’deki tarım arazilerinden beslenen epeyce kuş, cezaevi kampüsündeki halı sahaların aydınlatma direklerine tüneyerek bizlere komşuluk ediyor.
Çocukluğumdan miras kalan ıslık çalma yeteneğimi konuşturarak bu kuşları penceremin önüne davet ediyorum.
Camın önüne kuru üzüm, fıstık, fındık gibi çerezler serpiştirerek ne kadar cömert bir komşu olduğumu da gösteriyorum gökyüzünün sahibi kuşlara. Ya da ıslık numarasına karınları tok olsa bile çereze hayır diyemezler diye düşünüyorum.
Hatta mandalina, elma, armut gibi meyvelerle renk şöleni yaparak penceremin denizliğini daha cazip hâle getirebiliyorum.
Kullandığım Japon kiraz çiçeği kremimin açık pembe renkli boş tüpünü, tükenmez kalemimin lacivert başlığını, Tadelle çikolatanın jan janlı kırmızı ambalajını da ekledim bu rengârenk atmosfere.
Bir belgeselde izlemiştim çünkü: Bazı erkek kuşlar, dişisini etkilemek için doğadaki renkli taşları, her türlü objeyi ve bitkiyi toplayarak kurduğu yuvasını bir çekim merkezi olarak kullanıyordu.
Silivri semalarında en çok karşılaştığım kuşlardan biri olan saksağanın bu yöntemlerle dişisini etkilemek isteyen çapkın bir kuş olabileceğine kendi kendime ikna oldum.
Bu yüzden envai çeşit malzemeyle onu penceremin önüne çekmeyi ve yakından görebilmeyi istedim. Saksağan gelmedikçe penceremin önündeki materyaller de renkleriyle birlikte çoğalıyordu: Sıvı el sabununun lila renkli kapağı, bordo ile koyu kahve arasındaki yer fırçası, turkuaz renkli tespihim…
Hangi rengi denediysem faydası olmadı. Sonunda, paspal bir Beyoğlu bonmarşesini (içinde her türlü giyim, oyuncak süs eşyası bulunan mağaza) andıran penceremin etrafındaki alakasız malzemeleri kaldırdım.
Koğuş arkadaşım Mardinli İbo’nun ‘’boşuna bekleme gelmez onlar, ben 8 yıldır bekliyorum’’ telkini olmasaydı ben bu renkli ve beyhude bekleyişi çok daha uzun sürdürebilirdim.
Karelere bölünmüş görüyorum gökyüzünü. Her şeyi o karelerin arasından görmek, dışarıyla aramdaki mesafeyi artırıyor. İçim kararıyor. Karelere bölünmemiş gökyüzünü, serçe yuvalarını, martıların deniz üstündeki raksını özlüyorum.
Sanki on yıllardır burada tutulmuşum; yaşamın normali bana o kadar uzak geliyor.
“Çıktığımda özgür hayata adapte olabilmek kolay olacak mı?” diye sordum koğuşumdaki İsmet abiye. Hayatının çeşitli zamanlarını farklı aralıklarla cezaevinde geçirmiş bir adam İsmet abi.“Hiç endişe etme, on gün sürmez bu karanlığı unutursun.” diyerek motive ediyor beni.
Ve devam ediyor anlatmaya:
“Ama ilk başlarda kaldırımda yürürken fark etmeden kendini yolun ortasında bulabiliyor insan. Buradaki disipline uygun olarak koridorlarda hep aynı hızla ve hizada yürümeye alışıyor. Mesela bir restorana gittiğinde herkes sana bakıyor, cümle âlemin cezaevinden yeni çıktığını anladığını sanıyorsun. Ama dediğim gibi, on gün sürer. Hiç endişe etme.”
İsmet abinin tecrübelerini dikkate alarak hücremin demir parmaklıklarından gökyüzünü süzmeye devam ettim.
Şubat ayındayız. Havanın 5 ya da 6 derece olduğunu tahmin ediyorum.
Cama buğu yaparak kuş resmi çizmeye çalıştım. Islık çalma yeteneğim kadar resim çizme yeteneğim olmadığı için Cin Ali tadında çizdiğim kuş resimlerini yağmur damlaları silip penceremde yeni bir sayfa açıyor.
Ardından gözüm, yataktaki lacivert beyaz kareli nevresim takımına ilişiyor. Her bir karesinde gemi dümeni, yelkenli, çapa, ilk yardım simidi gibi denizci simgeleri bulunan çarşafın kapladığı yatağıma uzanıyorum.
Ranzamın üzerine mıknatısla iliştirdiğim eşim ve kızlarımın fotoğrafına uzun uzun bakıyorum.
Sekiz aydır yattığım yatağın ortasındaki çukuru sırtım iyice hissetmeye başladı. Kalkıp bir ağrı kesici aldım. Penceremi yeniden açtım. Hava gri ve kasvetliydi. Martı, saksağan ya da serçenin esamesi okunmuyordu etrafta.
Köyümüzün bilge kadını Hacere Teyze geldi aklıma. Böyle havalarda gözlerini kısarak gökyüzüne uzun uzun baktıktan sonra büyük bir ciddiyetle, “Hava kar topluyor.” derdi.
Ben de aynı ciddiyetle, “Acaba kar yağar mı? Bu yıl kurak geçti, biraz kar yağsa da barajlar dolsa.” diye geçirdim içimden.
Sonra dualara başladım:
“Allah’ım kar yağsın. Yazın su sorunu yaşamasın İstanbul ve İstanbullular.”
Serde belediyecilik olunca akla ilk bunlar geliyor hâliyle.
Bir yandan da televizyon kanallarına göz gezdireyim dedim. Mecliste kavga çıkmıştı. Bir milletvekilinin ayakkabısı kaybolmuştu.
Çok şükür, spiker günün en önemli ve hayati meselesini haberleştirmekte gecikmemişti. Ayakkabı bulunmuştu. Külkedisi misali sahibinin ayağına uyup uymadığının anlaşılması için yayında kendisine teslim edilmişti.
Derin bir nefes aldım:
“Ya ayakkabı bulunmasaydı?”
Hepimiz bir şey bekliyoruz işte.
Kimimiz serçeleri, kimimiz gökyüzünün müjdeleyeceği yağmuru- karı, kimimiz de kaybolan ayakkabıları.
Ve yine Tarkovski’nin Kurban filminden mülhem ifadelerle:
“Mesela ben hayatım boyunca bekledim.”
Ben de bekliyorum.
Karanlığı sökecek o müjdeci şafağı, özgürlüğün verdiği neşeyle ıslık çalmayı, güzel ülkemin insanlarının çehresinde kaygı görmeyeceğim o güzel günleri.
Umudun yorulmayacağı istikbali.
Bekliyorum işte.
Ve de inanıyorum Beyatlı gibi;
‘’ Vatanda korkulu rüya içindeyiz, gerçek/
fakat bu çok süremez mutlaka şafak sökecek’’
*Yavuz Saltık, İBB Muhtarlık İşleri Daire Başkanı.
