İtirafçı Soytekin’in avukatları savunmayı tamamladı: İmamoğlu'yla ilgili tek bir iddiası yok

İtirafçı Soytekin’in avukatları savunmayı tamamladı: İmamoğlu'yla ilgili tek bir iddiası yok

İBB davasında etkin pişmanlık başvurusu yapan Adem Soytekin’in avukatı Ahmet Burak Bilgin, müvekkilinin “örgüt yöneticisi” olarak konumlandırılmasına itiraz ederek, Soytekin’in Ekrem İmamoğlu’yla ilgili tek bir beyanı veya iddiası bulunmadığını söyledi. Bilgin, iddianamedeki örgüt yöneticiliği kurgusunun hukuki dayanaktan yoksun olduğunu savunarak, “Üyesinden talimat alan kişi yönetici olamaz” değerlendirmesinde bulundu.

İBB davasında etkin pişmanlık kapsamında ifade veren ancak tutuklu yargılanan Adem Soytekin’in müdafileri, 29 Nisan 2026 tarihli duruşmada savunmalarını sundu. Mahkeme Başkanı’nın bazı eylemler yönünden ek savunma verildiğini zapta geçirmesinin ardından söz alan avukat Ahmet Burak Bilgin, savunmasına müvekkiline yöneltilen “örgüt yöneticiliği” suçlamasını ele alarak başladı.

Bilgin, iddianamede Adem Soytekin’in, Ekrem İmamoğlu’nun kurucusu ve lideri olduğu iddia edilen “çıkar amaçlı suç örgütü”nün Beylikdüzü dönemi yöneticilerinden biri olarak gösterildiğini belirtti. Soytekin’in 143 eylemden 21’iyle ilişkilendirildiğini, bunlardan 7’si için etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ceza verilmesine yer olmadığı talep edildiğini aktardı.

“RÜŞVETE ARACILIK İDDİASI OTOMATİK OLARAK ÖRGÜT YÖNETİCİLİĞİ ANLAMINA GELMEZ”

Ahmet Burak Bilgin, iddia makamının Soytekin’i iki temel gerekçeyle örgüt yöneticisi olarak değerlendirdiğini söyledi. Bunlardan ilkinin iş insanları ile belediye yetkilileri arasında rüşvet süreçlerini yürütme ve aracılık etme iddiası, ikincisinin ise KİPTAŞ ihalelerinde belirleyici olma iddiası olduğunu belirtti.

Bilgin, bu değerlendirmeye itiraz ederek, “Rüşvete aracılık etme veya bu süreçleri yürütme gibi iddia edilen hususlar, otomatik olarak örgüt yöneticiliğini gerektiren olgular değildir” dedi.

Örgüt yöneticiliği için talimat verme, sevk ve idare yetkisine sahip olma, belirli kişiler üzerinde kontrol kurma gibi kriterlerin bulunması gerektiğini savunan Bilgin, iddianamede bu unsurların Soytekin yönünden ortaya konulamadığını ileri sürdü.

“KİPTAŞ’TA BELİRLEYİCİ OLDUĞU SÖYLENİYOR AMA SADECE 2-3 İHALEDE YER ALMIŞ”

Bilgin, KİPTAŞ ihaleleriyle ilgili iddialara da değindi. Soytekin’in, Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanı olmasından sonra KİPTAŞ tarafından düzenlenen 43 ihaleden yalnızca 2’sine girdiğini, birini tek başına, birini ortaklı aldığını, bir ihaleye de sonradan dahil olduğunu söyledi.

Buna karşın iddianamede Soytekin’in KİPTAŞ ihalelerinde belirleyici kişi gibi gösterildiğini belirten Bilgin, bu yaklaşımın çelişkili olduğunu savundu.

Bilgin, iddia makamının bir yandan Soytekin’i örgüt yöneticisi olarak gösterdiğini, diğer yandan hak edişlerini alabilmek için KİPTAŞ yöneticisi Ali Kurt’a rüşvet verdiğini ileri sürdüğünü belirterek, “Bu durumda iddiaya göre yöneticinin üyeye rüşvet verdiği gibi mantık dışı bir tablo ortaya çıkmaktadır” dedi.

“ETKİN PİŞMANLIK CEZALANDIRILIYOR”

Soytekin’in etkin pişmanlık kapsamında birçok bilgi ve belge sunduğunu vurgulayan Bilgin, bu beyanların iddia makamı tarafından aleyhe yorumlandığını söyledi.

Bilgin, müvekkilinin başından beri belediyeyle arasında bir “cari havuz” bulunduğunu, yaptığı işlerin karşılığını kimi zaman daire, kimi zaman çek, kimi zaman dükkan veya nakit olarak aldığını anlattığını aktardı.

Soytekin’in bu ödemelerin rüşvet mi, bağış mı, başka bir ticari ilişki mi olduğunu kesin olarak bilmesinin mümkün olmadığını söylediğini belirten Bilgin, “Müvekkilin hiçbir aşamada böyle bir kabulü yoktur” dedi.

Bilgin, Soytekin’in dosyaya katkı sağlamak amacıyla verdiği bilgilerin onu bir anda “örgüt yöneticisi” konumuna taşıdığını savunarak, “Bu durum, etkin pişmanlığın cezalandırılmasıdır” ifadelerini kullandı.

“ÜYESİNDEN TALİMAT ALAN KİŞİ YÖNETİCİ OLAMAZ”

Savunmada öne çıkan başlıklardan biri de Soytekin’in örgüt içindeki hiyerarşik konumuna ilişkin değerlendirme oldu.

Bilgin, örgüt yöneticisinin örgüt üyelerine emir ve talimat verebilecek konumda olması gerektiğini söyledi. Buna karşın iddianamede Soytekin’in bazı örgüt üyelerinden talimat aldığı yönünde değerlendirmeler bulunduğunu belirtti.

Bilgin, “Üyesinden talimat alan bir kişi yönetici olamaz” diyerek, iddianamenin kendi içinde çelişkili olduğunu savundu.

Soytekin’in altında örgüt üyesi olarak gösterilen 6 kişiden 4’ünün kendi şirketlerinde SGK’lı çalışan olduğunu, bir kişiyle sözleşmesel ticari ilişki bulunduğunu, bir kişinin ise kardeşi olduğunu ifade eden Bilgin, bu kişilerin uzun yıllardır Soytekin’in şirketlerinde çalıştığını ve işe örgütsel motivasyonla başlamadıklarını belirtti.

“ALTINDA GÖSTERİLEN 6 KİŞİDEN 5’İ, YÖNETİCİLİK DÖNEMİ DENİLEN EYLEMLERDE YOK”

Bilgin, iddianamede Soytekin’in altında gösterilen kişilerin eylemlerle bağlantısına ilişkin de ayrıntılı değerlendirme yaptı.

Savunmaya göre, Soytekin’in örgütsel hiyerarşide altında gösterilen 6 kişiden 4’ü yalnızca bir eylemde yer alıyor. Altan Gözcü’nün adı 5 eylemde geçse de bu eylemlerin tamamı İBB dönemine ait. Veysel Erçevik’in yer aldığı eylemlerin ise bir kısmının Beylikdüzü dönemiyle ilişkilendirildiği, ancak Erçevik’in Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcılığı görevine 2019’da geldiği belirtildi.

Bilgin, bu tabloyu “örgüt yöneticiliği” iddiasını zayıflatan bir çelişki olarak yorumladı.

“ÖRGÜT KENDİ İÇİNDE RÜŞVET Mİ ALIR?”

Savunmada KİPTAŞ Yeşilpınar Evleri’ne ilişkin 28 numaralı eylem de ayrıca ele alındı.

Bilgin, iddia makamının Soytekin’i örgüt yöneticisi olarak kabul ederken, aynı zamanda hak edişini almak için Ali Kurt’a rüşvet verdiğini ileri sürdüğünü belirtti. Bu durumda “örgütün yöneticisinin, örgüt üyesine rüşvet verdiği” gibi bir sonuç ortaya çıktığını savunan Bilgin, “Örgüt kendi içinde rüşvet mi alır?” diye sordu.

Bilgin, bu çelişkinin Soytekin’in örgüt yöneticisi olarak konumlandırılamayacağını gösterdiğini ileri sürdü.

KAYYUM VE MAL VARLIĞI TEDBİRLERİNE İTİRAZ

Ahmet Burak Bilgin, savunmasının sonunda Soytekin’in mal varlığına ve şirketlerine uygulanan tedbirlere de değindi.

Soytekin’in şirketlerine kayyum atandığını, mal varlığına ve emekli maaşına kadar tedbir uygulandığını belirten Bilgin, dosyadaki tüm suçlamaların doğru kabul edilmesi halinde dahi bu eylemlerden elde edildiği ileri sürülen mal varlığı değerlerinin Soytekin’in toplam mal varlığının yüzde 5’ini dahi geçmediğini savundu.

Bilgin, bu nedenle tüm şirketlere kayyum atanmasının ve mal varlığının tamamına tedbir konulmasının ölçülü olmadığını belirterek, tedbirlerin kaldırılmasını, Soytekin’in tahliyesini ve beraatini talep etti.

SİMGE BÜYÜK: “MÜVEKKİL PROJELERİYLE ORTADA OLAN BİR İŞ İNSANIDIR”

Savunmanın devamında söz alan avukat Simge Büyük ise Soytekin’in ticari geçmişini ve inşaat sektöründeki faaliyetlerini anlattı.

Büyük, Soytekin’in yıllardır inşaat sektöründe faaliyet gösteren, 10 milyon metrekarenin üzerinde taahhüt işi gerçekleştirmiş ve 4 bin 500’ün üzerinde bağımsız bölüm tamamlayarak teslim etmiş bir iş insanı olduğunu söyledi.

Soytekin’in şirketlerinin kayıtlı, denetlenebilir ve kurumsal bir yapıya sahip olduğunu belirten Büyük, mal varlığında 2014 sonrasında açıklanamayan olağan dışı bir artış bulunmadığını savundu.

“KAMUYA YAPILAN YAPILAR HAYALİ DEĞİL, AYAKTA VE KULLANILIYOR”

Simge Büyük, Soytekin’in belediye adına yaptığı belirtilen okul, kreş, cami, yurt binası, taziye evi, köprü, kavşak, kültür merkezi ve geçici yaşam alanı gibi yapıların gerçek olduğunu vurguladı.

Büyük, bu yapıların kayıt üzerinde kalmadığını, fiilen yapıldığını, teslim edildiğini ve kamu tarafından kullanıldığını söyledi.

Savunmasında Hatay’daki geçici yaşam alanına, Şehit Ömer Halisdemir Özel Eğitim Okulu’na, Beylikdüzü Yaşam Vadisi köprülü alt geçidine, Kuvayi Milliye Camii’ne, Şişli Habipat Gençlik ve Yaşam Merkezi’ne ve bazı park ile kamu yapılarının inşasına dikkat çeken Büyük, “Sözü edilen yapılar hayali değildir, toplumun fiilen kullandığı somut yapılardır” dedi.

“MÜVEKKİL İŞ YAPMIŞ, TESLİM ETMİŞ VE HAK EDİŞİNİ ALMIŞTIR”

Büyük, dosyada yalnızca ödeme hareketlerine odaklanıldığını, ancak bu ödemelerin karşılığı olan yapıların göz ardı edildiğini savundu.

“Müvekkil bir yüklenicidir; iş yapmış, teslim etmiş ve hak edişini tahsil etmiştir” diyen Büyük, ödeme, çek ve taşınmaz hareketlerinin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Büyük, söz konusu işlerin Soytekin’in toplam şirket cirosu içindeki payının yüzde 5’i geçmediğini de savunarak, bu kalemlerin Soytekin’in tüm ticari hayatını değil, geniş iş hacmi içindeki sınırlı bir bölümü temsil ettiğini söyledi.

BİLİRKİŞİ TALEBİ YİNELENDİ

Simge Büyük, kamuya yönelik işlerin gerçek maliyetlerinin belirlenmesi için inşaat maliyetleri konusunda uzman bilirkişi atanmasını talep ettiklerini hatırlattı.

Kamu ihale birim fiyatları ve rayiçler esas alınarak yapılacak hesaplamayla, yapılan ödemelerin bu yapıların karşılığı olduğunun ortaya çıkacağını savunan Büyük, savunmalarını varsayıma değil somut veriye dayandırdıklarını ifade etti.

11. MAHALLE VE KÜBİST SAVUNMASI

Büyük, eylemler bazında yaptığı savunmada 11. Mahalle Projesi’nden alınan dairelere de değindi.

Soytekin’in 11. Mahalle Projesi kapsamında 9 daire aldığını kabul ettiğini ancak bunun rüşvet değil, belediye yönlendirmesiyle kamuya yönelik gerçekleştirdiği yapım işlerinden doğan cari alacağının karşılığı olduğunu savundu.

Kübist Projesi’ne ilişkin olarak ise projenin iskan tarihi ile rüşvet olduğu iddia edilen taşınmaz devirleri arasında yaklaşık 18 ay bulunduğunu belirten Büyük, bu nedenle iddia edilen rüşvet ilişkisiyle taşınmaz devirleri arasında illiyet bağı kurulamayacağını söyledi.

DENİZ İSTANBUL İDDİASINA CEVAP

Simge Büyük, Deniz İstanbul Projesi’nden devredilen 3 bağımsız bölüme ilişkin iddiayı da cevapladı.

Bu taşınmazların devrinin inkâr edilmediğini ancak hukuki niteliğinin yanlış kurulduğunu savunan Büyük, söz konusu taşınmazların CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının tadilat işleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

İddia makamının bir yerde bu taşınmazları tadilat finansmanı kapsamında kabul ettiğini, başka bir yerde ise rüşvete aracılık suçlamasına dayanak yaptığını belirten Büyük, bunun çelişkili olduğunu savundu.

AVUKATLARDAN TAHLİYE VE BERAAT TALEBİ

Savunmaların sonunda Soytekin’in avukatları, müvekkillerinin suç işlemek kastıyla değil ticari faaliyet kapsamında hareket ettiğini, isnat edilen suçların maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığını savundu.

Avukatlar, Soytekin’in etkin pişmanlık kapsamında sunduğu bilgi ve belgelerle dosyanın aydınlatılmasına katkı sağladığını belirterek, tahliye, şirketler üzerindeki kayyum tedbirlerinin kaldırılması ve tüm eylemler yönünden beraat talebinde bulundu.

29 Nisan'daki duruşmada yapılan savunmaların ve yaşanan tartışmaların tamamı şu şekilde:

SOYTEKİN'İN AVUKATI AHMET BURAK BİLGİN SAVUNMASI

Mahkeme Başkanı: Eylem 6 yönünden, ikinci kez 252/2-5 maddesinden… Eylem 10 yönünden 43/1; eylem 25 yönünden yine 2 kez 250/1 ve 39/1; eylem 38 yönünden 39/1; eylem 85 yönünden 235/1, 235/2-A, 1-B ve 39/1; yine eylem 89 yönünden de 235/1, 235/2-A, T-1B ve 39/1 maddelerinden ek savunma ekledik. Zapta geçmesi açısından…

Ahmet Burak Bilgin: Adem Soytekin müdafi olarak; önce müvekkille ilgili örgütsel konuyla ilgili bir soru soracağım, ardından eylemlerle ilgili sorulara geçeceğim; bunu belirterek başlayalım. Şimdi dediğim gibi; bizim savunmamız, müvekkilin örgüt yöneticisi olarak suçlanması ve örgütsel hiyerarşiye dahil edilmesiyle ilgili bir savunmadır. Bu savunmaya başlamadan önce, müvekkilin iddialar kapsamında ne ile suçlandığı konusunda genel bir fotoğraf çekerek başlamak istiyoruz. Çünkü bu genel fotoğrafın, bizim örgüt savunmamız bakımından önemli olacağı kanaatindeyiz. İddianame kapsamında 2 grup itham altındadır: 1. Ekrem İmamoğlu'nun kurucusu ve lideri olduğu iddia edilen "İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütünün" Beylikdüzü Belediyesi ve İBB dönemine dair eylemleri kapsamında, örgütün Beylikdüzü döneminin bir yöneticisi olmakla suçlanıyor. 2. Bu örgütün iddianame konusundaki toplam 143 eyleminin içerisinde, 220/5 delaletiyle örgüt yöneticisi olarak suçlandığı; aslında içinde olmayıp da suçlandığı 3 eylemi saymazsak, Beylikdüzü dönemindeki 12 eyleminden 9'unda, İBB dönemindeki 131 eyleminin de 12'sinde yer almakla, yani toplam 21 eylemin içerisinde bulunmakla suçlanıyor.

Özetleyecek olursak Adem Soytekin; bir, örgüt yöneticiliğiyle, iki, 220/5 delaletiyle olanlar hariç olmak üzere 21 eylemle suçlanıyor. Bu arada belirtelim; bu 21 eylemin 7'sinde etkin pişmanlıktan yararlandırılması ve hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi talep edilmiş. Bu tabii takdirinize bağlı bir durumdur. Bu 7 eylemi de çıkardığımızda, kalan 14 eylemin şöyle bir tablo oluşturduğunu görüyoruz: 7 eylem rüşvete aracılık etme, 1 eylem suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama, 3 eylem irtikap, 3 eylem de nitelikli dolandırıcılık (kamu kurumu zararına veya kamu kurumu araç kılınmak suretiyle dolandırıcılık) olmak üzere 4 farklı suç tipi olduğunu görüyoruz. Bunlara baktığımızda, müvekkilin ekseriyetle eylemler noktasında rüşvete aracılık etmekle suçlandığını görüyoruz. Peki, müvekkil iddia makamınca hangi gerekçelerle, hangi kurgusal mantık üzerinden bu örgüt yöneticiliği ve eylemlerden sorumlu tutulmuş? Müvekkile bu örgüt yöneticiliği pozisyonu hangi mantıkla yükleniyor?

İddianamenin 7. ve devamı sayfalarına baktığımızda, iddia makamının örgüt yöneticilerine ayırdığı bir yer var; burada bunların niçin örgüt yöneticisi olduğunu anlatmış. Müvekkille ilgili değerlendirmeye baktığımızda şu iki temel unsur var: İş insanları ile belediye yetkilileri arasında gerçekleşen rüşvet süreçlerini yürütme ve aracılık etme; bu süreçlerde rüşvet olarak alınan mal varlığı değerlerini, şirketleri üzerinden gerçek iş karşılığıymış gibi faturalandırma ve nihayetinde bunları örgütün "sistem" olarak adlandırılan rüşvet havuzuna aktararak örgütün kasası fonksiyonunu icra etme. İBB döneminde KİPTAŞ ihaleleriyle ilgili süreçlerde, ihalelerin verilmesi noktasında, belirleyici olma ve karar verecek pozisyonda bulunma. Müvekkil, bu iddiaların doğruluğunu zaten savunmasında ve çapraz sorgusunda ziyadesiyle izah etti. Ben burada detaylı eylem savunmasına girmeyeceğim ancak örgütsel pozisyon noktasında şu iki hususu belirtmek istiyorum:

İlk olarak; rüşvete aracılık etme veya bu süreçleri yürütme gibi iddia edilen hususlar, otomatik olarak örgüt yöneticiliğini gerektiren olgular değildir. Örgüt yöneticiliği için talimat alma-verme, belirli bir grup üzerinde kontrol ve idare yetkisine sahip olma gibi temel kriterler gerekir. İddia makamının sunduğu hususlar, örgüt yöneticisi olmadan da bir örgüt üyesi olarak, hatta örgütsel hiyerarşiye dahil olmadan da gerçekleştirilebilecek eylemlerdir. İddianamenin kendi içindeki rakamlara bakarsak; 402 sanık içerisinde tespit edebildiğimiz kadarıyla 99 kişi örgütsel hiyerarşiye dahil edilmiş, yani 303 kişi hiyerarşi dışındadır. Müvekkile yüklenen "kasa" fonksiyonu, örgüt yöneticileri arasında sayılmayan Hüseyin Köksal için de iddia edilmektedir. Demek ki bu pozisyon, mecburi olarak örgüt yöneticiliğini gerektirmemektedir.

İkinci olarak KİPTAŞ meselesi; müvekkil, Ekrem İmamoğlu belediye başkanı olduktan sonra düzenlenen 43 ihaleden sadece 2 tanesine girmiş, birini tek başına, birini ortaklı alabilmiştir. Ayrıca bir ihaleye de sonradan dahil olmuştur. Yani KİPTAŞ nezdinde sadece 3 ihalede yer almıştır. Daha da önemlisi; iddia makamı, müvekkilin hak edişini alamayacağı endişesiyle KİPTAŞ yöneticisi Ali Kurt’a rüşvet verdiğini ileri sürmektedir. Bu durumda, iddiaya göre yöneticinin üyeye rüşvet verdiği gibi mantık dışı bir tablo ortaya çıkmaktadır. KİPTAŞ ihalelerinde belirleyici olmakla suçlanmamıza rağmen, hiçbir prestijli ihaleye girememişiz, toplam 40 küsur ihaleden sadece 2-3 tanesine dahil olabilmişiz ve hak edişlerimizi alabilmek için rüşvet vermek zorunda kaldığımız iddia edilmiştir. Müvekkile yüklenen örgüt yöneticiliği ithamının temelsiz kaldığını bizce gösteriyor.

Şimdi eylemler yönüyle bu örgütsel boyuta baktığımızda; az önce söylediğimiz gibi 220/5 delaleti ile suçlandığı 3 eylemi bir kenara bırakırsak, ayrıca etkin pişmanlıktan yararlandırılması talep edilen 7 eylemi de bir kenara bırakırsak (ki bırakmasak da onlar da yine rüşvet kapsamındaki eylemlerdir) toplam 4 farklı suç tipi olduğunu söyledik. İddia makamı burada ne diyordu? İş insanları ile belediye yetkilileri arasında gerçekleşen nüfuz süreçlerini yürütme, aracılık etme, sahte faturalar kesme, işleri zorla alma, bunları örgütün havuzuna aktarma ve örgütün kasası fonksiyonunu icra etme... İddia makamının iddiası budur. Peki, iddia makamı müvekkili bununla suçlamak için hangi delilleri kullanıyor? Tespit edebildiğimiz kadarıyla 3 grup delil var:

1. Müvekkilin kendi beyanları ve bu kapsamda sunduğu bilgiler ile belgeler.

2. "Rüşvet verdik" diyen ve kimisi dosyamızın da sanığı olan, müvekkilimizin "Beylikdüzü müteahhitleri" diye adlandırdığı kişilerin beyanları.

