Görüşler

‘Sosyal çürüme’ iddiası üzerine

‘Sosyal çürüme’ iddiası üzerine

Ömer Faruk Kalaycı, bir süreden beri konuşulan ‘sosyal çürüme’ iddaısını yazdı. Türkiye’de yaşadığımız şeyin çürüme ya da öze dönüş değil, güçlü bir değişim olduğunu belirten Kalaycı, çürüme kavramının bütün bir toplum için kullanılamayacağını söylüyor.

“Kafası karışık” bir vatandaşımız sokak röportajında “sosyal çürüme” diye “tılsımlı” bir laf etti ya, herkesin dilinde aynı bayat şikâyet: “Türkiye her anlamda sosyal çürüme yaşıyor… Sosyal çürüme yeni değil… Sosyal çürümenin boyutunu görmek isteyenler…”

Fakat bir cümle [daha çok genellemeler] ilk duyulduğunda kulağa çok hoş ve doğru geliyorsa, mutlaka “üstü kazınıp” altına bakılmalı. “Sloganlarla” düşünülemez çünkü. Uzaktan cilalı gözükseler de yaklaşıldığında çapakları göze gelir, pütürleri ele batar.

Hele sloganın içinde “sosyal” kelimesiyle başlayan bir kelime varsa. “Sosyal” kelimesi yanına iliştirildiği her kelimenin anlamını bozan [çürüten!] bir zehre sahip. Hayek’in teorisi üzerine yazdığı kitapta bu nitelemenin etkisi üzerinde duruyor Profesör Doktor Atilla Yayla: “Sosyal kelimesi bugün dilimize öylesine girmiştir ki, neredeyse yüzlerce kavram önüne bir sosyal eklenerek kullanılmaktadır. Hayek İngilizcede bu tür kavramların bir dökümünü yapmakta ve 160 ismin ‘sosyal’ ile sıfatlandırıldığını belirtmektedir? […] Listenin böylesine kabarıklığı ve içindeki kavramlar dikkate alındığında ‘sosyal’ kelimesinin bu kadar farklı anlamlar kazanarak insanlar arasında yararsız bir iletişim aracı haline gelip gelmediğini düşünmek gerekmektedir. Ancak, sosyal kavramının pratik etkisi üç şekilde kendini göstermektedir. İlk olarak genişlemiş düzenin gayri şahsi ve kendiliğinden doğan süreçleri tarafından hasıl edilmiş şeyleri, tasarımlı insan icadının sonuçlarıymış gibi göstermektedir. İkinci olarak, bunun sonucunda, asla biçimlendirememiş olacağı şeyleri yeniden biçimlendirmesi için insanlara müracaat etmektedir.

Üçüncü olarak sosyal kavramı böylece vasıflandırmak için kullandığı isimlerin içini boşaltma gücüne kavuşmaktadır.”

“Sosyal Çürüme” iddiasına geri dönelim. İddia sahibi ekonomik krizin pek de önemli olmadığını, enflasyonun bir gün düşebileceğini fakat toplumun bozulduğunu [çürüdüğünü] ve bundan geri dönüş olmadığını söylüyor. Haklı mı? Tartışalım.

TOPLUM ÇÜRÜR MÜ?

Bildiğim ve araştırdığım kadarıyla sosyolojide “Sosyal Çürüme” diye bir kavram yok. Toplumsal çöküşten [Societal Collapse] ya da karmaşadan [Anomi: bu kavrama geleceğiz] söz ediliyor fakat “sosyal çürüme” [Social Decay] diye bir terime rastlamadım hiçbir yerde. Zaten terimi ortaya atan akademisyen de “içini” dolduramadı. Yine de üzerinde duralım.

Öncelikle çürüdüğü iddia edilen “toplum” ne? Neye “toplum” diyoruz? İş adamları, memurlar, mavi yakalılar, beyaz yakalılar, emekliler, gençler, öğrenciler… her yaştan, meslekten, eğitimden insanın tamamı “toplumu” oluşturuyor. Toplum denen şey çok sesli, çok renkli, çok meşrepli, çok karmaşık, ele avuca gelmez bir şey. Tek tek “bireylerden/tekil insanlardan” oluşuyor. Birileri “çalışanlar/ücretliler” ve “sermaye sahipleri/patronlar” diye ikiye bölebilir toplum denen kütleyi. Bir başkası “inançlılar” veya “inançsızlar” diye… Bir başkası çizgiyi “etnik kökenden” çekebilir. Peki bu durumda bütün çalışanları, inançlıları, aynı etnik kökenden gelenleri aynı politik/sosyal davranışı sergileyen “tek bir küme” olarak kabul edebilir miyiz? Bazan evet bazan hayır. Bu nedenle bütün toplumu “paket kavramlarla” ve istiflenmiş peşin hükümlerle açıklayan yaklaşımlara karşı mesafeli durmalıyız daima. Sonuçta “genellemelere” ihtiyaç duyarız konuşurken. Kabul. Fakat her zaman bir “ihtiyat payı” bırakmalıyız düşüncelerimizde.
Elimizde “çelişkisiz/bütün/yekpare” bir kütle yoksa onun çürüdüğünden nasıl söz edebiliriz?

Toplum yani tek tek bireylerin toplamından oluşan kalabalık “değişmektedir” ancak.

Dönüşmektedir. [Her an her şey değişmektedir zaten…] Olsa olsa “toplumun” baskın değer yargılarının, alışkanlıklarının, kabullerinin değişmesinden söz edebiliriz. Peki değişen şeyleri neyle/nasıl kıyaslayacağız? Ölçümüz ne olacak? Referansımızı belirledik diyelim. Toplumun aldığını düşündüğümüz “istikameti” bizi mutlu etmeyebilir. Memnun olmayabiliriz. Ya da sevinç duyabiliriz. Neye “çürüme” diyeceğiz?

Örneğin Akademisyen Volkan Ertit’in araştırmalarına göre Türk toplumu giderek sekülerleşmektedir. Bir dindar yaygınlaşan sekülerleşmeyi “çürüme” yahut “yozlaşma” görebilir pekâlâ. Sekülerleşme ampirik verilerin yanı sıra gözle görülür hale de gelmiştir zaten. Fakat sekülerleşmeyle beraber bir şey daha çok açık biçimde gözlemlenebilmektedir: geçmiş on yıllara göre dindarlar daha fazla eğitim almış, zenginleşmiş, gündelik hayatın içinde “görünmeye” başlamıştır. Yaygınlaşan sekülerleşmeyi “çürüme” olarak gören (A) kişisinin aksine, bu kez de görünür hale gelen dindarlardan rahatsız olan (B) kişisi toplumun “çürüdüğünü” düşünerek geçmiş güzel(!) laik günlere [old laik days] özlem duyabilir. Gençlerin toplu taşımada yaşlılara daha az yer veriyor olmasını, geleneklerden yana olan kişi büyüklere saygının kaybolduğunun işareti sayabilir; bir başkası “bireyleşmenin” başlangıcı…

Türkiye’de son yirmi üç, yirmi, on beş, on, yedi, üç yıldır yaşadığımız şey çürüme ya da öze dönüş değil, güçlü bir değişim yalnızca. Bir parça da “Anomi” belki. “Çürüme/bozulma” kavramı bütün bir topluma yöneltilirse anlamını yitirip buharlaşacaktır. Temelsizdir. Hiçbir zaman bütün bir toplum çürümez. Toplumun [kalabalıkların] bir üst akıl tarafından belirlenmiş “külli” bir istikameti, amacı, hedefi yok ki bozulsun, çürüsün, yozlaşsın. Bir amaç için bir ayara gelip “iş birliği” yapan insanların kurdukları kurumlar, yapılar, sistemler çürüyebilir, bozulabilir, çökebilir. Falanca okul meselâ… Ya da eğitim sistemi. Bir futbol kulübünün amacı şampiyon olmaktır meselâ. Fakat kulüp başkanından teknik direktörüne, futbolcusundan malzemecisine kadar, dağınık, savruk, disiplinsiz bir görünüm veriyorsa, o kulübün bozulduğundan söz edebiliriz. Onu bozan şey tembel, liyakat sahibi olmayan insanların sistemdeki varlığı/pozisyonudur. Kısaca bozulma/çürüme ancak ve ancak “bir irade/bir niyet” ortaya koyan sistemlerle ilişkilendirilebilir.

