Back To Top
Sömürücü kurumlardan kapsayıcı kurumlara

Sömürücü kurumlardan kapsayıcı kurumlara

 - Son Güncelleme: 17.05.2019 Cuma 10:47
Sömürücü kurumlardan kapsayıcı kurumlara
- A +

Türk siyasi tarihi üzerine çalışmalar yapan Kutlu Kağan Dalkılıç “Milletlerin inşa ettiği kurumsal kültürün sömürücü yahut kapsayıcı niteliği o ülkedeki refahı doğrudan etkilemesi bakımından oldukça önemli” diyor

KUTLU KAĞAN DALKILIÇ

Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü» isimli eserinde işlenen temel konu, milletlerin fakirliği veya milletlerin zenginliğinin kurumsal kültürle ilişkisi üzerinde şekillenir. Milletlerin inşa ettiği kurumsal
kültürün sömürücü yahut kapsayıcı niteliği o ülkedeki refahı doğrudan etkilemesi bakımından oldukça önemli. Milletlerin mevcut durumlarının, neden daha zengin ya da yoksul olduklarının, bazı milletlerin ileri gidip de bazı memleketlerin neden geri kaldıklarının cevabı, bugüne kadar birçok düşünür tarafından çeşitli hipotezler ile açıklanmaya çalışılmıştır.

COĞRAFYA HİPOTEZİ

İbn-i Haldun’un da fikirleriyle desteklediği ‘coğrafya hipotezi’ bunlardan sadece birisidir. Bu hipoteze göre; zenginlik ve fakirliğin coğrafi dağılımına vurgu yapılarak, tropikal insanların tembelliğe meyilli olduğu yahut Afrika’daki yoksul memleketlerin neredeyse tamamının Sahra altı bölgesinde olduğu gibi çeşitli iddialara dayanan, coğrafyanın imkânlarının bölge milletlerini de doğrudan etkilediği şeklindedir. Kısaca ‘coğrafya kaderdir’ sözüyle ifade edilen bu tezin aksine Daron Acemoğlu bizlere kitabında çok önemli bir vurgu yapar: “Dünya eşitsizliği iklimle, hastalıklarla ya
da coğrafya hipotezinin herhangi bir versiyonuyla açıklanamaz. Nogales’i (Nogales; kuzeyi Birleşik Devletler sınırı içerisinde, Güneyi ise Meksika sınırında bulunan bir bölgedir) bir düşünün. İki tarafı ayıran iklim, coğrafya ya da çevresel koşulları değil Birleşik Devletler, Meksika sınırıdır» der ve şu örnekleri de buna ekleyerek genişletir: Kuzey ve Güney Kore, Doğu ve Batı Almanya’yı
ayıran Berlin Duvarı gibi.

Bütün bu bölgelerin iklimi ve coğrafi koşulları aynı olmasına rağmen; Kuzey ve Güney Kore‘yi ayıran, birisini ileri ekonomik devletlerden diğerini ise karanlık, geri kalmış ülkelerden birisi haline getiren şey
coğrafya olabilir mi?

Yahut bu hipotez Japonya ve Çin gibi uzun süreli durgunluk yaşayıp ardından ise bu ülkelerin neden hızlı büyüme sürecine girdiklerini nasıl açıklayabilir? İşte bu gibi örneklerden hareketle bu hipotez özellikle de birbirine coğrafi olarak benzeyen ulusların ekonomik ve politik gelişmeleri arasında neden fark olduğunu açıklamaya yeterli değildir.

KÜLTÜR HİPOTEZİ

Kültür hipotezi de bu soruna cevap arayan ve çeşitli düşünürlerin özellikle de Max Weber’in savunduğu hipotezlerden bir diğeridir. Max Weber meşhur kitabı “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu“ isimli eserinde savunduğu şey, Batı Avrupa‘nın sanayileşmesinin ve kapitalistleşmesinin altında yatan en önemli faktörün çalışmayı ibadet olarak gören Protestan ahlakı olmasıdır. Kültür hipotezi tümüyle sorunumuzu açıklamaya yeter denilemez. Bu belki Max Weber‘in ifade ettiği şekliyle olmasa da kurumsal yapılara kültür ve din temelli bir etkileşimle açıklama getirebilir ancak yine de bu hipotez, aynı coğrafyayı paylaşan memleketler gibi aynı kültürü paylaşan Kore örneğini açıklamakta yetersiz kalır. Zira baktığımızda yaklaşık 70 yıllık bir ayrılık yaşayan Kore bölgesi 1950‘lerden önce aynı kültürü paylaşan homojen bir halk olmasına rağmen; bugün aralarında oldukça büyük farklar vardır. İşte bütün bunların üzerinde ve bunları etkisiz kılacak olan kavram kurumsal yapılardır.

KURUMSAL KÜLTÜR

Kuzey ve Güney Kore’yi ayıran şey aslına bakarsanız siyaset, rejim ve bürokrasinin kurumlarla ilişkisinde aranabilir. Kuzey’de sömürücü ve oligarşik bir zümrenin tahakkümünde gelişen kurumlar, dar bir imtiyazlı gruba teşvikler sağlayan bir rejim ve milletin tamamının özel mülkiyet haklarının güvence altına alınmadığı, girişimci ya da yatırımcıya güven vermeyen her an mülkiyetin kamulaştırmaya, vergi yoluyla yıpratılmaya açık olduğu, tarafsız bir hukuk sistemiyle işlemeyen
sömürücü kurumsal yapılardır. Güney’de ise güvence altına alınmış özel mülkiyet, siyasetten bağımsız hukuk sistemi, herkese sözleşme ve mübadele yapabilmesi için eşit şartların olduğu, kurumları yalnızca belirli bir gruba ekonomik imkân ve fırsat sağlayan değil; tüm vatandaşlarına eşit koşulları hazırlayan kapsayıcı kurumlar mevcuttur.

TÜRKİYE’DE KURUMSAL KÜLTÜR

Türkiye bağlamında Acemoğlu’nun kurumsal kültür hipotezi oldukça büyük bir anlam taşıyor. Kapsayıcı, şeffaf ve denetlenebilir, siyasetin ve dar bir zümrenin tahakkümünden bağımsız, milletin tamamına refah ve hukuk temin edebilecek ‘kamusal aleniyet’ çerçevesinde kapsayıcı bir kurumsal kültürümüz olduğunu söyleyemeyiz. Bizde ‘sömürücü kurumsal kültür’ her daim mevcut olmuştur dolayısıyla bu yalnızca bugünün problemi değil elbette ancak bugün en şedit günlerini yaşıyor diyebiliriz.

Meşrutiyet hareketleriyle birlikte başlayan Cumhuriyet ve Demokrasi tecrübemizin belki en arızalı yanı, kapsayıcı bir kurumsal kültür geliştirememiş olmamızdır. Cumhuriyetle birlikte, Şerif Mardin’in söz ettiği merkez- çevre ayrımından hareket edecek olursak, kurucu kadro ve tek parti döneminde, merkezin tüm imkânlarını kendi oligarşik zümrelerine tahsis etmiş sömürücü kurumsal bir kültürün izlerini görebiliriz. Son dönemde ise yıllarca merkezden dışlanmış dindar-muhafazakâr kitlelerin çevreden merkeze doğru siyasi iktidarla birlikte göç ettiği büyük bir değişim dalgası yaşandı. Hatta son birkaç yıldır bu göç dalgası merkezde konsolide olmaya ve gücünü şedit biçimde artırmaya devam ediyor diyebiliriz. Sömürücü kurumsal kültür artık yalnızca çevreden merkeze göç eden dindar muhafazakâr grupların hukuk, refah ve sosyal dayanışmasına hizmet ediyor. Yani siyasetin, hukuk ve
kurumlar üzerindeki tahakkümü ve sömürüsü el değiştirmekle birlikte bu sömürünün şiddeti ise her geçen gün artıyor.

Bunca ifade edilenden sonra milletlerin yoksulluğu ve zenginliğinin sömürücü ve kapsayıcı kurumsal kültürle ilişkisini anlamak bakımından oldukça önemlidir. Türk milletinin hukuk ve refah konusunda hal-i pür melali ise sömürücü kurumların sahibinin değişmesi ve şiddetinin artmasıyla birlikte kapsayıcı kurumsal kültürün bir türlü inşa edilemeyişi ile oldukça net biçimde açıklanabilir. Kimlik siyasetine dayanan ayrıştırıcı bir kurumsal kültürün ve siyasetin, bir milletin tamamına adil kapsayıcı ve kalıcı bir refah getirmesi elbette beklenemez. Bu kapsayıcı kurumların oluşturulması ancak bir milletin bunu siyasetten talep etmesi ve bunun uğrunda büyük bir mücadeleye girmesiyle mümkün olabilir. Henüz böyle dertlerimiz yok anlaşılan daha çok yolumuz var.

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN