Görüşler

Ne Kadarı Yeter?

Ne Kadarı Yeter?

Yolsuzluk, usulsüzlük, manipülasyon ve haksız kazanç… Finans piyasalarından siyasete, yasadışı bahisten spor dünyasına, ticaretten din alanına kadar birbirinden farklı görünen olaylarda benzer hikâyelerle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar, insanın kendisiyle sınavının farklı biçimlerini gösteriyor.

Bu tür olaylarda hukuken kimin ne ölçüde suçlu olduğuna mahkemeler karar verir. Fakat bütün bu olayların gerisinde hukukun tek başına cevaplayamayacağı daha temel bir soru var: İnsana ne kadarı yeter?

İnsanın çalışması, üretmesi, kazanması, işini büyütmesi, ailesine refah sağlaması ve servet sahibi olması kendi başına ahlaki bir sorun değildir. İslam geleneğinde mülkiyet, ticaret, kazanç veya zenginlik reddedilmez; helal kazanç, emek ve başkasının hakkını gözetme öne çıkar. Sorun servetin kendisinde değil, servetin nasıl kazanıldığı ve insanın onunla nasıl bir ilişki kurduğundadır.

Bir evden sonra ikincisi, üçüncüsü; otomobilden sonra yat, kat... Burada soru zenginliğinkendisi değil, arzunun sınırıdır: Nerede “yeter” diyeceğiz?

İhtiyaç karşılanabilir; sınırsız bırakılmış arzu doyurulamaz. Kur’an’ın “tekâsür” dediği çoğaltmayarışı tam da burada başlar (Tekâsür, 102:1-2). Sahip olmak, hayatı iyileştirmenin ve üretmeninaracı olmaktan çıkıp başlı başına amaç haline geldiğinde mesele değişir. Asıl soru “Bir insan ne kadar kazanabilir?” değil, “Kazancını hangi yoldan elde ediyor ve nerede durabiliyor?” sorusudur.

Arzunun terbiyesi

İslam ahlak felsefesi insanın nefsinde üç temel kuvvetten söz eder: kuvve-i şeheviyye, kuvve-i gazabiyye ve kuvve-i akliyye.

Şehevî kuvvet, yeme-içmeden cinselliğe ve genel olarak haz veren şeyi elde etme arzusuna; gazabî kuvvet ise öfkenin yanı sıra mücadele, üstün gelme ve hâkimiyet kurma isteğine uzanır. Aklî kuvvetin görevi bunları ölçüye bağlamaktır. Klasik ahlakın amacı bu güçleri yok etmek değil, terbiye etmektir. Şehevî kuvvetin erdemi iffet, gazabî kuvvetin erdemi şecaat, aklî kuvvetin erdemi hikmettir; bunların dengesi ise adaleti doğurur.

Bu eski tasnif bugünün insanını anlamak için şaşırtıcı derecede kullanışlıdır. Daha çok para ve tüketim sahip olma arzusunu; makam, güç ve nüfuz ise üstünlük arzusunu besleyebilir.

Kur’an’ın iki kavramı burada devreye girer: istiğna ve tuğyan. Alak sûresi, insanın kendisini müstağni gördüğünde sınırı aşabileceğine dikkat çeker (Alak, 96:6-7). Servet ve güç arttıkça insanın yalnız imkânları değil, kendisi hakkındaki tasavvuru da değişebilir. Kuralların başkaları için olduğuna, parasının ve ilişkilerinin kendisini koruyacağına inanmaya başlayabilir.

Arzudan tekâsüre, tekâsürden istiğnaya, oradan da tuğyana giden bir yol açılır.

“Kitabına uydurmak”

Fakat bu yolun önemli bir durağı daha var: meşrulaştırma.

İnsan çoğu zaman “Ben kötülük yapıyorum” diyerek kötülük yapmaz. Kendisine bir gerekçe üretir: “Piyasa böyle”, “Herkes yapıyor”, “Kanunda yasak değil”, “Ben sadece fırsatı değerlendirdim.”

Bu düşünce tarzını Türkçe bir deyim çok güzel özetler: Kitabına uydurmak.

İşte burada hukuk ile ahlak arasındaki mesafe ortaya çıkar. Bir işlemin yasal olması onun helal ve ahlaken meşru olduğu anlamına gelmez. İnsan hukukun boşluklarından yararlanabilir; hatta bazen dini hükümleri biçimsel olarak yorumlayıp yaptığı işe fıkhî bir kılıf veya fetva da bulabilir. Fakat biçimsel uygunluk haksızlığı hakka dönüştürmez. Kitabına uydurulmuş olan, ahlaka da uydurulmuş değildir. Hukukun kapısından geçebilen her kazanç, helalin kapısından geçmeyebilir.

