‘Günümüz Türkiyesi’nde sosyologların büyük toplumsal sorunlar karşısında sessiz kaldığına’ dair eleştirileri ele alan Dr. İkbal Vurucu, bunun yerine, sessizliğin mahiyetini ve yapısal nedenlerini sorgulayan eleştirel bir bakış açısı geliştirmek gerektiğini söylüyor.
Prof. Dr. İskender Öksüz, 01.02.2026 tarihli Karar gazetesindeki “Türkiye’de Toplum Bilimi - Dün ve Bugün” başlıklı yazısıyla Türk sosyolojisinin tarihî misyonu ile güncel ataleti arasındaki keskin karşıtlığı gündeme taşıdı. Öksüz’ün temel eleştirisi, sosyolojinin uygulamadan koparak “seyirle yetinen” bir disipline dönüşmesidir. Yazara göre bilim, sadece sebep-sonuç ilişkilerini çözmekle kalmamalı; Ziya Gökalp’ten Orhan Türkdoğan’a uzanan gelenekte olduğu gibi “ne yaparsam ne olur?” sorusuna yanıt vererek doğrudan toplumsal politika üretimine odaklanmalıdır.
Klasik ve modern Türk sosyolojisi arasındaki kopuşa odaklanan eleştiriler, disiplinin toplumsal rolündeki gerilemeye dikkat çekmektedir. Erken Cumhuriyet döneminde sosyologlar, “merkez köy” gibi projelerle sahada aktif, toplumu kalkındırmayı hedefleyen öncü aktörlerken; günümüz sosyologlarının bu yönlendirici iddiayı kaybettikleri savunulur. En sert eleştiri ise güncel sorunlar karşısındaki “sessizlik” üzerinedir. Sosyologların göç, toplumsal bütünlük ve siyasî meşruiyet gibi yakıcı meselelerde kamusal sorumluluk almaktan kaçınarak bir nevi “kuzuların sessizliği”ne büründükleri ileri sürülür.
Son eleştiri odağı ise akademik konfor ve otosansürdür. Sosyologların, “zülfüyâre dokunan” meselelerden ideolojik ve kişisel konfor kaygısıyla kaçındıkları; bu tutumun disiplinin eleştirel ve kamusal niteliğini zayıflattığı savunulur. Yazara göre temel sorun sosyolojinin teorikleşmesi değil; toplumla bağını koparıp tarihî misyonunu terk ederek, yakıcı sorunlar karşısında sessiz ve çekingen bir konuma çekilmesidir.
PEKİ GERÇEKTEN BÖYLE MİDİR?
Öksüz’ün tespiti, Türk sosyolojisinin “aksiyoner” ve “mesele odaklı” köklerine duyulan bir özlemi dile getirmesi bakımından kıymetlidir. Ancak, günümüz sosyolojisini tamamen “sessiz” olarak nitelemek yerine, bu sessizliğin mahiyetini ve yapısal nedenlerini sorgulayan eleştirel bir bakış açısı geliştirmek daha bütüncül bir yaklaşım olacaktır.
“SESSİZLİK” TEZİ
Öksüz’ün temel iddiası, günümüz Türkiye’sinde sosyologların büyük toplumsal sorunlar karşısında sessiz kaldığı yönündedir. Yazar, 20. yüzyıl sosyologlarını Türk toplumuna odaklandıkları ve pratik çözümler ürettikleri için idealize ederken; günümüz akademisyenlerini özellikle göç dalgaları ve millî egemenlik tehditleri gibi “büyük sosyal problemler” karşısında cevapsız kalmakla suçlar. Ancak bu iddia, ampirik gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir; zira Türkiye’de aile yapıları, dindarlık biçimleri, kentleşme pratikleri, yoksulluk ve toplumsal cinsiyet gibi alanlarda oldukça yoğun ve nitelikli saha çalışmaları yürütülmektedir.
Bu noktada sorun, sosyologların “hiç konuşmaması” değil; üretilen bilginin parçalı, tematik ve dar alanlara sıkışmış olmasıdır. Ortada bir sessizlikten ziyade, bütüncül bir dile kavuşamamış bir çok seslilik vardır. Öksüz, geçmişteki saha çalışmalarını (örneğin Mümtaz Turhan’ın merkez köy modeli) överken, günümüzde göçün kentleşme etkileri üzerine yapılan etnografik araştırmalar gibi mevcut verilerin varlığını göz ardı etmektedir. Dolayısıyla teşhis ettiği sorunun biçimi doğru olsa da mahiyeti eksiktir: Asıl mesele, sosyolojinin ürettiği spesifik verilerin bütüncül bir “millî politika”ya veya ulusal bir stratejiye dönüştürülememesidir.
Öksüz’ün yaklaşımı, Gökalp ve Turhan gibi kurucu figürlerin mirasını idealleştiren bir geçmiş vurgusuna yaslanırken, günümüz akademisinin dinamik ve üretken birikimini bu tarihî anlatının dışında bırakmaktadır. Çiğdem Kâğıtçıbaşı veya Mübeccel Kıray gibi isimlerin çalışmalarının modern uzantılarının makalede karşılık bulmaması, temel iddiayı zayıflatmaktadır. Burada asıl sorun bir sessizlik hali değil, uygulama eksikliğidir; yani verilerin politikaya tahvil edilememesidir. Bu durum, yazarın “uygulanmayan bilim yoktur” teziyle ironik bir biçimde ters düşerek, eleştirinin analitik derinliğini sınırlamaktadır.
PARÇALI BİLGİDEN MİLLÎ ÇERÇEVEYE
Öksüz’ün metninde örtük biçimde dile gelen asıl sorun, sosyolojik bilginin millî ölçekte kuramsal ve siyasî bir çerçeveye tercüme edilememesidir. Ancak yazar, bu durumu sosyologların iradesizliği ya da ilgisizliğiyle açıklama eğilimindedir.
Oysa sorun daha yapısaldır. Örneğin, akademik teşvik sistemleri mikro çalışmaları ödüllendirmekte, büyük anlatılar ve sentezler “normatif”, “ideolojik” ya da “bilim dışı” olmakla itham edilmekte, “Millî politika” üretecek teorik cesaret, akademik meşruiyet açısından riskli görülmektedir.
Bu bağlamda sosyologlar veri üretmekte, ancak bu verileri Türk toplumuna özgü kurucu bir toplumsal teoriye dönüştürmekten bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kaçınmaktadır. Öksüz’ün özlediği Gökalp-Turhan çizgisi tam da bu noktada devreye girer: Onlar yalnızca toplumu analiz etmemiş, aynı zamanda toplum için düşünmüşlerdir.
KURAMSAL ÖZGÜNLÜK SORUNU VEYA “YERLİ GÖZLÜK” MESELESİ
Öksüz’ün vurguladığı “uygulamaya dönük bilim” talebi, yüzeyde pratik bir çözüm arayışı gibi görünse de derinlikte kuramsal özgünlük eksikliğine işaret etmektedir. Günümüz sosyolojisinde saha çalışmaları mevcut olmakla birlikte, sahayı anlamlandıran kavramsal çerçeveler büyük ölçüde ithal teorilere dayanmaktadır. Bu durum, Türkiye’ye özgü toplumsal meselelerin evrenselci şemalara sıkıştırılmasına ve analizlerin politika üretmek yerine yalnızca küresel literatüre eklemlenmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla Öksüz’ün eleştirisi, sosyologların “sessizliğinden” ziyade, kendi toplumuna kendi kavramlarıyla seslenememesi noktasında anlam kazanmaktadır; ancak yazar bu ayrımı netleştiremediği için eleştirisi yer yer indirgemeci bir tona bürünmektedir.
Gerçek sorun, göçün “millet egemenliği” üzerindeki etkileri gibi hayati meselelerin yerli bir milliyetçilik paradigması yerine küresel göç teorileriyle analiz edilmesidir. Bu kuramsal bağımlılık, Öksüz’ün “ne yaparsam ne olur?” sorusuna pratik ve yerli bir cevap üretilmesini zorlaştıran asıl engeldir.
“KUZULARIN SESSİZLİĞİ”
Öksüz Hocamın makalesindeki en sarsıcı imge olan “Kuzuların Sessizliği” metaforu, toplum bilimcilerin güncel ve siyasî açıdan “tehlikeli” bulunan sulardan uzak durma refleksini çarpıcı bir biçimde yüzümüze vurmaktadır. Öksüz, sosyologların “zülfüyâre dokunmamak” adına sığınmacı krizinin güvenlik boyutları veya toplumsal bütünlüğe yönelik tehditler gibi çetin meselelerde derin bir sükûta gömüldüğünü savunurken son derece haklı bir noktadan hareket etmektedir. Bu teşhis, akademinin toplumsal sorumluluğunu bir kenara bırakıp kendi yankı odasına çekildiğine dair acı bir gerçeğe parmak basmaktadır.
Ancak bu sessizliğin altını kazıdığımızda, karşımıza yalnızca bireysel bir ürkeklik değil, akademik alanın bizzat inşa ettiği “konforcu” ve “steril” yapı çıkmaktadır. Millî egemenlik, devlet-toplum ilişkisindeki kırılmalar ve göçün demografik riskleri gibi başlıklar, akademik kariyerin o “güvenli ve korunaklı” doğasıyla açıkça çatışmaktadır. Dolayısıyla sosyologlar aslında mutlak bir dilsizlik içinde değildir; onlar, entelektüel enerjilerini “konuşulabilir” sınırlar içinde harcamayı, risk teşkil eden hayati meseleleri ise metodolojik zırhların ardına saklanarak dışarıda bırakmayı stratejik bir yol olarak benimsemişlerdir. Öksüz’ün eleştirisi, akademinin bu “seçici suskunluğunu” ifşa etmesi bakımından hayati bir önem taşımaktadır.
Öksüz’ün yaklaşımı, bu sessizliği bir sonuç olarak tespit ederken, süreci besleyen yapısal dinamikleri de tartışmaya açmaktadır. Türkiye’de “yakıcı meseleler” hakkında söz söylemenin getirdiği sistemik bedeller ve akademik kariyer mekanizmalarının daraltıcı etkisi, bu sessizliğin kolektif bir kaçışa dönüştüğünü göstermektedir. Makale, akademik özgürlüklerin kısıtlılığı ya da profesyonel kaygıların bilimsel merakın önüne geçmesi gibi faktörleri denkleme dahil ederek, sosyolojinin uygulanabilirlik idealini hayatın sert gerçekleriyle sınamaktadır. Neticede bu sessizlik, sebebi ne olursa olsun, bir konfor alanı tercihi olarak kalmakta ve Öksüz’ün haklı olarak belirttiği üzere, toplum biliminin varlık sebebini her geçen gün biraz daha zayıflatmaktadır.
GENEL DEĞERLENDİRME
Öksüz’ün makalesi, Türkiye’de sosyolojinin kamusal sorumluluk kaybına dair güçlü bir sezgi sunsa da bu sezgi, “sessizlik” kavramı etrafında aşırı genelleştirilmiş bir anlatıya hapsedilmiştir. Yazar, parçalı bilgi üretimi ile mutlak suskunluk arasındaki mahiyet farkını yeterince ayrıştıramamış ve akademik alanın yapısal sınırlarını analizine dâhil etmemiştir. Kuşkusuz bu durum, bir gazete makalesinin hacimsel sınırlılıkları ve kısıtlı imkânları dâhilinde yazılmış olmasından kaynaklansa da, ele alınan meselelerin derinliği bu yapısal engellerin tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Buna rağmen metin, “Sosyoloji Türkiye’de hâlâ toplum için mi vardır, yoksa yalnızca akademi için mi?” sorusunu canlı tutması bakımından değerlidir. Bu soru, Öksüz’ün polemikçi üslubunun ötesinde, güncel Türkiye sosyolojisinin en temel ontolojik açmazına işaret etmektedir.
Öksüz’ün “Bu toplumu tutup kaldırmak için ne yapmalıyız?” sorusu geçerliliğini korumaktadır. Ancak bu soruya verilecek yanıt, sosyologların yalnızca ses çıkarmasında değil; ithal kuramların boyunduruğundan kurtularak “yerli gözlüklerle” ve bütüncül çerçevelerle millî bir perspektif inşa etmesinde yatmaktadır. Bu kuramsal bağımsızlık sağlanmadığı müddetçe, sosyolojinin toplumsal rehberlik iddiası romantik bir temenni olmaktan öteye geçemeyecektir.
