Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Türkiye’de sürekli tartışılan ‘diploma denkliğini’ yazdı. Taraf olmasına rağmen Türkiye’nin Lizbon Sözleşmesi’nin gerekliliğini tam olarak yerine getirmediği eleştirisini yapan Özcan ‘Mevcut denklik sistemi gerçekten kaliteyi mi koruyor, yoksa nitelikli insan kaynağının önünde görünmez bir engel mi oluşturuyor?’ sorusuna da cevap aradı.
Ülkemiz yükseköğretiminde kangrenleşmiş sorunlardan bir tanesi de yabancı ülkelerden alınan diplomaların Türkiye’deki diplomalara denk olup olmadığının tespitidir. Bu sorun, uygulamada çok farklı ve çelişkili şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Dünya üniversite sıralamalarında en üst basamaklarda yer alan kurumların diplomaları, akademik kalitesinin düşüklüğü konusunda şüphe bulunmayan üniversitelerin belgeleriyle aynı düzlemde değerlendirilerek reddedilebilmektedir. Chicago Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü dereceyle bitirmiş, Viyana Üniversitesi diplomalı mezunların yeterliliğinin, standartları tartışmalı bir Balkan üniversitesi mezunu ile aynı “şüpheli” kategorisinde ele alınması, tanıma sürecini rasyonel bir akademik zeminden uzaklaştırmaktadır.
Hemen pek çok konuda yaptığımız gibi uluslararası antlaşmaları kendi şartlarımıza göre şekillendiriyor ve yorumluyoruz. Denklik konusunda tabi olduğumuz Lizbon Sözleşmesi’ne göre tanıma kural, ret istisna olmalıydı. Uluslararası hukukta yabancı diplomaların tanınmasını kolaylaştırmak amacıyla kabul edilen Lizbon Sözleşmesi, tam da bu ilke üzerine kurulu. Ancak Türkiye’de uygulamaya bakıldığında, tablo tersine dönmüş görünüyor: Yabancı bir diploma, nereden alınmış olursa olsun, çoğu zaman önce şüpheyle karşılanıyor, ardından uzun ve ayrıntılı bir inceleme sürecine tabi tutuluyor.
Bugün Türkiye’de diploma denkliği yalnızca teknik bir idari işlem değil; aynı zamanda eğitim kalitesi, fırsat eşitliği ve uluslararası hareketlilik arasında kurulan hassas dengenin bir yansımasıdır. Peki Türkiye, taraf olduğu bu sözleşmenin öngördüğü “tanıma lehine karine” ilkesine ne ölçüde bağlı kalıyor? Daha da önemlisi, mevcut denklik sistemi gerçekten kaliteyi mi koruyor, yoksa nitelikli insan kaynağının önünde görünmez bir engel mi oluşturuyor?
Bu kronikleşmiş sorunun temelinde yatan hukuksal çerçeve, 11 Nisan 1997 tarihli Lisbon Recognition Convention (Avrupa Bölgesinde Yükseköğretimle İlgili Belgelerin Tanınmasına İlişkin Sözleşme) metnidir. Sözleşme, uluslararası hukukta yabancı diplomaların tanınması konusunda temel normu oluşturmakta ve tanıma lehine bir karine tesis etmektedir. Sözleşme uyarınca tanımayı reddetmek, yalnızca ilgili yeterlilik ile ulusal yeterlilik arasında “esaslı fark” (substantial difference) bulunduğunun somut biçimde gösterilmesi hâline özgü bir istisnadır.¹ Ancak Türkiye’nin uygulaması, bu “istisnai red” mantığını aşarak, her diplomayı potansiyel bir inceleme nesnesi kılan “idari şüphe” üzerine inşa edilmiştir.
Lisbon Recognition Convention (tam adıyla Avrupa Bölgesinde Yükseköğretimle İlgili Belgelerin Tanınmasına İlişkin Sözleşme, Lizbon, 11 Nisan 1997), yabancı yükseköğretim diplomalarının tanınmasına ilişkin uluslararası hukukta temel çerçeveyi oluşturmaktadır. Sözleşme, tanıma süreçlerinde tanıma lehine bir karine tesis etmekte ve tanımayı reddetmeyi yalnızca ilgili yeterlilik ile ulusal yeterlilik arasında “esaslı fark” (substantial difference) bulunduğunun gösterilmesi hâline özgü bir istisna olarak düzenlemektedir. ¹ Bu yaklaşım, yükseköğretim alanında uluslararası hareketliliği kolaylaştırmayı amaçlayan daha geniş bir normatif dönüşümün parçasıdır.
Türkiye, sözleşmeye taraf olmakla birlikte, tanıma sürecini otomatik bir sonuç olarak değil, ayrıntılı bir idari inceleme süreci olarak yapılandırmıştır. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından yürütülen denklik mekanizması, yabancı diplomaların doğrudan tanınması yerine; kurumun akreditasyonu, programın içeriği ve eğitim düzeyinin ayrıntılı biçimde değerlendirilmesini esas almaktadır. ² Bu çerçevede tanıma, varsayılan bir sonuç olmaktan ziyade, inceleme sonucunda ulaşılan bir idari karar niteliği taşımaktadır.
Özellikle 2024 yılında yürürlüğe giren güncel düzenlemelerle, dünya üniversite sıralamalarında (QS, THE, ARWU) ilk 400 dışındaki kurumlardan alınan diplomalar için getirilen ulusal sınav başarı sıralaması şartı, Türkiye’nin kalite denetimini merkezi yerleştirme sistemiyle eşgüdümlü hale getirdiğini göstermektedir.
Bu yaklaşım, ilk bakışta sözleşmenin tanımayı kolaylaştırma amacına kıyasla daha temkinli ve kontrol odaklı bir model ortaya koymaktadır. Zira Lizbon Sözleşmesi’nin sistematiği, tanımayı kural hâline getirirken, reddi istisna olarak konumlandırmaktadır. Avrupa Konseyi literatüründe de vurgulandığı üzere, sözleşme otomatik tanımayı zorunlu kılmasa da, tanımanın genel ilke, reddin ise istisnai bir durum olması gerektiğini ifade etmektedir. ³ Bu bağlamda, tanıma sürecinin başlangıç noktasının “inceleme” olarak belirlenmesi, sözleşmenin kolaylaştırıcı mantığı ile belirli bir gerilim yaratmaktadır.
Bununla birlikte, Türkiye’nin benimsediği modelin sözleşmeye aykırı olduğu ileri sürülemez. Lizbon Sözleşmesi, taraf devletlere “esaslı fark” değerlendirmesi yapma yetkisi tanımakta ve bu değerlendirmenin nasıl yürütüleceğine ilişkin ayrıntılı ve bağlayıcı bir prosedür öngörmemektedir. ⁴ Bu durum, devletlere tanıma süreçlerini kendi eğitim sistemlerinin ihtiyaçlarına göre yapılandırma imkânı tanımaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin yaklaşımı, yükseköğretim sisteminin kalitesini koruma, düşük standartlı ya da sahte diplomaları engelleme ve ulusal sınav sistemine tabi olan milyonlarca öğrenci nezdinde fırsat eşitliğini sağlama amacıyla açıklanabilecek meşru bir kamu politikası tercihi olarak değerlendirilebilir.
Ancak eleştirel bir perspektiften bakıldığında, asıl sorun “esaslı fark” kavramının yorumlanma biçiminde ortaya çıkmaktadır. ENIC-NARIC ağı tarafından geliştirilen kriterler, bu kavramın dar ve nesnel ölçütlere dayalı olarak uygulanmasını ve ret kararlarının açık biçimde gerekçelendirilmesini öngörmektedir. ⁵ Buna karşılık, uygulamada bu kriterin geniş ve esnek biçimde yorumlanması, tanıma yükümlülüğünü fiilen sınırlayan bir etki yaratabilmektedir. İstatistiksel olarak, özellikle tıp ve hukuk gibi regüle alanlarda Seviye Tespit Sınavı (STS) başarı oranlarının düşüklüğü, “esaslı fark” kriterinin Türkiye tarafından oldukça yüksek bir bariyer olarak konumlandırıldığını teyit etmektedir.
Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, Avrupa Birliği üyesi birçok devlette daha “güven temelli” bir modelin benimsendiği görülmektedir. Bu sistemlerde tanıma, varsayılan bir sonuç olarak kabul edilmekte ve yetkili makamlar ancak açık ve somut bir “esaslı fark” ortaya koyabildikleri ölçüde tanımayı reddedebilmektedir. ⁶ Bu yaklaşım, tanıma süreçlerinde şeffaflık ve öngörülebilirliği artırmakta ve akademik hareketliliği teşvik etmektedir. Buna karşılık Türkiye, Rusya ve Yunanistan gibi ülkelerde daha “inceleme temelli” ve merkeziyetçi modellerin benimsendiği görülmektedir. Bu durum, Türkiye’nin yaklaşımının tamamen istisnai olmadığını, ancak Avrupa’daki baskın eğilimden farklı bir konumda yer aldığını göstermektedir.
Bu kontrollü yaklaşımın Türkiye üzerindeki etkileri ise çift yönlüdür. Bir yandan, “e-Denklik” gibi dijitalleşme adımlarıyla evrak kontrol süreçleri hızlanmış ve sahte diplomaların sisteme girişi büyük oranda engellenmiştir. Diğer yandan, katı denklik prosedürleri ve içerik incelemeleri, nitelikli iş gücünün Türkiye’ye dönüşünü (tersine beyin göçü) zorlaştıran bir bürokratik bariyer haline gelebilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin küresel bir yükseköğretim çekim merkezi olma vizyonu ile ulusal liyakat ve kalite kontrolü kaygıları arasında yapısal bir gerilim yaratmaktadır.
ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Türkiye’de “kangrenleşmiş” olarak nitelendirdiğimiz bu denklik sorununun çözümü, sadece bürokratik bir hızlanma değil, köklü bir zihniyet ve paradigma değişimi gerektiriyor. Lizbon Sözleşmesi’nin temel ilkeleri doğrultusunda, hem ulusal kalite standartlarını muhafaza eden hem de uluslararası yeterliliği dışlamayan etkin bir sistem oluşturmak amacıyla aşağıdaki somut adımlar önerilebilir:
1. “Otomatik Tanıma” Sistemine Geçiş (Kademeli Model)
Her diplomayı “şüpheli” görüp incelemeye almak yerine, üniversitelerin niteliğine göre bir yeşil hat oluşturulmalıdır. Dünya Sıralaması Esası: QS, THE veya ARWU gibi listelerde ilk 500 veya 1000’de yer alan üniversitelerden alınan diplomalar, “esaslı fark” incelemesine tabi tutulmadan doğrudan ve otomatik olarak tanınmalıdır. Oxford veya Chicago mezunu birinin müfredatının “uygunluğu” sorgulanmamalı, bu kurumların akademik otoritesi peşinen kabul edilmelidir. Bu sisteme geçildiği takdirde denklik sürecinde ciddi bir hızlanma ve rahatlama sağlanacaktır.
2. “Esaslı Fark” Kavramının Daraltılması ve Şeffaflık
Şu anki sistemde “müfredat uyuşmazlığı” çok geniş ve keyfi yorumlanabilmektedir. Mevcut sistemde aday, diplomasının denk olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Çözüm; ispat yükünün YÖK’e geçmesidir. Yani YÖK, bir diplomayı reddediyorsa, oradaki eğitimin Türkiye’dekinden hangi somut noktada eksik olduğunu bilimsel verilerle (ders saati, içerik vb.) kanıtlamak zorunda kalmalıdır.
3. Seviye Tespit Sınavı (STS) Reformu
STS, şu an nitelikli mezunlar için “cezalandırıcı” bir bariyer gibi işlemektedir. Sınav Yerine Adaptasyon: Eksik görülen alanlarda adaylar sınava zorlanmak yerine; ilgili bir Türk üniversitesinde belirli kredilik ders tamamlama veya klinik pratik (staj) yapma seçeneğine sahip olmalıdır. Bilgi, çoktan seçmeli bir sınavla değil, uygulama ile ölçülmelidir.
4. Dijital Doğrulama ve Blokzincir Altyapısı
Bürokrasinin en büyük çekincesi “sahte evrak” korkusudur. Doğrudan Veri Paylaşımı: Diplomaların fiziksel kâğıtlar ve apostiller üzerinden değil, üniversiteler arası dijital ağlar (blockchain veya ENIC-NARIC dijital altyapısı) üzerinden doğrudan doğrulanması sağlanmalıdır. Bu, “evrak sahteciliği” riskini sıfıra indirerek inceleme süresini günlere düşürür.
5. Regüle Meslekler ve Akademik Derece Ayrımı
Akademik unvan ile meslek icra yetkisi birbirinden ayrılmalıdır. Bir kişinin “Doktor” veya “Ekonomist” unvanını kullanabilmesi (akademik tanıma) kolaylaştırılmalı; ancak bu kişinin Türkiye’de imza yetkisiyle çalışabilmesi (mesleki tanıma) için barolar veya tabip odaları gibi meslek örgütlerinin belirleyeceği daha makul “uyum eğitimleri” devreye sokulmalıdır.
Özetle çözümün formülü şöyle özetlenebilir: Güven Temelli Yaklaşım + Nitelikli Kurumlara Öncelik + Şeffaf Gerekçelendirme.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Lizbon Sözleşmesi kapsamındaki uygulaması, teknik anlamda bir çekince teşkil etmemekle birlikte, tanıma yükümlülüğünü incelemeye dayalı bir sürece dönüştürerek sözleşmenin kolaylaştırıcı mantığını sınırlayan bir model ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, devlet egemenliği, eğitimde fırsat eşitliği ve kalite güvencesi bakımından meşru gerekçelere dayanmakla birlikte, akademik hareketliliği teşvik etmeyi amaçlayan sözleşme sistemiyle belirli bir gerilim yaratmaktadır. Bu gerilim, uluslararası eğitim hukukunda devlet takdir yetkisi ile tanıma yükümlülüğü arasındaki dengenin nasıl kurulacağına ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası olarak değerlendirilmelidir.
DİPNOTLAR
1. Convention on the Recognition of Qualifications concerning Higher Education in the European Region (adopted 11 April 1997, entered into force 1 February 1999) ETS No 165, art III.1 ve art V.1.
2. Yükseköğretim Kurulu, Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Tanıma ve Denklik Yönetmeliği (Resmî Gazete).
3. Sjur Bergan ve Carita Blomqvist, The Lisbon Recognition Convention at 25: A Modern Treaty for Recognition (Council of Europe 2022).
4. Lisbon Recognition Convention, art V.1.
5. ENIC-NARIC Network, Recommendation on Criteria and Procedures for the Assessment of Foreign Qualifications (2001, rev).
6. Andrejs Rauhvargers, Recognition in the Bologna Process: Policy Development and the Road to Automatic Recognition (European Students’ Union 2013).
*Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, eski Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı.