Kur’an’da insanların mallarının “bâtıl yollarla” yenilmemesi istenir (Nisâ, 4:29; ayrıca bk. Bakara, 2:188). Dolayısıyla soru yalnızca “Bu işlem suç mudur?” veya “Buna uygun bir hukuki formül ya da fetva bulunabilir mi?” değildir. Ortada haksızlık var mı? Birinin bilgisizliğinden veya zaafından yararlanılıyor mu? Güçlü olan bilgi ve nüfuzunu güçsüzün aleyhine kullanıyor mu? Mevki ve makam sahibi, makamından doğan özel bilgi ve gücü kendisinin veya çevresindekilerin çıkarına araç haline getiriyor mu?

Servetle ilişki

Burada altını özellikle çizmek gerekir: İslam ahlak geleneğindeki temel itiraz servete değil, harama ve haksızlığa yöneliktir. Çalışmak, üretmek, ticaret yapmak, yatırım yapmak, refah oluşturmak ve helal yoldan servet edinmek kötülenmesi gereken şeyler değildir. Mesele, kazancın alın terine ve meşru üretime dayanması; aldatma, sömürü, nüfuz kullanımı ve başkasının hakkını yeme üzerine kurulmamasıdır.

Fakat kazanç gerçekten helal olsa bile servetle kurulan ilişkiye dair ahlaki sorular devam eder: Bu servet ne için? Servet arttıkça paylaşma da artıyor mu, yoksa yalnızca tüketimin seviyesi mi yükseliyor? İnsan malına mı sahip, yoksa mal insana mı sahip olmaya başladı?

Zekât, infak, sadaka, îsâr, kanaat, zühd ve tevazu burada anlam kazanır. Bunlar çalışmanın ve zenginliğin karşıtı değil; serveti ahlaki bir çerçeveye yerleştiren ilkelerdir.

Kanaat, çalışmamak, üretmemek veya daha iyisini aramamak değildir. Daha fazlasını elde edebileceği halde insanın arzularının esiri olmamasıdır. Zühdü de bugün belki şöyle ifade edebiliriz: Sahip olduklarının sana sahip olmasına izin vermemek.

Emanet ve hesap

Bütün bunları birbirine bağlayan bir başka kavram emanettir.

Para emanettir. Kamu görevi emanettir. Siyasal yetki emanettir. Bir şirketin yönetimi, yatırımcının teslim ettiği para, bir spor kulübünün yönetimi, dini bilgi ve dini otorite de emanettir.

Kendisine geçici olarak verilmiş yetkiyi “benim gücüm”, yönetmesi için teslim edilmiş parayı “benim imkânım”, kamu görevini “benim makamım”, dini itibarı “benim sermayem” saymaya başlayan insan emanet bilincinden uzaklaşır.

Emanetin karşısında ise hesap vardır. Modern hukuk buna “hesap verebilirlik” diyor. Din de hiçbir eylemin nihai olarak hesapsız kalmadığını söylüyor. İkisi burada aynı talepte buluşuyor: Hesap vereceksin.

Ancak sorunu yalnızca insanların ahlaksızlığına bağlamak da kolaycılık olur. Tamah yeni değil, güç arzusu yeni değil, insan nefsi yeni değil.

Bu nedenle iyi bir toplum yalnızca iyi insanlara değil, kötü davranışı zorlaştıran iyi kurumlara da ihtiyaç duyar. Şeffaflık, bağımsız denetim, çıkar çatışmalarının önlenmesi, kamu görevlilerinin hesap verebilirliği ve hukukun herkese eşit uygulanması ahlakın alternatifi değildir.

İnsanın sınırsız arzularını içeriden ahlak, dışarıdan hukuk ve kurumlar sınırlar.

Ne kadarı yeter?

Sonunda başlangıçtaki soruya dönüyoruz.

Bir insan için ne kadarı yeter?

Bunun matematiksel bir cevabı yok. Burada önerilebilecek ahlak ilkesi, kazancın helal, emeğinhakkaniyetli, servetin de sorumluluk bilinciyle taşınmasını istemektir. İhtiyacın kadarına sahipol; fazlasında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı bulunduğunu unutma.

Bu, yoksulluğa veya miskinliğe teşvik değildir. İnsan çalışmalı, üretmeli, kazanmalı; kendisinin ve ailesinin refahını yükseltmeli, topluma değer katmalıdır. Helal yoldan elde edilmiş servet de bunun meşru bir sonucu olabilir. Sorun, kazancın haksızlığa dayanması veya servet biriktirmenin hayatın nihai amacı haline gelmesidir.

Bu yüzden mesele servet sahibi olmak değil; servetin hangi yoldan kazanıldığı, nasıl kullanıldığı ve insanı neye dönüştürdüğüdür.

Belki çağımızın en önemli ahlaki cümlelerinden biri bu yüzden son derece basittir:

Bu kadarı bana yeter. Fazlasında başkasının da hakkı var.

Yaşar Sarıkaya kimdir?

Justus-Liebig Üniversitesi Gießen / Almanya'da ilahiyatçı ve din eğitimcisi olarak görev yapmaktadır. Genellikle Almanca yayınlar yapmaktadır. Türkçe yayınlanan Ebu Said El-Hadimi: Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Alimi adlı eseri, 2008 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Biyografi dalında en iyi eser ödülüne layık görülmüştür.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir