Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta Türkiye’yi sarsan okul saldırılarını yazdı. Silahın okula girerek ‘en güvenli alan’ın çöktüğünü belirten Değer, eğitim sisteminin buradaki payını irdeledi.
''Sessiz, sakin bir öğrenci. Başka bir okula yerleşemediği için 3-4 yıl önce saldırıda bulunduğu okula kayıt yaptırıyor. Bir süre devam ettikten sonra açık liseye kaydını alarak bazı esnafların yanında çalışmaya başlıyor. En son da bir lokantada çalışıyordu. Saldırgan, uyumsuz, davranış problemleri olan bir genç izlenimi yok insanlarda. Bir kaç gün önce okulun Instagram sayfasına tehdit içeren bir mesaj yazıyor. Bu tehditlerden sonra okul yönetimi öğrenciye ulaşmaya çalışıyor. Öğrencinin babası ile görüşülüyor. Babasının dışarıda çalıştığı dolayısıyla çocuğun üzerinde fazla etkili olamayacağı kanaati hâsıl oluyor. Daha sonra okul yönetimi emniyete gidip duruma ilişkin bilgi veriyor. Emniyetin çocuğa ulaştığı ancak çocuğun, hesabın kendisine ait olmadığını ifade etmesi üzerine konuyu kapattığı belirtiliyor. Olaydan sonra anlaşılıyor ki saldırgan, sosyal medya platformlarında oyun gruplarında vakit geçiriyor. Gerçekleştirdiği olay da bu sanal ortamda zaman geçirdiği gerçekliğin bir tür reel dünyaya transferi gibi duruyor.”
Siverek’te yaşanan elim hadise üzerine doğrudan Şanlıurfa’daki eğitim çalışanlarından bana ulaşan bilgi notu böyle. Nihayetinde eğitim ortamında gerçekleşen ve saldırganın intihar ettiği, öğretmen ve öğrencilerin ise yaralanarak ölümden döndüğü bir olayı yaşadık. Olayın şokunu atlatamamışken Kahramanmaraş’tan gelen çok daha ürkütücü bir saldırıyla irkildik. Bu kez de henüz bir ortaokul öğrencisi olan saldırgan, okulundaki 8 öğrenciyi, 1 öğretmeni öldürdükten sonra intihar ediyor. Gelen haberlere göre hala durumu kritik olan yaralı öğrencilerimiz de var. 5 silah ve 7 şarjör ile okul basıp olayı gerçekleştiren kişi, tekrar altını çizelim, 14 yaşındaki 8. Sınıf öğrencisi, olayın gerçekleştiği yer de bir okul.
Olayın sıcaklığı üzerinden verilmesi gereken tepkiler, alınması gereken acil tedbirler zaten işin doğası gereği yapılıyor, yapılacak. Ancak “eğitim, çocuklar/gençler, şiddet, ölüm” döngüsünde seyreden çok önemli bir sorun başlığımızın mevcudiyetini görmekten bizi alıkoymamalı. Bunlar şüphesiz çok gerekli ancak asla yeterli olmayan hususlar. Eğitim meselesi ile ilgili yazan birisi olarak bizi bekleyen büyük tehlike ile mesai harcadığımız, gündem ettiğimiz yerler arasında bir temassızlık olduğunu vurgulamaya çalıştım, çalışıyorum. Çok açık bir tablo ile karşı karşıyayız ve yaşanan bu elim hadiseler de maalesef bunu teyit eder niteliktedir. Konunun yapısal nedenleri, sosyolojik zemini üzerinde uzun uzadıya durmamız ve bu tür sistemik meseleleri bireyselleştiren dile de özenle mesafe koymamız gerektiğini belirterek acil olarak üzerinde durulması gereken hususların altını çizmek istiyorum.
Ülkemiz nüfusunun yaklaşık dörtte birinin bütün hayat döngülerini sürdürdükleri mekânlardır okullar. Dolayısıyla hayatımızın nasıl olduğunu ve işlediğini gösteren bir ayna olarak görülmeli eğitim ortamları. Okulun, akreditasyonu yapılmış bir hayatın kurulduğu yer olmaktan ziyade yaşanan hayatın yansıdığı ve meşrulaştırılarak yeniden üretildiği bir yer olduğu tespiti, eğitim sosyolojisinin önemli bulgularından, iddialarından birisidir. Çocuklarımızın ve gençlerimizin hayatlarını sürdürdükleri eğitim ortamları, son olaylar yeniden göstermiştir ki, anlamlı bir güvenlik tedbirinden yoksun, korunaksız mekânlardır. Bu mekânları kimden, niçin, nasıl koruyacağımız gibi bir tartışmanın kendisini tüm anlamı ve önemiyle bizi bekleyen önemli başlık olarak şimdilik not etmiş olalım. Bauman’ın tanımlamasıyla “Akışkan Modernite”de işlerin, ilişkilerin, değerlerin vs. artık sabit olmadığı, her şeyin geçici olduğu hissi, insandaki aidiyet ve güven ihtiyacı sarsılıyor. Güven/lik, aidiyet kaybı, mahremiyetin dönüşümü vs. dediğimizde artık bildiğimiz dünyanın ötesinde yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerekiyor.
Tam da böylesi bir alt üst oluş eşiğinde eğitim ortamlarını, eğitimcileri ve çocuklarımızı, gençlerimizi ne tür bir güvenlik mimarisi ile kuşattığımız ciddi bir sorun başlığı. Buradaki güvenlik mimarisi ifadesi doğrudan güvenlik bürokrasisisine indirgenemeyecek kadar önemli, geniş ve derin bir duruma işaret ediyor. Diğer taraftan iki olayda da görüldüğü üzere, eğitim ortamlarına girmenin, eğitimcilere ve öğrencilere yaklaşmayı güvenlik açısından filtreleyen anlamlı bir mekanizmadan da yoksun durumdayız. Her tür müdahaleye açık olma hâli; hem mekânın hem de mekândaki aktörlerin esasında çok da önem taşımadıklarını gösteriyor. Çünkü bunların taşıdıkları önemin fiili göstergesi, ilişkinin, işleyişin, düzenlemelerin, tedbirlerin ne olduğuyla doğrudan bağlantılıdır. Güvenlik veya emniyet görevlisinin mevcudiyeti yoksa bu tür bir hizmet alımını sağlayacak mali güçten yoksunsanız, o zaman şu yakıcı gerçeğin altını yeniden yeniden çizmemiz gerekiyor:
Devlet zorunlu eğitimle belirli bir nüfusu zorunlu olarak okula yönlendirmekte ancak bu nüfusun yönlendirilmesinin gerektirdiği yükümlülükleri üstlenmekte ise ihmalkâr davranmaktadır.
Çocukların okula gelmesi zorunludur ancak bu çocukların aç olup olmadığıyla ilgili değildir.
Çocukların okula gelmesi zorunludur ancak okuldaki ilişkinin çocukların gereksinimine ne kadar uygun olduğu tartışma dışıdır.
Çocukların okula gelmesi zorunludur ancak okulun mekân/zaman düzenlemesinin çocukların gelişimine uygun olup olmadığı müdahale dışıdır.
Çocukların okula gelmesi zorunludur ancak geldikleri okul ortamı ile öğrencilerin her türlü güvenliğini sağlayacak tedbirlerin alınıp alınmadığı gerçeği arasındaki gereklilik konuşulmaz.
Çocukların okula gelmesi zorunludur ancak geldikleri okulda ne öğrenecekleri, kimden öğrenecekleri, nasıl öğrenecekleri onlara sorulmaz.
Çocukların okula gelmesinin zorunlu olduğu yerde “çocukların her biri özeldir” denir ancak hepsi standart, hiyerarşik, otoriter bir ilişkiye, işleyişe mahkûmdur.
Eğitim, eğitimci, öğrenci çok önemlidir anlatısı yaygındır ancak hedef haline geldiğinde bu önemi gösteren bir kurumsal refleksten, yürürlüğe sokulan koruyucu, caydırıcı yasal bir güvenceden yoksundur.
Yukarıda da değindiğim üzere maalesef ülkemizde eğitim ve eğitimciler mevzusu lakayt ve sorumluluk taşımayan bir dilin girdabında anlamsızlaşmaktadır. Toplum nezdinde eğitimciler bırakın rahmetli Topçu’nun ifadesiyle kültürün otorite merkezi olmayı devletin korumasını hisseden/hissettiren bir memur bile değildir. Yaptığı mesai saatleri ve tatil süreleri üzerinden anlamsızlaştırılan, karikatürleştirilen, devletin diğer çalışanları ile mali ve özlük hakları üzerinden sığaya çekilen bir şamar oğlanıdır bugün öğretmen.
Eğitim her tür döngüsü ile çekilmesi mukadder bir çiledir öğrenciler için. Bunu görmek için başını kuma gömmekten, gerçekliği başka tür arayışlar ile gölgelemekten vazgeçmemiz yeter.
Toplumsal hayatımızın işleyişinde açığa çıkan gerilimi, stresi, negatif enerjiyi absorbe edecek işleyişten, yapılanmalardan yoksunuz. Eğitim ortamları bunu giderecek bir yer olmaktan ziyade maalesef yapı, ilişki, işleyiş olarak arttıran, radikalleştiren birer odak olarak varlıklarını sürdürüyorlar..
Özellikle sosyal medyanın, iletişim araçlarının ve ortamının belirlediği yeni sosyalleşme biçimleri ve bunların kontrolsüzlüğü ve denetimsizliği, ekran içeriklerinin ölçüsüz yapısı anomikleşen toplumsal gerçekliğimizi büsbütün çığırından çıkarmaktadır.
Kullandığımız araçlar, birer araç olmanın ötesinde kendi mesajları olan, yönlendirmeleri olan, düzenekleri olan baş edilmesi güç birer düzen dayatıcıdırlar. Sadece düzen dayatıcı değiller aynı zaman da ve çok daha önemlisi derme çatma düzenimizi çözmekte, anlamsız ve işlevsiz kılmaktadırlar.
Halil Cibran, “suçlu mağdurun kurbanıdır çoğunlukla” der. Bu tespit basit bir edebi cümle olmanın ötesinde hikmetli bir kavrayışın ifadesidir. Yaşadığımız şiddet olaylarını anlamlandırmak bu açıdan hayatı anlamlandırmak kadar zor ve önemli bir görev olarak karşımızdadır. Doğrusu, bu tür hadiseler bizim için yeni başlıyor ve uyarı sadedinde pek çok kez değindiğim üzere bu tür bir kavrayışla bırakın meselelerle baş etmeyi doğru dürüst bir konuşmadan bile mahrum olacağımız açıktır.
*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkan.