GÜÇLÜ BİR DEĞİŞİM YALNIZCA, BİR PARÇA ANOMİ

Türkiye’de hanidir olan biten güçlü bir değişim yalnızca, bir parça da anomi belki, dedik. “Anomi” Fransız Sosyolog Émile Durkheim tarafından popüler hale getirilmiş bir kelime. Sanayileşen/şehirleşen 19.yüzyıl Fransa’sını açıklıyor. Toplumların sarsıntılı zamanlarda ölçülerini [normlarını] yitirmesi demek.

Bir önceki bölümde toplumların bütünlüklü bir organizma olmadığını iddia ettik. Şu sorulabilir hemen: bütünlüklü bir organizma değilse toplum, nasıl “ortak normlar/değerler” üretebiliyor öyleyse?

Normları/değerleri üreten toplum değil, “iş birliği” içindeki bireylerdir. İnsanların ideolojisini/dünya görüşünü [sosyal/politik referanslarını] önce ailesi, sonra gittiği okul yani devlet [öğretmen/müfredat], ardından arkadaş/iş çevresi ve ilgisi varsa entelektüel faaliyetleri [okudukları, seyrettikleri] belirler, inşa eder. İster “ideoloji” diyelim ister “dünya görüşü” ister “din.” Her toplumda insanlar üzerinde etkisi yüksek “referans setleri” vardır. Referans setlerini ise “kurumlar/gelenekler” belirler, saptar.

Hemen örneklendirelim: ticaret yapan tüccarlar [burjuvazi] soylulara [aristokrasiye] öykünerek zaman içinde birtakım alışkanlıklar, kurallar, beğeniler, zevkler ve “kentli bir” yaşam tarzı geliştirmiştir Batı’da. Kırdan kente göç edip fabrikada çalışmaya başlayanlar da [işçiler] tüccarların geliştirdiği “yeni değer yargılarını/kentli ahlakı” benimsemişlerdir hemen. Böylece soyluların yeni bir zümre tarafından geriletilmesiyle doğan “anomi” yeni bir referans önerisiyle aşılabilmiştir.

Bizler bu dünyada eylemlerimizle var oluruz. Eylemlerimiz “kurallara” bağlıdır. Kurallar “zamana ve zemine…” Onun da arkasında ilkeler/prensipler” gelir. İlkelerse değerlerden [referans setlerinden] neşet eder. “Tevazu” bir değerdir. Tevazu “gösterişten kaçınmak gerekir” diye bir ilke ortaya koyar. Bu değeri ve ilkeyi benimseyen anneler çocuklarının beslenme çantalarını doldururlarken “hassasiyet gösterip” falanca şeyi koymamayı kural sayarlar kendilerince. Değerden eyleme uzanan pürüzsüz ve çelişkisiz bir akış.

Bugün Türkiye’deki insanların eylemlerinde yani sokakta, kamuda, özel alanlarında başkalarıyla kurdukları ilişkilerde değerden eyleme tutarlı bir referans setine bağlılık gözlemliyor muyuz? Maalesef koskocaman bir hayır! Güçlü değişimler yaşayan ve “dikey/yatay” yönlere doğru hareket eden toplumlarda “değer yargıları” da değişiklik göstermektedir. Yukarıda örnek verdiğimiz Batı toplumlarındaki gibi…

Türkiye iki asırlık çabaya rağmen “modernleşmesini” tamamlamış değil henüz. Bizde modernleşme “Batılılaşma” biçiminde tezahür etti. Aşağıdan yukarıya, doğal bir gelişimin sonucunda, geleneği “dönüştürerek” değil. Yukarıdan aşağıya, kamu otoritesiyle, cebren ve [altını çizelim] geleneği külliyen “tasfiye” ederek! Tasfiye etmeye çalışarak. Batılılaşmacı bürokrasinin/devletin önerdiği “yeni” değerler setini kabullenemedi toplum. Kustu. Eskisi de çökmüş oldu bir kez. Yenisi kurulamadı. Hızlı kentleşme… Köylerin boşalıp şehirlere akışı… Şehre gelen mesleksiz köylü yığınlarının yeterli sanayi altyapısı olmadığı için “işçiye” dönüştürülememesi… Devletten bağımsız, köklü ve güçlü, kültürlü bir “burjuva” sınıfının olmayışı… [Sanayileşebilseydik burjuvamız da olurdu. Burjuvamız olsaydı sanayileşmiş de olur, oturmuş şehirli bir norm sabitlenebilirdi. Birbirini baltalayan bir kısırdöngü.]

Bugün insanların referans setleri, üzerinde mutabık kaldıkları şifahi kurallar, ahlaki beklentiler, alışılmış sınırlar bozulmuştur ülkemizde. Aşınan, çözülen, yitirilen şey bireylerin aile/okul/çevre etkisiyle aşama aşama bağlandıkları normlardır. Bir başıbozukluk, bir kafa karışıklığı. İlkelerle/değerlerle yapıp etmeler/davranışlar arasında güçlü bir tezatlık. Çürüyen, insanlara ideal/istikamet/anlam kazandıran ideolojileri/dünya görüşlerini üretmekten sorumlu “intelligentia”dır. Kültür/Sanat dünyasının kurumlarıdır. Basındır. Politik karaları almaktan sorumlu olanlardır. Adaletsizlik varsa, suç oranları artıyorsa çürüyen hukuk sistemidir. Bozulan kamu otoritesidir. Toplum yani insanlar buna katılmaktadır yalnızca. Ama coşkuyla ama istemeyerek, maruz kalarak. Liyakat önemsizdir, çünkü “sadakat” norm haline gelmektedir. Güvensizlik ve şiddet artmaktadır, çünkü ne hukuk sistemi caydırıcıdır ne de toplumsal normlar [bozulan referanslar] suçluyu ayıplamaktadır.

SONUÇ

Öfkeli olabiliriz. Kırgın olabiliriz. Umutsuz olabiliriz. Yine de “sosyal çürüme” gibi irileştirilmiş yaldızlı sözlerden uzak durmalı, korkmalıyız. Bir yerde sosyal çürümeden söz ediliyorsa, o yerde sosyal çürümeyi durduracak/bitirecek, bütün topluma şekil vermek isteyecek “ulu önderler” çıkacaktır mutlaka. Toplumu makine gibi işleyen/arızalanan büyük bir sistem gibi düşünmenin sakıncası: “makine varsa usta da olmalı!”

Oysa toplumun “kurtarıcılara” değil kendi haline bırakılmaya [devletin müdahalesinden uzak tutulmaya] ihtiyacı var. Toplum düzenlenemez. “Kendi haline” bırakılmalıdır. Ancak vakıflar, aydınlar, siyasi partiler belli amaçlarla etkinlik içinde bulunup, kendi inançlarını ve düşüncelerini “sivil alanda” gönüllülük esasına dayanarak yaygınlaştırmaya çalışabilirler. Başka insanların, o ideale katılmak isteyenlerin “rızasını almak” şartıyla. Yapmalılar bunu zaten. İnsanlara tutarlı ve güçlü referans setleri sunmalı, ona istikamet önermeliler.

Meselâ bana kalsa insanlar daha çok kitap okumalı, telefonla/tabletle daha az vakit geçirmeli, televizyonu evlerine sokmamalı, kitap/gazete takip etmeli… Şimdi toplum, daha doğru ve daha net bir ifadeyle “başkaları” benim hayal ettiğim gibi değilse, mevcut durumu “yozlaşma/çürüme” olarak mı nitelemeli miyim?

İyice anlaşılması adına; daha sade ve basit düşünüp, bir an için “toplum” kelimesini “başkaları” kelimesiyle değiştirelim: “Türkiye’de her anlamda başkalarının çürümesini yaşıyor… Başkalarının çürümesi yeni değil… Başkalarındaki çürümenin boyutunu görmek isteyenler… Başkaları çürüyor… Başkaları çürüdü… Başkaları şöyle, başkaları böyle…” Burada kendimizi toplumdan/başkalarından sıyıran savunmacı/kibirli bir yan da yok mu? Çürümeden şikayetçiyiz çünkü biz çürümedik.

Peki ne yapalım? İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın yolu ne? Sanıyorum, yapılacak ilk iş başkalarına değil kendimize bakmak, kendimizi bağlandığımız referans setleriyle tartıp bu sisli ortama rağmen yolumuzu tayin edip, bütün “tazyike” rağmen “kendimiz olabilmeyi” başarmak. Kendimizdeki “bozuklukları/kusurları” düzeltmek. Biz düzelirsek bizim etkileşim içinde bulunduğumuz kurumlar ve sistemler de düzelecektir zaman içinde.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir