Halil Turhanlı, Çarlık Rusyası’nın ilk kadın yazarlarından Lou Andreas-Salome’yi yazdı. İlk kadın psikanalist olan Salome’yi, ‘dönemin kadınlarından geleneksel olarak beklenen yaşam tarzını benimsemediği’ şeklinde tanımlayan Turhanlı ‘Erkeklerin hayranlık duyduğu ve derinden etkilendiği bir ilham perisiydi’ diyor.
Lou Andreas-Salome 12 Şubat 1861’de St. Petersburg’daki Kışlık Saray’ın yakınlarında dünyaya geldi. Ailesi St. Petersburg’un üst orta sınıfındandı; canlı bir sosyal hayat sürüyorlardı. Çocukluğunda evlerindeki entelektüel atmosferin varlığından derinden etkilemiştir. Babası Çar II Alexander’ın askeri danışmanıydı. Aslında Fransız Huguenot kökenliydi; genç yaşta St. Petersburg’a gelmiş ve Rus ordusunda başarılı bir kariyer yapmıştı. Andreas-Salome’nin ailesinde üç dil konuşuluyordu; ana dil Rusçanın yanı sıra Almanca ve Fransızca. Dindar ve hayal gücü yüksek bir kızdı. Her gece düşüncelerini Tanrı ile paylaşırdı. Daha sonra dinden dönme deneyimi yaşadı. Ailesini yurtdışında eğitim görmesine izin vermeye ikna etti. Rusya’yı terk edip o dönemde kadınları kabul eden az sayıdaki üniversiteden biri olan Zürih Üniversitesi’ne girdi; orada felsefe ve teoloji okumaya başladı. Ancak sağlık sorunları nedeniyle eğitimine ara vermek zorunda kaldı. Avrupa’da seyahatler yaptı. Nietzsche ile o yıllarda dostluk kurdu. Psikanalizle 1900’den itibaren ilgilenmeye başladı. Ruhun derinliklerini araştırdı. Freud’un müritlerinden biri oldu.
Dönenim kadınlarından geleneksel olarak beklenen yaşam tarzını benimsememiştir. Erkeklerin hayranlık duyduğu ve derinden etkilendiği bir ilham perisiydi. Modern feminizme ve kadınların özgürlük hareketine önemli katkılarda bulundu. Başkalarının zihinsel süreçlerine empatiyle yaklaştı. Cinsellik, aşk ve narsisizm konularında psikanalitik yazılar yazdı. Yazılarının önemli bir kısmı ancak ölümünden sonra yayımlandı. Bunlar arasında anı kitabı Lebensratüekblick (Geriye Bakış ) öne çıkar. Kadın sorunu üzerine hararetli tartışmaların yaşandığı bir dönemde bu fikirleri savundu. Hem Avrupa’da hem Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’lerden itibaren birçok çalışmanın konusu olmuştur. Onun öyküsü genellikle ilişki kurduğu erkekler üzerinden anlatılır. Oysa sanatı ve entelektüel birikimi onu bağımsız kılmaya yeter.
Yazmak Andreas-Salome’nin nazarında o dönemde kadınlar için ataerkilliğe meydan okumanın bir yoluydu; bir mücadele biçimiydi. Ona göre kadınların özgürleşmesi erkeklere karşı zorlu mücadeleyi gerektiriyordu. Kadınların kendi sanatlarını yaratabilmelerinin zorunlu olduğunu belirtiyordu; hatta bunun onların hakkı olduğunu savunuyordu. Kadınlar kısıtlamalara karşı koymalıydılar. Kendilerini gerçekleştirebilmeleri bakımından bunun gerekli olduğunu vurguluyordu.
Andreas- Salome, Spinoza’yı kendine yakın bulmuş; ona olan borcunu açıkça belirtmiştir. Sinagogdaki okula giden Baruch Spinoza genç yaşta Yahudi cemaatinin “yıkıcı” diye tanımladığı özgür fikirleri savunmuştu. Yahudi cemaatinden aforoz edilmiş ve yazılarının çoğu Vatikan’ın da yasaklı kitaplar listesine alınmıştır. Spinoza Etika’da insanın düşünceleriyle duyguları arasındaki sıkı ve kuvvetli bağı vurgulamıştır. İnsanların bakışını onları özgür kılmak için değiştirmeye çalışmıştır. On yedinci yüzyılda Spinoza’nın öğretilerine olan ilgi ilerleyen yüzyıllarda giderek yoğunlaşmıştır. Ona göre “zihin ve beden aynı şeydir”. İnsan yaşamının etik boyutu vurgulamıştır.
Andreas-Salome psikanaliz üzerinden zaman zaman Spinoza’ya atıfta bulunmuştur. Ona bağlılığının süreklilik gösterdiğini, bu bağlılığın sonraki dönemlerde de etkisini sürdürdüğünü eklemek gerekir. Spinoza için “psikanalizin filozofu” dediği söylenir. Ondan güçlü bir şekilde etkilenmiştir. Hem erken dönem felsefesi üzerinde hem de de psikanaliz çalışmalarında etkili olmuştur. Spinoza etiğinin temel özellikleri düşüncesinde süreklilik gösterir. Hollandalıyı “neredeyse tapınma derecesinde bir his bestelediği tek düşünür” olarak tanımlar. Spinozacılığı handiyse bir yaşam felsefesi olmuştur denilebilir
Andreas-Salome 1882’de yirmi bir yaşındayken Nietzsche ile yakınlık kurdu ve Alman filozofun düşünceleri 1885’de yayınlanan ilk romanına ilham kaynağı oldu. 1894’de Nietzsche’nin yazıları üzerine psikolojik çalışma kaleme aldı. Nietzsche ile kapsamlı entelektüel alışveriş yaptı. Bu alışverişten oldukça keyif alsa da onunla evlenmeyi düşünmedi. Onun romantik yaklaşımlarına olumsuz karşılık verdi; ilişkilerinin yoğunlaşmasından kaçındı. Onun evlenme teklifini reddetti; güçlü romantik duygularına ve bağlılığına bir karşılık vermedi. Nietzsche’nin hayattaki belki de tek aşkıydı. Alman filozof Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü yazarak teselli buldu. Andreas-Salome erkek ilişkilerinin gölgesinde kalacak bir kadın değildi. Kadın olarak o dönemde başardıkları etkileyicidir.
Andreas-Salome’nin Hıristiyanlığı eleştirisi Nietzsche’ninkini çağrıştırır. Nietzsche Hıristiyanlığı hayatı, yaşama bağlılığı yok eden bir güç olarak görür. Andreas-Salome de ilerleyen yıllarda bu görüşe çok yaklaşır. İlahi olanla dünyevi olan arasındaki ayrımın giderek yoğunlaştığı düşüncesindeydi. Fazlasıyla hassas filozofun fikirleri 1889’da yayımlanan ilk romanına ilham kaynağı olmuştur. Aslında Spinozayı da izlemiştir. Nietzsche, Hıristiyanlığı hayatı yok eden, hayat sevincini boğan bir güç olarak analiz etmiştir. Salome de buna yakın düşünür. Kadınların tam özgürlüğe sahip olmaları ve kendi seçimlerini yapabilmelerini savunur.
Sevgililerinden biri şair Rilke’ydi. Uzun yıllar birlikteydiler. Tanıştıklarında Salome otuz altı, Rilke ise yirmi bir yaşında bir sanat öğrencisiydi. İlişkileri şairin 1926’da ölümüne kadar devam etti. Rilke, Salome’yi üstün bir bilgelik ve kavrayış sahibi varlık olarak görmüştür. Yirminci yüzyıl başında sanatçı, filozof ve şairlerin biraraya geldikleri merkez niteliğindeki Münih’te tanıştıkları andan itibaren tutkulu ve entelektüel boyutu olan bir ilişki yaşadılar. Bu ilişki Rilke’nin hayatında belirleyici oldu, şiirini derinden etkiledi.
Andreas-Salome ve Freud’un entellektüel dostlukları ve zihinsel paylaşımları ömür boyu sürdü. Avusturyalı bilge psikanalist ile Weimar’da düzenlenen bir psikanalistler kongresinde tanışmışlardı. Andreas-Salome kısa süre sonra Viyana’da psikanalist çevresine katıldı. 1912’de Freud’dan psikoterapi eğitimi almaya başladı. Freud’un kliniğinde Cumartesi Dersleri gördü ve ayrıca onun çarşamba günleri evindeki toplantılara katıldı. Dünyanın ilk kadın psikiyatristi kabul ediliyor. Bilimsel çalışmaları çok yönlü ve disiplinlerarası niteliktedir. Psikanasliz alanında o denli deneyimli değildi. Fakat görüşleri başlangıçtan itibaren pek çok açıdan Freud’unkilerden ayrılıyordu ve kendine özgülük kazanıyordu. Tanıştıklarında ortak ilgi alanlarına sahiptiler. Narsisizm bunlardan biriydi; ancak narsizmi farklı yorumluyorlardı.
Andreas-Salome vaka çalışmaları için İbsen’in oyunlarından bazı karakterlere başvurmuştur. Hedda Gabler, ele alacağı psikanalizin bazı önemli sorunlarına ışık tutmaktadır. Hedda Gabler İbsen’nin bireysel psikolojiye dair derin anlayışını gösteren oyunlarının başında gelir. Oyunları içinde en çok sahnelenenidir. Oyunla aynı adı taşıyan karşı-kahraman nevrotik bir karakterdir. İbsen’in kadın psikolojisi konusundaki anlayışını gösterir. Yayımlandığı dönemde tam olarak anlaşılamamış; şiddetli eleştirilerle karşılanmıştır. Karakter özellikleri o dönemin insanlarına çok yabancıdır. Nevrotik Hedda Gabler aslında toplumun kadınlara koyduğu kısıtlamaların kurbanıdır.
Hedd Gabler nevrotik bir karakterdir. İbsen’in bireysel psikolojiye dair derin anlayışını kanıtlar. Ancak Hedda Gabler ilk sahnelendiği ve yayınlandığı dönemde yeterince anlaşılmamıştır. Şiddetli ve acımasız eleştirilerle karşılanmıştır. Yeni evli ama çok sıkılan Hedda Gabler karakteri aşk, tutku, sevgi, nihilizm, ölüm ve benzeri varoluşsal birçok konu üzerinde düşünmeye kışkırtır. Kendini esaret altında ve kafese kapatılmış gibi hisseden (gerçekten bir bakıma öyleydi) Hedda Gabler sonsuza dek böyle kalmak istemez, başkaldırır.
Andreas-Salome, Hedda Gabler üzerine yoğun psikolojik ve felsefi analizler yapmıştır. Hedda Gabler karakterini on dokuzuncu yüzyılda kadını ezen toplumsal normlara karşı çıkan ve özgürlük arayışında bulunan bir kadın olarak incelemiştir. Norveçli büyük oyun yazarı Hedda Gabler karakterinin başkaldırısı yüzyıllar boyunca kadınların özgürlük mücadelesinde yankılanmıştır. Onun direnişi ve başkaldırısı Andreas-Salome’nin yazılarında karşılık bulmuştur. Başkaldırısını kadınların özgürlük mücadelesi açısından mükemmel bir örnek olarak sunmuştur.
İbsen Bir Bebek Evi oyununa açıklayıcı “Modern Bir Trajedi İçin Notlar”da dönemindeki kadınların durumuna ilişkin bir gözlemini ifade eder: “Bir kadın modern toplumda kendisi olamaz”. Andreas-Salome psikanaliz çalışmalarında, romanlarında bunu değiştirmeye çalışmıştır. İbsen diğer oyunlarında da olduğu gibi Hedda Gabler kadının çaresizliğini dramatize etmez aslında. Hedda’nın tam anlamıyla kendisi olabilmesi için İbsen ve Andreas-Salome elele verirler. Kadınların tutsaklığının aşılmaz, üstesinden gelinmez olmadığını vurgularlar. Öznelliğin silinmesine ve yok edilmesine karşı çıkarlar. Hedda trajik yazgısına karşı meydan okur. Hedda Gabler kasvetli bir oyundur bir bakıma, ama kadınlar için bir direniş de sunar.
*Halil Turhanlı hukukçu ve araştırmacı yazar.