3. Rüşvet aldığı iddia edilen belediye yetkililerinin beyanları.

Müvekkilin en başından beri beyanı bellidir; dün kendisi de söyledi, çapraz sorgusunda daha da açtı: "Benimle belediye arasında olan bir cari havuz var. Ben iş yaparım, işimin karşılığını alırım. İş bana gelene kadar 3. kişiden daire alırım, çek alırım, dükkan alırım, taşınır alırım; ama bu bir rüşvet midir, bağış mıdır? Benim bunu bilmem mümkün değil. Tahmin ederim veya etmem, o ayrı mesele; ama kesin olarak bilmem mümkün değil. Çünkü iş bana gelene kadar bu pazarlık çoktan yapılmış ve bitmiştir. Ben bu aşamadan sonra işi yapmakla devreye girerim ve yönlendirildiğim kişilerden gidip bir takım mal varlığı değerlerini; dükkanı, daireyi, çeki veya nakdi alırım. Bunu da belediyeyle olan cari mesaimle mahsuplaşırım." Müvekkilin etkin pişmanlık yaptığı ifadeler dahil, başından beri istikrarlı şekilde söylediği budur. Ancak bu ifade ve buna dayanak olarak sunulan belgeler içerisinden bazıları adeta cımbızla çekilmiş; üstelik müvekkilin "tevil yoluyla ikrar" yaptığı şeklinde yorumlanmış ve müvekkil eylemsel bazda bu şekilde konumlandırılmıştır. Bir kere bu doğru bir yaklaşım değildir; çünkü müvekkilin hiçbir aşamada böyle bir kabulü yoktur.

İkinci grup delil, belediye yetkililerinin beyanlarıydı. Onların da tamamı istisnasız en başından beri böyle bir rüşvet olayının olmadığını, alınan mal varlığı değerlerinin bağış olarak alındığını söylüyorlar. Yani müvekkil aleyhine bir beyanları yok. Üçüncü grup delil ise müştekilerin beyanlarıdır. Müvekkil; Bahattin Uçar, Hamit Demir, Gül ve Beyaz gibi isimlerin beyanlarının niçin güvenilmez olduğunu, neden yalan söylediklerini burada izah etti. Meslektaşım da eylemsel bazdaki savunmasında bunları daha da detaylandıracak. Bu tabloya rağmen müvekkil, iddianamede haksız bir pozisyonda konumlandırılıyor. Biz bu pozisyonu kabul etmiyoruz. Müvekkil, etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanarak kısıtlı imkanlarıyla dosyaya pek çok bilgi ve belge sunmuş, yeni eylemlerin ortaya çıkarılmasını sağlamıştır. Ancak müvekkilin konumlandırıldığı yer, adeta etkin pişmanlığın cezalandırılması sonucunu doğurmuştur. Müvekkil, bu sürecin mağduruyken bir anda örgüt yöneticisi sıfatıyla üst düzey bir fail konumuna getirilmiştir. Bunun devletin örgütlü suçlulukla mücadele politikasına ne kadar uygun düştüğünü mahkemenizin takdirine bırakıyoruz.

Müvekkil, bu samimi beyanları hiyerarşide bu şekilde konumlandırılsın diye değil; soruşturmanın selametine katkı sağlasın ve suç işlenmişse ortaya çıksın diye vermiştir. İddia makamı ise bu beyanları müvekkil aleyhine kullanarak onu örgüt hiyerarşisine sokuyor, rüşvet süreçlerini yürüten kilit kişi ve örgütün kasası yapıyor. Hatta sürecin en başında örgütsel hiyerarşide bile yokken; üyeliği ve özel vasıf gerektiren üye statüsünü doğrudan atlayarak, onu örgütün 6 yöneticisinden biri haline getiriyor. Bu durum, etkin pişmanlığın cezalandırılmasıdır. Örgüt yöneticiliği; örgütü idare etmeyi, emir ve direktif vermeyi, inisiyatif kullanıp karar verme gücüne sahip olmayı gerektirir. Bir kişiye yönetici diyebilmemiz için örgüt üyeleri üzerinde sevk ve idarede bulunması, örgütsel faaliyetleri organize etmesi, durduran veya engelleyen rolünü üstlenmesi lazım. Bu kriterler ışığında bakıldığında, iddianamedeki "kasa olma" veya "KİPTAŞ ihalelerinde belirleyici olma" kurgusunun doğru olmadığı ve sakat bir mantığa dayandığı açıkça görülmektedir.

Gelelim şimdi bunun müvekkile yüklenen spesifik eylemler noktasında da doğru olmadığını anlatmaya. Savunmamıza başlarken müvekkile yüklenen suçlar bakımından genel bir fotoğraf çizmiştik. Şimdi bu noktada da örgütsel bazda bir genel fotoğraf çizmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Bu konuyu çok uzatmayacağız ancak örgütsel kuruluş yönüyle iddianameye baktığımızda, az önce de söylediğim gibi, tespit edebildiğimiz kadarıyla 402 sanık mevcuttur. Rakam 1-2 eksik veya fazla olabilir, bu çok önemli değil; ancak bu sanıklardan 99 kişinin örgütsel hiyerarşide yer aldığını görüyoruz. Peki, bu örgütsel hiyerarşide kimler var? İddia edilen bir kurucu lider, müvekkilin de dahil edildiği 6 yönetici, 13 özel vasfa haiz üye ve 79 normal üye olmak üzere 4 farklı pozisyon bulunmaktadır. Şimdi bu tablo bağlamında müvekkilin nereye oturtulduğuna bakalım. Az önce belirttiğimiz üzere; bir kişinin örgüt yöneticisi olabilmek için en azından talimat verebilme, sevk ve idare edebilme konumunda olması lazım. Bu açıdan bakıldığında Adem Soytekin’e bu rol uymamaktadır.

Örgüt yöneticisinin, emri altında bulunan belirli sayıdaki kişiye talimat verme pozisyonunda olması gerekir. Şunu netleştirelim: Örgüt yöneticisi talimat alamaz demiyoruz; yönetici de liderden veya kendisinden daha üst konumdaki diğer yöneticilerden talimat alabilir. Ancak bir örgüt yöneticisinin tartışmasız şekilde örgüt üyesinden talimat alması mümkün değildir. Üyesinden talimat alan bir kişi yönetici olamaz. Adem Soytekin bakımından dosyaya baktığımızda; örgüt lideri olduğu iddia edilen Ekrem İmamoğlu ile ilgili müvekkilin tek bir beyanı veya iddiası yoktur. Müvekkilin yönetici olarak suçlandığı Beylikdüzü döneminde, Ekrem İmamoğlu ile olan HTS kayıtları (ki savcılık buna çok önem verir) 2 elin parmaklarını geçmemektedir. Zaten savcılığın liderden alınan bir talimat olduğuna dair bir iddiası veya delili de yoktur. Diğer 5 örgüt yöneticisiyle arasında da böyle bir talimat ilişkisi mevcut değildir; hatta gizli tanık ifadelerinde bile bu yönde bir iddia yoktur. Buna karşın, tam tersi bir durum söz konusudur: Müvekkilin "örgüt üyesi" olarak değerlendirilen kişilerden talimat aldığı iddia edilmektedir. İddianamenin birçok yerinde Mehmet Muratçalı ve Ali Kurt gibi, yönetici olmayan kişilerin emir, direktif ve yönlendirmeleriyle hareket ettiği ileri sürülmektedir. İddia makamı, müvekkilin bu kişilerden talimat aldığını söylerken aynı zamanda onu örgüt yöneticisi olarak konumlandırıyor. Biz bunun hukuken sakat ve çelişkili bir niteleme olduğunu düşünüyoruz. Savcılık bizi, üyesinden talimat alan bir yönetici profiline ikna etmeye çalışıyor; ancak biz buna ikna olmadık.

İddianamenin 9. sayfasında, belediye içerisinde görevi olmamasına rağmen görevlilere talimat veren veya hiyerarşisi dışındaki kişileri yönlendiren kişiler tarif ediliyor. Bu tipik bir yönetici tanımıdır; ancak iddia makamı bu tanımı yöneticiler için değil, "özel vasfa haiz üyeler" kategorisi için yapmıştır. Müvekkil Adem Soytekin’in ise kendi SGK’lı çalışanı, sözleşmeli iş ortağı veya kardeşi dışındaki hiç kimseyle bir talimat ilişkisi yoktur. Savcılık, başkalarına talimat verebildiğini iddia ettiği kişileri bile yönetici olarak konumlandırmazken; bu yeteneğin onda biri bile olmayan müvekkili yönetici olarak tanımlamıştır. Bu büyük bir çelişkidir. Örgütsel hiyerarşide müvekkilin altında yer aldığı iddia edilen üyeler bakımından da durum aynıdır. Bir örgüt yöneticisinden bahsedebilmek için, emri altında faaliyetlerini idare ettiği üyeler olmalıdır. Savcılık da bunun farkında olduğu için müvekkilin altına 6 kişi yerleştirmiştir. İddianamenin 4. sayfasındaki şemada ve 3351. sayfasından itibaren devam eden bölümde; Veysel Erçevik, Serpil Altıntaş, Altan Gözcü, Nezahat Kut, Bülent Yılmaz ve Oğuzhan Soytekin müvekkile bağlı üyeler olarak gösterilmiştir.

Yargıtay, örgüt üyeliği için kişinin iradesini örgüt iradesine teslim etmesini ve emirleri örgütsel motivasyonla kayıtsız şartsız yerine getirmesini arar. Ancak iddianamenin ilgili sayfalarında, bu kişilerin iradelerini örgüte teslim ettiklerine veya emirleri bu motivasyonla yerine getirdiklerine dair hiçbir spesifik değerlendirme yok. İddianamede bu kişilerle ilgili; Adem Soytekin'e bağlı hareket ettikleri, onun birtakım işlerini yürüttükleri veya onunla birlikte hareket ettikleri yönünde genel geçer ifadeler kullanılmıştır. Bu tür ifadeleri örgüt yöneticisi yapmak istediğimiz herkes için kullanabiliriz. Ancak bu kişilerin spesifik olarak hangi tür eylemlerle bu süreci gerçekleştirdiklerine dair bir veri yoktur; olması da mümkün değildir, buna birazdan değineceğim. Bir suç örgütü, en başından bu amaçla kurulabileceği gibi yasal bir yapılanmanın sonradan suç örgütüne evrilmesiyle de oluşabilir. Bu iddianame kapsamında iddia makamının tezi ikincisidir. Yani başlangıçta yasal olan belediye yapılanmasının, daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri bağlamında bir havuz oluşturmak ve burayı ele geçirmek amacıyla suç örgütüne dönüştüğü iddia edilmektedir. Bu durumda Adem Soytekin’in altındaki personele baktığımızda; bu kişilerin suç işlemek amacıyla, yani bir "suç programı" dahilinde ve hiyerarşik bir ilişki içinde bir araya gelmiş olmaları gerekir.

Bu durumun mecburi sonucu şudur: Kişilerin örgütün niteliğini ve amacını bilerek, örgüte devamlı katılmaya yönelik bir irade koymaları gerekir. İddia makamının şu hususları ispat etmesi gerekir: Bu kişiler örgütün varlığından haberdar olacaklar, bilerek ve isteyerek üye olacaklar, hiyerarşik yapıda yerlerini alacaklar ve işledikleri fiiller belli bir devamlılık ve yoğunlukta olacak. Somut olaya baktığımızda bu kriterlerin ne ölçüde var olduğunu görelim. Adem Soytekin'in altında örgüt üyesi olarak konumlandırılan bu 6 kişiden 4'ü müvekkilin resmi SGK’lı çalışanıdır. 1 tanesiyle daire satışlarına ilişkin pazarlama faaliyetleri yürüttüğü sözleşmesel bir ilişkisi vardır. Yani toplam 5 kişi ile arasında zaten olağan bir ticari ilişki mevcuttur. Üstelik bu 5 kişiden biriyle (Ogün Soytekin) ağabey-kardeş ilişkisi vardır. Bu kişilerin uzun yıllardır Adem Soytekin'in şirketlerinde çalıştığı göz önüne alındığında, işe örgütsel bir motivasyonla başlamadıkları açıktır; zaten iddianamede de böyle bir iddia yoktur. Bu kişilerin bir kısmıyla olan resmi iş ilişkisi, örgütün kurulduğu iddia edilen 2014 yılından çok öncesine dayanmaktadır. Hatta biriyle olan ilişkisi doğuma dayalı bir kardeşlik bağıdır. Bu nedenle bu kişilerin, örgütün varlığını bilerek ve isteyerek katılmış olmaları mantıken mümkün değildir.

İddia makamı, yasal yapılanmanın sonradan suç örgütüne evrildiğini iddia ediyorsa; bu kişilerin de bu dönüşümü sonradan idrak etmiş olmaları ve buna rağmen örgütte kalmaya devam etmeleri gerekir. Ancak bu durumun somut delillerle ortaya konulması gerekir ki biz bu kişileri örgütsel hiyerarşiye dahil edebilelim. Unutulmamalıdır ki burada varlığı iddia edilen örgüt "Adem Soytekin Suç Örgütü" değil, "Ekrem İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü"dür. Dolayısıyla bu kişilerin; patronları olan Adem Soytekin’in dışında böyle bir örgütün kurulduğunu, yasal bir yapının suç örgütüne dönüştüğünü bilmeleri, bu amacı benimsemeleri ve iş ilişkisinin ötesinde örgütsel bir motivasyonla eylemlere girişmeleri gerekir. İddianamenin eksik bıraktığı tam olarak burasıdır: Bu kişilerin hangi aşamada örgüt programını bilerek orada kalmaya devam ettiklerini ve bu motivasyonla yoğun eylemlere giriştiklerini ortaya koyamamaktadır.

Bu durumu destekleyecek bir argüman daha sunayım. İddia makamına göre örgütün amacı; ana muhalefet partisini ele geçirmek, ardından müvekkili cumhurbaşkanı adayı yapmak ve bu süreç için gerekli maddi kaynağı kurulan havuz üzerinden finanse etmektir. O halde müvekkilin ve altındaki üyelerin bu amacı biliyor olması gerekir. Ancak iddianamede bu 6 kişiden özellikle 5'i için bu amacı bildiklerine dair hiçbir iddia yoktur. Bu kişilerin, sırf Adem Soytekin’i yönetici yapabilmek için "altına bir miktar üye yerleştirme" kaygısıyla bu konuma getirildikleri anlaşılmaktadır. Daha çarpıcı bir örnek vereyim: Müvekkilimin 16 Haziran 2025 tarihli (ve Mart ayındaki) etkin pişmanlık ifadesinde; Fatih Keleş ve Tuncay Yılmaz ile yapılan bir konuşmadan bahsedilir. Orada cumhurbaşkanlığı adaylığı konusu geçtiğinde, "Bu nereden çıktı, çok mu gerekliydi?" şeklinde bir diyalog olduğu belirtilir. Bu konuşmadaki 3 kişiden 2'si örgüt yöneticisi, 1'i ise özel vasıflı üyedir. Örgütün iddia edilen amacından örgütün yöneticileri bile habersizken veya bu amacı onaylamazken; biz kalkıp Adem Soytekin’in altındaki bu 6 kişinin bu amacı bildiğini iddia ediyoruz. Eğer bildiklerini iddia edemiyorsak onları üye, onları üye yapamıyorsak da Adem Soytekin’i yönetici olarak konumlandıramayız.

Son olarak; bu 6 kişinin tamamı etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmış, beyanları iddia makamı tarafından samimi bulunmuş ve mahkemenizden ceza verilmesine yer olmadığı kararı istenmiştir. Bu kişilerin ifadelerine baktığımızda; bir takım şeyleri anlatıyorlar ancak hiçbir yerde bu örgütsel motivasyonu bildiklerine, Ekrem İmamoğlu örgütünün amacını benimsediklerine veya iş ilişkisi dışında bu saikle hareket ettiklerine dair spesifik bir beyanları yok. E o zaman bunların da şöyle bir dayanağı yok. Bunlar etkin pişmanlıktan yararlandırılması talep edilmiş ama bu kişiler örgütsel pozisyonlarını, konumlarını kabul etmiyorlar. Dolayısıyla biz bunun da bir çelişki olduğunu düşünüyoruz. Ha şu da var mesela; müvekkil normalde bu örgüt üyesi, hani örgüt üyelerinin aynı yerde kaldırılmadığı cezaevinde hepimizin malumu. Bu kişilerden ikisi, yanlış isimleri biliyorsam meslektaşım düzeltsin, Bülent Yılmaz ve Serpil Altıntaş müvekkil tutukluyken kendilerini cezaevinde savcılığın izniyle, hani işlerinin yürütülebilmesi adına -bunlar şirketinde çalışan personel- ziyaret edebiliyorlar. Yani bunlara örgüt üyesi diyen, müvekkili de bunların örgüt yöneticisi yapan savcılık, bu kişilerin cezaevinde arkadaş görüşü işte kapsamında görüşmesine imkan vermiş, izin vermiş vakti zamanında. Yani sadece bu durum dahi aslında bunların örgüt üyesi, Adem Soytekin'in de bunları yönettiği iddiasının ne denli sakil durduğunu bizce gösteriyor.

Şimdi burada az önce de söyledik; mutlaka bir örgütsel resmi hiyerarşi ilişkisi kurulması lazım. Hani bu var mı, yok mu? Şimdi Yargıtay; 'Evet burada aralarında resmi bir iş ilişkisi var, hatta bir tanesiyle akrabalık ilişkisi var, olabilir, olmaz değil.' Yani arada bu tarz bir resmi iş ilişkisi veya akrabalık ilişkisi veya başka bir ilişki olan durumlarda da bu kişilerin örgütsel hiyerarşiye dahil olabileceğini kabul ediyor ama böyle bir durum varsa bunun çok daha titizlikle araştırılması gerektiğini, çünkü hani bunların resmi statüsel ilişkisi ve olağan birlikteliği aşar surette bir örgütsel ast-üst ilişkisi olup olmadığına dair çok detaylı, titiz bir araştırma yapılması gerektiğini söylüyor. İddianameye bakıyoruz, böyle bir titiz araştırma yapılmamış. Sadece bunların Adem Soytekin'in altında elemanları olması ve onların talimatıyla birtakım işlemlerin yürütmesi iddia makamı tarafından bu hiyerarşi ilişkinin varlığının ispatı olarak ortaya konmuş.

Mesela bunu, bu yaklaşımın hukukunun ne kadar yanlış olduğunu ortaya koyacak bir örnek vereyim. Eylem 28 kapsamında mesela Altan Gözcü'nün Ali Kurt'a ulaştırılmak üzere işte bir 500 bin dolar hazırlaması, bunu Murat Erenler isimli şahsa teslim etmesi olgusu. Şimdi burada ne var? Müvekkilin de ifadesi, kendi ifadesi zaten söylüyor, Altan Gözcü de, Murat Eren de... Bunların ifadelerine baktığımızda böyle bir transferin yapıldığı... Ama Altan Gözcü ne diyor? 'Ben daha önceden de sağa sola birçok yere hani patronumun talimatıyla para götürür getiririm, işim bu. Yani veya başka bir şey götürürüm. Bana böyle bir şey verildi, ben de bunu götürdüm teslim ettim.' Ya bu, bunun içinde bunu Altan Gözcü'nün bu şekilde bir spesifik örgütsel motivasyonla bunun bir rüşvet parası olduğunu bilerek bunu götürdüğüne dair iddianamede ortaya konan hiçbir somut delil yok, hiçbir beyan yok. Bu resmi bir iş ilişkisi kapsamında götürülmüş bir şey. Velev ki bu rüşvet olsun, Adem Soytekin bunu bilsin, bunu bu parayı bu maksatla çalıştıranlara versin... Çalışanı zaten böyle bir şeyi bilmiyor. O zaman böyle bir örgütsel hiyerarşinin varlığından burada bahsedemeyiz.

Mesela bir başka çarpıklık da şu; Murat Erenler. Aynı şekilde mesela Murat Erenler ile ilgili de böyle 2018'den beri Adem Soytekin'in bu tarz birçok talimatıyla iş yaptığı ile ilgili iddianamede şey var. Hatta işte Ali Kurt'un şoförüne rüşvet parasının götürülmesi, Range Rover marka aracın satılması, devredilmesi süreçlerinde Murat Erenler aktif rol oynuyor. Ama nedense Murat Erenler iddianamede örgüt üyesi değil. Olmasın zaten, doğrusu da bu. Çünkü bu adam 'Ben bunları örgütsel motivasyonla, bunun örgütsel bir hiyerarşi, örgütsel bir talimat kapsamında yapıldığını bilmiyordum' diyor. Bunu gösteren herhangi bir delil de yok. Ama iddia makamı Murat Erenler tarafından, Murat Erenler ile ilgili gösterdiği bu hassasiyeti, bu titizliği, Yargıtay'ın aradığı bu titizliği nedense Adem Soytekin'in diğer çalışanları yönünden göstermiş değil.

Şimdi neden değil? Çünkü şimdi bakıyoruz gelelim daha çarpıcı bir tablo var; devamlılık ve yoğunluk kriterleri. Şimdi 6 kişiden bahsettik; Serpil Altıntaş, Nezaket Kurt, Bülent Yılmaz, Ogün Soytekin, Altan Gözcü, Veysel Erçevik. Şimdi Serpil Altıntaş 143 eylem... Hatta uzatmadan şöyle söyleyeyim; Serpil Altıntaş, Nezahat Kurt, Bülent Yılmaz, Ogün Soytekin müvekkilin altı örgütsel personelinden dördü, 143 eylemin sadece bir tanesinde varlar; 30 numaralı eylem. Adem Soytekin'in talimatıyla üzerine bir düzenlenebilir birtakım daireler almışlar. Yani tek bir eyleme iştirak ediyorlar. Altan Gözcü beş eylemde var ama bu beş eylemin özelliklerine birazdan geleceğiz; eylem 25, 28, 30, 31, 43. Veysel Erçevik de beş eylemde var; 5, 6, 11, 12 ve 30. Şimdi o zaman karşımıza çıkan tablo şu; Adem Soytekin'in örgütsel hiyerarşide altındaki 6 kişiden dördü yalnızca tek bir eyleme iştirak etmişler, tek. Üstelik bu tek eylem hepsinde ortak; 30 numaralı eylem. Bu eylemin dediğim gibi gerçekleşip gerçekleşmediğini zaten müvekkil izah ettiği, meslektaş da izah edecek. Hani biz burada onu o yönüyle bakmıyoruz. Bu eylemin bir an için gerçekleştiğini, doğru olduğunu varsayalım. Bu eylem 30 numaralı eylem, yani İBB dönemi eylemi. Yani Adem Soytekin'in yönetici olmadığı, yönetici olarak iddianamenin Adem Soytekin'i yönetici olarak suçlamadığı döneme ait eylem. Bunların bu 143 eylemde işledikleri başka bir suç yok. Devam edelim; Altan Gözcü beş eylem var dedik, çok eylem gibi gözüküyor, tek eylem değil diğerleri gibi ama Altan Gözcü'nün işlediği beş eylem de İBB dönemine dair eylemler. Yani müvekkilin örgüt yöneticisi olarak suçlanmadığı döneme dair eylemler.

Veysel Erçevik'e bakalım, onda beş eylem var. Ha onda en azından bir savcılık bir şey yakalamış ama o yakaladığı yerin de yanlış olduğunu şimdi söyleyeceğiz. O beş eylemden de beş eylemin bir tanesi İBB dönemi, dördü ha nihayet geldi Adem Soytekin'in örgüt yöneticisi olduğu Beylikdüzü dönemi. Ama orada da şöyle bir tablo var; Veysel Erçevik'in bu iddianameye dahil edilmesinin, bu iddianamede bu şekilde bu kurguda yer almasının sebebi Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı olması sıfatıyla. İddianame öyle söylüyor, biz söylemiyoruz, iddianame öyle söylüyor. Ama Veysel Erçevik Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcılığına 2019'da geliyor. Yani Adem Soytekin'in yönetici olmadığı dönem. Şimdi dolayısıyla geldiğimiz noktada iddianamenin ortaya koyduğu tablo şu; Adem Soytekin 143 eylemden örgütün 143 eyleminden 21'inin içerisinde yer alıyor, bunun 9 tanesi yönetici olarak konumlandırıldığı dönemde. Artı üç 225'e delalet ama o eylem 40 olarak içinde yer almadığı için söylemiyorum.

Bir; iki, yönetici olarak hiyerarşide altında konumlandırılan 6 kişiden beşi iddianame kapsamında Adem Soytekin'in bu yöneticiyken yaptığı, işlediği iddia edilen 9 eylemin hiçbirinde yoklar. Tamamının suçlandığı eylemler İBB dönemine ait eylemler. Bunlardan sadece bir tanesinin Adem Soytekin'in yöneticiliği dönemine denk gelen eylemleri var ama o zaman da o kişi orada olmasının iddia makamının orada olma sebebi olarak gösterdiği pozisyona sahip değil; Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcılığı pozisyonuna sahip değil. Yani dolayısıyla iddianamenin bizi ikna etmek istediği şey şu; iddianame bizi şuna ikna etmeye çalışıyor: Diyor ki; Adem Soytekin örgüt yöneticisi olduğu dönemdeki işlediği 9 eylemi sadece tek bir personelle icra etmiş; Veysel Erçevik. Diğer beş personelini yönetici olduğu dönemdeki eylemlerinde kullanmamış.

Başka? Bu İBB döneminde de kalan 12 eylemi yine personelleri olmadan kullanmış, bir tanesi hariç 30 numaralı eylem. Ve örgütsel emri altındaki 6 kişiden dördünü de içinde bulunduğu bütün 21 eylemden sadece bir tanesinde kullanmış. Böyle bir örgüt yöneticisi profili var karşımızda. Şimdi o zaman biz şunları sormak istiyoruz; örgüt yöneticisi olduğu dönemde içinde yer aldığı 9 eylemin beş tanesini sadece tek bir örgüt üyesiyle gerçekleştirilen bir örgüt yöneticisi olmak mümkün mü? Bu kişinin altında yer aldığı ileri sürülen beş kişi, bu kişinin örgüt yöneticisi olduğu ileri sürülen dönemde gerçekleştirilen toplam 13 örgüt eyleminden hiçbirinin içerisinde yer almamalarına rağmen bunlardan nasıl örgüt üyesi oluyorlar, Adem Soytekin de nasıl bunların örgütsel planda yöneticisi oluyor?

Bunlar aslında bizce cevabı belli sorular ve bu soruların bizi götürdüğü yer, Adem Soytekin’in ve altındaki bu kişilerin örgüt üyesi olamayacağıdır. Dolayısıyla, bu kişilerin örgüt yöneticisi olarak konumlandırılan Adem Soytekin'in de örgüt yöneticisi olamayacağı açıktır. Şimdi, iddialar konusu 1-2 eylem üzerinden Adem Soytekin'in örgüt yöneticiliği iddiasının neden doğru olmadığına bakalım. Tekrardan kayıtlara girmesi için söylüyorum; 28 numaralı eylemde ne iddia ediliyor? İddia makamının iddiasına göre, müvekkil de bunu bir şekilde anlattı; Ali Kurt'a verilen bir paradan bahsediliyor. Müvekkil, "Ben bu hak edişleri almak için verdim; çünkü bunları vermeseydim önemli bir miktar hak edişimiz serbest bırakılmayacaktı, bu da bizi maddi yönden zor durumda bırakacaktı" diyor.

Şimdi karşımızda nasıl bir yapılanma var ki; örgütün 6 yöneticisinden biri olduğu iddia edilen kişi, işinin görülmeyeceği endişesiyle ve normal bir örgüt üyesinin talimatı veya zorlamasıyla (iddia bu yöndedir) fatura karşılığı önemli bir miktarda rüşvet veriyor? Yani kendi içinde, kendi yöneticisinden rüşvet alan bir örgüt profili ve üyenin talimatıyla rüşvet veren bir yönetici profili var karşımızda. Bu profilin çelişkili olduğunu tekrar tekrar söylememiz gerekiyor. Örgütsel hiyerarşiye dahil edilen 99 kişi içerisinde; bizim görebildiğimiz kadarıyla sadece Adem Soytekin örgüte rüşvet vermekle suçlanıyor. Örgüt kendi içinde rüşvet mi alır? Üyesi yöneticisine, yöneticisi üyesine rüşvet mi verir? Bu çarpıklık iddianamenin genelinde yok, sadece müvekkil açısından var. Biz bunun, Adem Soytekin'in yönetici olmasını engelleyen önemli bir çelişki olduğunu düşünüyoruz.

Şimdi iddianame dışı bir gelişme üzerinden Adem Soytekin'in durumunu değerlendirelim. Müvekkilim dün "Avukatım anlatacak" diyerek aldığı bir cezadan bahsetti; bunu dosyaya da sunduk. Müvekkilim, Mado isimli kafe restoranının işletmecisidir. Beylikdüzü Belediyesi bir denetim yapıyor ve birtakım usulsüzlükler bularak burayı mühürlüyor. Akabinde, 2014 ve 2016 yıllarında faaliyete devam edildiği gerekçesiyle kaymakamlık suç duyurusunda bulunuyor. Suç duyurusunu başlatan merkezi otoritedir, belediye değildir. Sonrasında işletme müdürü olarak kardeşi Ogün Soytekin hakkında dava yürütülüyor ancak onun mesul olmadığı ortaya çıkınca beraat ediyor. Bu sefer Adem Soytekin hakkında suç duyurusunda bulunuluyor ve yargılama sonucunda müvekkil ceza alıyor (HAGB ayrı bir konu). Olayın başlangıç tarihi Ekrem İmamoğlu'nun belediye başkanı seçilmesinden öncedir; tamam, Ekrem Bey bizzat süreci başlatmamış olabilir. Ancak müvekkile karşı açılan ikinci dava 2016 yılında, yani müvekkilin o örgütün yöneticisi olduğu iddia edilen dönemde açılıyor. Üstelik Beylikdüzü Belediyesi bu davada müşteki/katılan olarak bulunmaya devam etti. Nasıl bir örgüt yöneticisidir ki; üyesi olduğu iddia edilen belediye tarafından mahkumiyet alabileceği bir süreçle muhatap ediliyor? Sadece bu durum dahi Adem Soytekin'in bu hiyerarşide yönetici, hatta üye olarak dahi bulunamayacağını gösteriyor.

Bitirirken şunu da söylememiz lazım: Günün sonunda mahkeme böyle bir örgütün var olmadığı kanaatine ulaşırsa, zaten 220/5 delaletiyle olan suçlamalar düşecektir. Ancak aksi bir kabul ihtimaline karşı savunmamızı yapmalıyız. Müvekkil, örgütün Beylikdüzü dönemindeki 3, 4 ve 9 numaralı eylemlerden (doğrudan yer almasa da) yönetici sıfatıyla sorumlu tutuluyor. TCK 220/5 maddesi, yöneticilerin örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen tüm suçlardan sorumlu olacağını söyler; ancak Yargıtay içtihatları bu hükmün sınırlarını çizmiştir. Yargıtay der ki: "Örgüt yöneticisinin işlenen suç üzerinde hakimiyet, kontrol, sevk etme veya yönlendirme gücü yoksa bu hüküm uygulanmaz." Emsal kararlarda da belirtildiği üzere; suçlara asli fail, azmettiren veya yardım eden sıfatıyla katıldıklarına dair kanıt yoksa, sadece yönetici olmaları nedeniyle sorumlu tutulamazlar. Örgüt yöneticilerinin yalnızca emir ve talimat yetkileri bulunan alanlarda işlenen suçlardan ceza sorumluluğu söz konusudur. İddia makamı ise bu kriterlere dair tek kelime etmemiş, 220/5'i otomatik uygulanan bir hüküm gibi görmüştür. 3, 4 ve 9 numaralı eylemlerde müvekkilin herhangi bir personeli yer almamaktadır; dolayısıyla bu eylemler üzerinde bir sevk ve idare yeteneği yoktur. Bu nedenle, örgüt varlığı kabul edilse bile bu 3 eylem bakımından sorumluluk koşulları oluşmamıştır.

Örgüt savunmamız bu kadardır. Şimdi 3-5 dakika içinde MASAK raporu ve mal varlığına konan tedbirlerle ilgili hususlara değinmek istiyorum. Şimdi burada biliyoruz müvekkilin mal varlıklarında, şirketlerinde kayyum var. Önce birtakım bazılarında denetim kayyumu vardı sonra yönetim kayyumuna çevrildi. Şimdi tamamında yönetim kayyumu var. Kendileri de anlattı işte emekli maaşına kadar mallarında tedbir vesaire var diye. Şimdi bununla ilgili birkaç şey söylemek istiyoruz. Bir kere burada yani mal varlığı, kayyum hangi suçlardan dolayı konur, neye konur, ne olur ne biter uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Bunu zaten siz bizden çok daha iyi biliyorsunuz. Ama burada en azından şöyle bir tabloyu ortaya koymamız lazım. Bu çok net bir tablo. Burada müvekkilin az önce saydığımız 220'ye 5 delaleti olanları katalım, etkin pişmanlıktan yararlandırılması istenenleri katalım, hepsini katalım. 20 küsur eyleminin tamamını müvekkil işlemiş olsa, tamamından mahkum edilse, sonunda suçlu bulunsa bunlardan elde ettiği mal varlığı değerleri toplam mal varlığı değerlerinin %5'ini dahi geçmiyor. Yani bütün suçlardan alacağı ceza bütün mal varlığı içindeki oranı %5 ama bu %5 için müvekkilin bütün mal varlığına kayyum atanmış durumda. Bunun doğru bir yaklaşım olmadığını bizim söylememiz lazım.

İkincisi bir MASAK raporu var. Burada sebepsiz zenginleşme işte iddiaları var. Şimdi bu sebepsiz zenginleşme iddiası garip bir iddia, şundan dolayı garip bir iddia. İnşaat şirketi, bir inşaat şirketleri var karşımızda. Bunların elde ettikleri tapular üzerinden sebepsiz zenginleşme ileri sürülüyor. Ya bu inşaat şirketinin amacı zaten kuruluş mantığı bu yani tapu yani gayrimenkul yapmak. Şimdi burada neyin araştırılması lazım? Böyle bir şeyler olsa tamam amennah. Nedir? Bunlarla ilgili satış var, yüzlerce binlerce tapu üretilmiş de bunlarla ilgili satış vaadi sözleşmeleri yapılmış mı baktınız mı? Satış vaadi sözleşmesiyle bunların paraları alınmış mı? Paraları alınan şey parasını veren müşterilere tahsis edilmiş mi yani bunlar ayrıştırılmış mı? Ayrıca şirket bütün bu sürecin başında ne kadar kredi kullanmış, sürecin sonunda ne kadar kredi borcu var ve bu kullandığı kredi borcu bu elde ettiği gayrimenkullerle uyumlu mu? En azından bunlara bakılması lazım ki hani burada bir dengesizlik olur o zaman dersiniz ki siz sebepsiz zenginleştiniz. Ama MASAK raporunda bunların hiçbiri yok. Hiçbiri olmamasına rağmen müvekkilin şirketleri üzerinden sırf tapu üretmesi, gayrimenkul üretmesi yani işini yapması nedeniyle bir sebepsiz zenginleşme iddiası var. Bunun da doğru olmadığını biz belirtmek istiyoruz. Ha bundan yok ama ne var mesela MASAK raporunda? İşte 2007 yılında aldığı tarlaları 2017 yılında gösterme var. Herhalde sehven yapılmıştır yani bir devlet kurumu bunu göz göre göre yapmaz diye düşünüyoruz.

Aynı şekilde 2013 yılında sözleşmesini yapıp aldığı 2 adet 1+1 dairenin 2019 yılı edinme tarihi işte oraya denk gelmesi lazım ya 2014'ten sonra olması lazım çünkü bunun örgütsel plana dahil edilmesi için bu var. Herhalde bu da sehven yapılmış ve müvekkilin kendi şirketleri arasında birbirleri arasında para, kendi şirketleri arasında para trafiği yapılması var. Dolayısıyla suçlayıcı herhangi bir beyan yok. Sebepsiz zenginleşme iddiası dediğim gibi bunu ortaya koyabilecek olgusal dayanaklar araştırılmadan ortaya konmuş durumda ve bütün tekrar o çok önemli bizce yani her şeyi bir kenara bırakalım zaten bütün hepi topu %5. %5'lik, %6, %7 olsun, %10 olsun yani böyle bir şey için müvekkilin bütün mal varlığına tedbir konulması, şirketlerine kayyum atanması gibi bir durumla karşı karşıyayız. Bunun ölçülü orantılı bir tedbir olmadığını düşünüyoruz. Bunun da bu tedbirlerin de mahkemenizce kaldırılmasını talep ediyoruz. Hani usulen söylemiş de olalım müvekkilin tabii ki tahliyesini ve beraatini de talep ediyoruz. Sabrınız için de teşekkür ediyoruz.

SOYTEKİN'İN AVUKATI SİMGE BÜYÜK'ÜN SAVUNMASI

Sayın Başkan, Sayın Üyeler; öncelikle bir slayt gösterimi için flaş bellek vermiştim, onunla ilgili sunum yapacağım. Mübaşir arkadaşlara beyan ettiğimde açabilirlerse memnun olurum. Şu an değil, birazdan sırası geldiğinde ifade edeceğim. Biz öncelikle tutukluluk değerlendirmesinde ifade ettiğimiz üzere; huzurda bulunan müvekkilim Adem Soytekin'in, dosyada kendisine atfedilen isnatların aksine, uzun yıllardır inşaat sektöründe faaliyet gösteren köklü bir ticari geçmişe, yerleşik bir iş düzenine ve somut üretim gücüne sahip bir iş insanı olduğunu ifade etmiştik. Bunu soyut bir övgü cümlesi olsun diye de söylemiyoruz. Çünkü birazdan ifade edeceğimiz görseller, projeler ve somut belgeler; bunun lafla değil eserle sabit olduğunu gösterecektir.

Müvekkil, 40’lı yıllarından itibaren baba mesleği olan inşaat sektörünün içinden gelmiştir. Bu işi sonradan öğrenmiş değildir; hayatını bu işle kurmuş, bu işle büyümüş ve bu işle üretmiş bir yüklenicidir. Meslek hayatı boyunca da yalnızca bu alanda faaliyet gösteren, üretim yapan, istihdam sağlayan ve ekonomik değer oluşturan bir kişi olarak tanınmıştır. Müvekkil ve şirketleri tarafından bugüne kadar 10.000.000 metrekarenin üzerinde inşaat taahhüt işi gerçekleştirilmiş; ayrıca "yap-sat" diye tanımlanan usulle 4.500'ün üzerinde bağımsız bölüm tamamlanarak teslim edilmiştir. Müvekkil de bu durumu imza etmiştir. Bunu birçok kez ifade etmemizin nedeni, müvekkilin ticari hayatının küçük bir ticari hareketlilik olmadığını vurgulamaktır. Bu, tesadüfle açıklanabilecek bir tablo değildir; bu büyüklükte bir üretim hacmi ancak sistemli ve kurumsal bir yapı ile mümkündür.

Sayın Başkan, müvekkilin ticari yapısı yalnızca büyük değil; aynı zamanda açık, kayıtlı ve denetlenebilirdir. Şirketleri bağımsız denetime tabidir. Finansal yapısı bankalar ve kredi kuruluşları nezdinde sürekli incelemeye açıktır. Tüm mali hareketler, şirket kayıtları, banka hesapları, çek işlemleri ve ödemeleri resmi belgelerle sabittir. Şirketler bünyesinde çok sayıda taşınmaz, ticari araç ve ekipman ile tamamlanmış veya devam eden projeler bulunmaktadır. Bu haliyle ortada gizli, kaynağı belirsiz ya da gölgede yürüyen bir yapı değil; aksine göz önünde, kayıt altında ve denetime açık bir ticari organizasyon vardır. Nitekim müvekkile ait şirketler, JCR gibi uluslararası bir derecelendirme kuruluşunun incelemesine tabi tutulmuş; finansal yapısı, kredi kullanımı ve ticari faaliyetleri bu kapsamda analiz edilmiştir.

Bu tablo, müvekkilin ekonomik faaliyetlerinin kurumsal, kayıtlı ve denetlenebilir bir yapı içerisinde yürütüldüğünü açıkça ispat etmektedir. Özellikle belirtmek isterim ki; müvekkilin 2014 yılı öncesine ait tapu kayıtları incelendiğinde, sahip olduğu taşınmaz sayısının bugün itibarıyla sahip olduğu taşınmaz sayısıyla aynı ölçekte ve dengede olduğu görülmektedir. Bu hususu, iddia makamı tarafından öne sürülen "nüfuz ticareti" ya da "2014 sonrası Ekrem Bey’den sonra zenginleştiği" iddialarına karşı özellikle vurguluyorum. Müvekkilin mal varlığında sonradan ortaya çıkmış, izah edilemeyen olağan dışı bir artış yoktur. Başka bir deyişle; müvekkilin bugünkü ekonomik varlığı yıllara yayılan emeğinin, üretiminin ve ticari faaliyetinin sonucudur. Bu nedenle baştan şu tespiti doğru koyalım: Müvekkil bir iş insanıdır, yüklenicidir ve müteahhittir. Bir kamu görevlisi değildir, herhangi bir siyasi kimliği yoktur ve kamu gücü kullanan biri değildir.

Sayın Başkan, Sayın Üyeler; müvekkilin sektördeki yerini anlatırken bunu bir gayrimenkul sunumu yapar gibi veya proje kataloğu tanıtır gibi anlatmıyorum. Birazdan göstereceğimiz projeler savunmamızın süsü değil, tam tersi omurgasıdır. Çünkü bu dosyada müvekkilin kim olduğu, ne yaptığı ve ne kapasitede bir yüklenici olduğu anlaşılmadan, isnat edilen eylemlerin doğru değerlendirilmesi mümkün değildir. Ek 1'de ASOY projeleri olarak yer alan görseli açabilir miyiz? Müvekkilin tamamladığı onlarca projeden sadece birkaçını örnek vermek gerekirse; burada gördüğünüz "Coordinating" projesi 472 konut ve 25 ticari alandan oluşmaktadır. Burada görmüş olduğunuz "Butik Panorama" projesi 141 konut ve 11 ticari alandan, "Botanika" projesi 476 konut ve 44 ticari alandan, "Akros İstanbul" projemiz ise 496 konut ve 32 ticari alandan oluşmaktadır. Halihazırda şu an kayyum yönetiminde tamamlanacağını umduğumuz bir projemiz de Yörsel'dedir. Bunları şundan dolayı aktardım: Bunlar yalnızca onlarca, yüzlerce projeden birkaçıdır.

Üstelik müvekkilin faaliyetleri İstanbul ile de sınırlı değildir. Ayrıca bu gösterdiklerim Beylikdüzü bölgesinde bulunmamaktadır; hani yanlış anlaşılır, yine Ekrem Bey'e mal edilir diye bunları özellikle seçtim. Bursa, Ankara, Muğla ve daha birçok ilde yapmış olduğu projeler mevcuttur. Bu projelere ilişkin görsellerimiz de var ancak sunumu daha fazla uzatmak istemiyorum. Oralarda da mı nüfuz ticareti yapılıp bu işler alındı ve bu ölçekte işler yapıldı? Açıkçası bu bir soru işaretidir. Müvekkil yalnızca yerel ölçekte değil, aynı zamanda uluslararası ölçekte de ticari faaliyet göstermiştir. 2013 yılından itibaren Azerbaycan'da, bulunduğu sektörde %20'nin üzerinde pazar payına sahip bir yapı market yatırımının bulunduğunu daha önce söylemiştim. Bu husus, müvekkilin üretim kapasitesinin ve ticari gücünün ne denli büyük olduğunu, dosyada ileri sürülen isnatlardan bağımsız olarak somut şekilde ortaya koymaktadır.

Tekrar ediyorum; bunları burada proje tanıtımı yapmak için anlatmıyorum. Bunları üç nedenle söylüyorum: Birazdan eylemler bakımından dosyaya sunmuş olduğum somut belgelerle açıklama yapacağım ve söylediğim her şeyin kanıtlı olduğunu göstermeye çalışıyorum. Önemle belirtmek gerekir ki bunlar kamu işi değildir. Müvekkilin tamamen özel sektör faaliyeti kapsamında, kendi finansmanı ile gerçekleştirdiği projelerdir Sayın Başkan. Müvekkil bu yapıları kendi öz sermayesiyle üstlenmiş, tamamlamış ve teslim etmiştir. Bugün bu yapılar insanların içinde yaşadığı, hayatın fiilen sürdüğü yaşayan projelerdir. Aynı durum, iddianamede özellikle "Eylem 11" kapsamında yer alan kamuya yönelik yapılar bakımından da geçerlidir. Müvekkil tarafından gerçekleştirildiği dosyada da kabul edilen okul, kreş, cami, yurt binası, taziye evi, köprü, kavşak, kültür merkezi ve geçici yaşam alanı niteliğindeki yapılar gerçektir; yerindedir ve ayaktadır. Halen de kamu kullanımındadır. Buna ilişkin Ek-2 ve Ek-3 görsellerini açabilir miyiz?

Burada Hatay ilindeki geçici yaşam alanına ilişkin görsellerimiz mevcuttur; bu da yine müvekkil tarafından yapılmış bir yapıdır. Sayın Başkan, siz de dün "Eylem 11"de okudunuz ve ifade ettiniz: Şehit Ömer Halisdemir Özel Eğitim Okulu, Beylikdüzü Yaşam Vadisi Köprülü Alt Geçidi, Kuvayi Milliye Camii, Fatih Trabzon Merkez Binası, Şişli Habipat Gençlik ve Yaşam Merkezi, Makyol Yaşam ve Beylikdüzü Safet Çevik Parkı... Bunların hepsi dosyada mevcuttur ve müvekkil tarafından gerçekleştirildiği açıktır. Sözü edilen yapılar hayali değildir, kayıt üzerinde kalmamıştır; toplumun fiilen kullandığı somut yapılardır. Bu nedenle dosyada sadece ödeme hareketlerinden söz edilip, bu ödemelerin karşılığı olan bu yapılar göz ardı edildiğinde, olay yalnızca tek taraflı görülmüş olmaktadır.

Sayın Başkan, Sayın Üyeler; şimdi iddia edilen tabloyu bir an için düşünelim: Bir müteahhit düşünün; gidiyor, tanıdığı tanımadığı iş insanlarından para alıyor ama bu parayı cebine koymuyor, bir kazanç elde etmiyor. Onun yerine gidiyor okul, kreş, cami, köprü yapıyor. "Eylem 11"de sayılan tüm kamu yararına işleri müvekkilim inşa ediyor. Yetmiyor; bu yapıları satmıyor, işletmiyor, gelir elde etmiyor; bir de gidiyor bunları toplum kullansın diye belediyeye devrediyor. Bir insan gerçekten haksız kazanç peşindeyse parayı alır kendi cebine koyar. Kim o parayla karşılıksız bina yapıp kamuya bırakır? Bu tablo günlük hayatın akışıyla ve genel mantıkla uyuşmamaktadır.

Müvekkilin yaptığı işler ve bu işlerin karşılığı olan ödemeler, savcılık makamı tarafından birlikte değerlendirilmemiştir. Esasen bu dosyanın bizim açımızdan kilit noktası burasıdır. Müvekkil bir yüklenicidir; iş yapmış, teslim etmiş ve hak edişini tahsil etmiştir. Dosyada yer alan ödeme, çek ve taşınmaz hareketleri bu çerçevede değerlendirilmelidir. Müvekkil, hak edişlerini kimi zaman nakit, kimi zaman çek veya taşınmaz şeklinde aldığını hem etkin pişmanlık beyanlarında hem de burada ifade etmiştir. Bunların tamamı şirket kayıtlarında mevcuttur. Kaldı ki bu işlerin, müvekkilin toplam şirket cirosu içindeki payı %5'i geçmemektedir. Bu da bize, büyütülerek anlatılan bu kalemlerin müvekkilin tüm ticari hayatını değil, geniş iş hacmi içindeki sınırlı bir kısmı temsil ettiğini göstermektedir.

Kıymetli üyeler; bu nedenle dosyada yer alan kamuya yönelik işlerin gerçek maliyetlerinin tespiti için, inşaat maliyetleri konusunda uzman bir bilirkişi atanmasını 21 Ocak 2026 tarihli dilekçemizde talep etmiştik. Bu talebimizi huzurunuzda bir kez daha yineliyoruz. Kamu ihale birim fiyatları ve rayiçler esas alınarak yapılacak bir hesaplamayla, yapılan ödemelerin bu yapıların tam karşılığı olduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Biz savunmamızı varsayımla değil, somut veriyle kuruyoruz. Müvekkil bu süreçte yüklenici sıfatıyla hareket etmiş; maliyetleri belirlemiş ve imalatı yürütmüştür. Belediye ile bağlantılı bu işlerde kamu bütçesi kullanılmamış; finansman bağışçılar ve üçüncü kişiler aracılığıyla sağlanmıştır. Müvekkil de hak edişlerini piyasa pratiğine uygun şekilde taşınmaz veya nakit olarak tahsil etmiştir. Yapılan tüm tahsilatlar şirket kayıtlarına işlenmiştir. Dolayısıyla gizli veya kayıt dışı bir kazanç değil; tam aksine, ilk anlattığımız şekilde ticari faaliyetler kapsamında denetlenebilir gelirler elde edilmiştir.

Sayın mahkeme, bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde karşımızda şu tablo vardır: Yerleşik bir ticari geçmişe sahip, mal varlığı yıllara yayılan emeğinin sonucu olan, bütün faaliyetleri kayıtlı ve denetlenebilir, ürettiği projeler ve eserleri ortada bulunan bir iş insanı vardır. Bu nedenle müvekkilin, dosyada iddia edildiği gibi izahsız ilişkilerin bir parçası olarak değerlendirilmesi ve rüşvete aracılık ettiği iddiaları; hem hayatın olağan akışıyla hem de dosya kapsamındaki somut verilerle bağdaşmamaktadır. Bu genel çerçeveyi arz ettikten sonra, iddianamede müvekkile isnat edilen eylemleri tek tek ele almak istiyorum.

Eylem 1 Bakımından Savunmamız: Sayın Başkan, Eylem 1 bakımından müvekkile yöneltilen isnat; "11. Mahalle" projesi üzerinden devredilen dairelerin rüşvet konusu menfaat olduğu ve müvekkilin de bu süreçte rüşvetin teminine aracılık ettiği iddiasına dayanmaktadır. Müvekkil, "11. Mahalle" projesi kapsamında 9 adet daireyi aldığını zaten açıkça kabul etmektedir. Ancak bu hususun doğru hukuki zemine oturtulması gerekmektedir. Müvekkil, belediyenin yönlendirmesiyle kamuya yönelik gerçekleştirdiği yapım işlerinden doğan cari alacağının karşılığı olarak bu taşınmazları almıştır.

Dosyada sabit olduğu üzere müvekkil; sürecin hiçbir aşamasında taraflar arasında pazarlık yürütmemiş, herhangi bir menfaat temini görüşmesine dahil olmamış, yalnızca kendisine bildirilen alacağına ilişkin 2.540.000 TL tutarındaki mahsuplaşma sürecinde yer almıştır. Uğur Gün'ün 15.000.000 TL, Zafer Gün'ün ise farklı beyanlarında 6-7 milyon TL'den söz ettiği görülmektedir. Ancak tartışılması gereken bu rakamlar değil, iddia edilen menfaat pazarlıklarının taraflarının kimler olduğudur. Zira söz konusu iddia edilen görüşmelerin hiçbir aşamasında müvekkilin adı geçmemektedir. Pazarlıklara katıldığına veya yön verdiğine dair somut delil yoktur. Bu nedenle bir rüşvet pazarlığı olduğu kabul edilse dahi müvekkilin bu sürecin dışında olduğu açıktır. Tarafı olmadığı bir pazarlığın aracısı olması mantıken de mümkün değildir.

Öte yandan dosyada yer alan Ali Gül ve Zafer Gül'ün beyanlarının müvekkili suçlayıcı somut bir yönü yoktur. Aksine dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; Gül tarafının kendi aralarındaki ticari ilişkilerden, özellikle Uğur Güngör ile olan ihtilaflı süreçlerden kaynaklı sorumluluklarını bertaraf etmek ve Uğur Güngör'ün iddiasına göre kendisini dolandırmak amacıyla bu anlatımları gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır. Sonuç olarak müvekkil; herhangi bir rüşvet ilişkisine taraf olmadığını ve böyle bir ilişkiye aracılık etmediğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Yaptığı tek şey, kamuya yönelik gerçekleştirdiği işler karşılığında doğan alacağını kendisine bildirilen şekilde tahsil etmektir. Beylikdüzü bölgesinde kamuya yönelik bazı yapım işlerinde yer aldığını, bu işler karşılığında belediye ile bağlantılı projelerden doğmuş ticari alacağının bulunduğunu, "11. Mahalle" projesinde de bu alacağın taşınmaz devri suretiyle mahsup edildiğini söylemektedir. Eylemin devamı da bunu doğrulamaktadır. Zira ilk etapta 9 daire seçilmiş, daha sonra Gül İnşaat ile Esenyurt'taki ortaklığın tasfiyesi kapsamında 4 daire daha eklenmiştir. Bu 4 dairenin müvekkilin yaptığı kamu işlerindeki alacağı ile ilgisi yoktur; bu, Gül İnşaat ile olan özel ticari ilişkisine ait ortaklıktan ayrılma payıdır.

Ancak bu 4 daire üzerinde Şekerbank ipoteği bulunduğu ortaya çıkınca ticari ihtilaf yaşanmış, ipotekler kaldırılmadığı için taşınmazlar satılamamış ve müvekkil alacağını tahsil edememiştir. Sonunda bu 4 daire iade edilmiş; karşılığında başka projeden 3 daire ve 200.000 TL nakit üzerinden yeni bir mahsuplaşma yapılmıştır. Zafer Gün'ün tapu işlemlerinde ayrıca Adem Soytekin'e para verildiği yönündeki beyanı ise maddi süreçle doğrudan çelişmektedir. İlgili vekaletname örneğini sunduk Sayın Başkan. Müvekkilin anlatımı nettir: 4 dairenin iade sürecinde karşı taraf işlemlerin akrabaları Mustafa Gül üzerinden yürütülmesini istemiş; bu doğrultuda Mustafa Gül'e vekalet verilmiş ve süreç onun eliyle yürütülmüştür. Müvekkil tapu dairesine gitmediğini ve işlemleri fiilen takip etmediğini söylemektedir. Bu husus; tapu tarihleri, devir evrakları ve vekalet ilişkisi gibi teknik verilerle denetlenebilir durumdadır. Bu nedenle "para verdim" beyanı gerçek dışıdır.

Müvekkil kamu görevlisi veya belediye personeli değildir. 4 Kasım 2025 tarihli ifadesinde Uğur Güngör ile yaptığı görüşmeyi anlatırken bunu açıkça ortaya koymuştur. Uğur Güngör'ün "Dairelerimi aldım ama işlerim belediyeden hallolmuyor" serzenişine müvekkil, "Ben belediyedeki işlerden anlamam" cevabını vermiştir. Gerçekten belediye işlerini çözen veya kamu gücü üzerinde etkisi olan bir kişi böyle bir yakınmaya karşı kendini dışarıda tutmaz. Bu beyan, müvekkilin belediye tasarruflarını yöneten kişi olmadığını göstermektedir. Son olarak, Uğur Güngör'ün "imarsız arsalar Adem Soytekin'e verilir, sonra imara açılırdı" şeklindeki iddiası tümüyle mesnetsizdir. Hangi parselden söz edilmektedir? Hangi meclis kararı vardır? Müvekkilin veya şirketlerinin adına geçmiş hangi arsa bulunmaktadır? Bunların hiçbiri ortaya konulamamıştır. Müvekkilin veya şirketlerinin Beylikdüzü bölgesinde geçmişte veya halihazırda herhangi bir arsa ilgisi bulunmamaktadır. Bu beyan, sadece suçlamadan ibarettir.

Eylem 2 Bakımından Savunmamız: Sayın Başkan, Eylem 2 kapsamındaki isnatlara gelecek olursak; az önce müvekkilin nasıl bir ticari yapı içerisinde faaliyet gösterdiğini arz ettik. İddianame, "Kübist" projesinin iskan sürecinde bir menfaat temin edildiği ve müvekkilin buna aracılık ettiği kurgusu üzerine kuruludur. Öncelikle temel bir noktaya değinmek gerekir: İddianamede müvekkilin aracı olduğu ileri sürülmektedir. Ancak HTS kayıtları incelendiğinde; Metin Gül ile Ekrem İmamoğlu arasında 2014-2017 yılları arasında çok sayıda telefon görüşmesi ve yoğun iletişim bulunduğu açıkça görülmektedir. Müvekkilin 2015-2016 dönemlerinde ne Ekrem İmamoğlu ne de Metin Gül ile iletişim kaydı bulunmamaktadır. Hal böyleyken, Ekrem İmamoğlu’na doğrudan ulaşabilen bir kişinin, Ekrem Bey ile iletişim kurabilmek için 3. bir kişiyi araya koyması hayatın olağan akışına aykırıdır. Dosyada sabit olduğu üzere, Kübist projesinin iskân tarihi 23 Mart 2015’tir. İskân tarihine ilişkin belgeyi de dosyaya sunduk. Buna karşılık, rüşvet olduğu iddia edilen taşınmaz devirleri 9 Eylül 2016 tarihinde, yani yaklaşık 18 ay sonra gerçekleşmiştir.

Ancak çelişki yalnızca zamanla da sınırlı değildir. İddianamede müvekkilin rüşvete aracılık ettiği iddiasına ilişkin resmi tapu kayıtları açık, kayıtlı ve alenidir; gizli veya muvazaalı değildir. Kaldı ki dosyada taşınmazların kamu görevlisine iletildiğine dair ne bir para transferi ne de bir taşınmaz devri mevcuttur. Dolayısıyla dosyada zaman bakımından illiyet bağı kesilmiş, müvekkilin ilgili dönemlerde Ekrem İmamoğlu veya Metin Gül ile hiçbir HTS kaydı bulunamamıştır. Eylem 2 bakımından karşımızda bulunan tablo; zaman bakımından çökmüş, mantık bakımından tutarsız ve delil bakımından yetersiz bir isnattır. Bu sebeple müvekkile yöneltilen suçlamaların maddi ve manevi unsurları oluşmamıştır. Sayın Başkan; Eylem 3, 4 ve 9 için az önce meslektaşımız detaylı açıklama yaptı. Burada ben de kısaca değinip geçeceğim. Burada müvekkil, "örgüt yöneticisi" olduğu iddiasıyla sorumlu tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak açıkça ifade etmek gerekir ki müvekkilin herhangi bir örgütte yönetici sıfatı bulunmadığı gibi, tarafımızca örgüt üyesi dahi olmadığı kabul edilmektedir. Meslektaşım bu eylemlere ilişkin müvekkilin bir dahli olmadığını açıkladığı için eylemlerin içeriğine girmeyeceğiz.

Eylem 5 Bakımından Savunmamız: Sayın Başkan, Eylem 5 kapsamında müvekkilim Adem Soytekin hakkında kurulan isnat; "Deniz İstanbul" projesinden devredilen 3 adet bağımsız bölüm üzerinden bir rüşvet tesis edildiği iddiasına dayanmaktadır. Savunmamızın en başında altını çizmek gerekirse; biz burada maddi bir olguyu inkâr ederek değil, o olgunun hukuki niteliğinin yanlış kurulduğunu ortaya koyarak savunma yapıyoruz. Müvekkilim söz konusu 3 bağımsız bölümün devrini ilk günden beri gizlememiştir. Etkin pişmanlık kapsamındaki beyanlarında da bunu açıkça ifade etmiş ve bu beyanlarının arkasında durmaktadır. Dolayısıyla bu eylem bakımından tartışılması gereken husus, bölümlerin devredilip devredilmediği değil; bu devrin hangi hukuki çerçeve içerisinde gerçekleştiğidir. Dosya kapsamındaki verilerle görüleceği üzere; burada rüşvet suçunun maddi unsurunu oluşturacak nitelikte, kamu görevlisinin bir işi yapması veya yapmaması karşılığında sağlanan gizli bir menfaat yoktur. Müvekkilin o dönemde açıktan ve ihalesiz şekilde yaptığı işler karşılığında doğan ticari alacaklarının, aynî ödeme yöntemiyle tahsilinden söz ediyoruz. İnşaat sektöründe yüklenici ve taşeron alacaklarının bağımsız bölümlerle kapatılması yerleşik bir ticari pratiktir. Nitekim müvekkile bu dairelerin, o dönemde yapımı devam eden CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının tadilat işleri kapsamında verildiği bilgisi, dönemin Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı Veysel Erçevik tarafından iletilmiştir.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: İddia makamı da zaten bu taşınmazların CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının tadilat finansmanında kullanıldığını kabul etmektedir. Hatta bu husus iddianamede ayrıca "Eylem 33" başlığı altında değerlendirilmiş ve TCK 282/6 bakımından "ceza verilmesine yer olmadığı" sonucuna bağlanmıştır. Şimdi burada durup şu temel soruyu sormak zorundayım: Aynı taşınmazlar, aynı kişiler ve aynı süreç söz konusu iken; bir yerde "bu taşınmazlar tadilat finansmanında kullanılmıştır" denilerek cezasızlık sonucuna gidilirken, diğer yerde nasıl rüşvete aracılık isnadı kurulmaktadır? İddia makamı, bu dairelerin gerçekten bir tadilat işinin finansmanında kullanıldığını kabul ediyorsa, ortada hukuken bir "iş karşılığı ekonomik değer aktarımı" var demektir. Bu durumda aynı maddi olgunun bir yerde "iş karşılığı" kabul edilip diğer yerde "rüşvete aracılık" sayılması açık bir tutarsızlıktır.

Sayın mahkeme, isnadın dayanak noktası olarak sunulan asıl unsur, Dursun Keleş’in beyanlarıdır. Fakat Dursun Keleş’in beyanları incelendiğinde; olayın zamanına, şekline, taraflarına ve maddi kurgusuna ilişkindir. Sayın Başkan, Dursun Keleş 14 Nisan 2025 tarihli ilk ifadesinde; müvekkilin 2014 yılında kendisini aradığını, Başkan’ın talimatıyla aradığını söylediğini, ilk etapta kaba inşaat ve demir işlerini vermesini istediğini, kendisi vermeyince ikinci etapta bu işleri vermesi gerektiğini ifade ettiğini beyan etmiştir. Buna karşılık 6 Ekim 2025 tarihli ikinci ifadesinde; aynı olayın bu kez 2018 yılında gerçekleştiğini ve müvekkilin bizzat şantiyeye gelerek bu sözleri söylediğini ileri sürmektedir. Burada yalnızca yıl değişmemiştir; fiilin icra şekli bütünüyle değişmiştir. Bir anlatımda telefon vardır, diğerinde yüz yüze temas. Olay 2017'de mi yaşanmıştır, 2018'de mi? Telefonla mı gerçekleşmiştir, yüz yüze mi? Bu soruların cevabı net değildir. Rüşvete aracılık etmek gibi ağır bir suç isnadının maddi unsuru bu denli çelişkili olamaz.

Çelişki bununla da kalmamıştır; 2020 yılına ilişkin anlatım daha da ağır bir tutarsızlık taşımaktadır. Sayın Başkanım, Dursun Keleş ile ilgili bu hususu özellikle vurgulamak istiyorum; çünkü biz ikinci kez tutuklandığımızda, tutuklanmamızın temel sebeplerinden biri Dursun Keleş'in vermiş olduğu beyanlardı ve itirazlarımıza rağmen bunlar dikkate alınmamıştı. Dursun Keleş ilk ifadesinde; müvekkilin 2020 yılında kendisini aradığını, "Patron Ekrem İmamoğlu, Keleşoğlu bir kreş yapsın dedi" dediğini, müvekkilin aynı gün içerisinde Deniz İstanbul ofisine geldiğini, yanında Ekrem İmamoğlu'nu arayıp telefonu hoparlöre verdiğini ve "Başkanım, Dursun Keleş'in yanındayım. Kreş yapmayacaklarmış, kendisiyle anlaşamıyoruz" dediğini iddia etmektedir. Oysa ikinci ifadesinde; yine 2020 yılında bir telefon görüşmesi olduğunu söylemekle birlikte, ofise gelişin aynı gün değil, aradan yaklaşık 1 ay veya 45 gün geçtikten sonra gerçekleştiğini beyan etmektedir. Bu iki anlatım aynı anda doğru kabul edilemez. İlk versiyonda aynı gün içinde hem telefon hem yüz yüze görüşme vardır; ikinci versiyonda ise bu iki olay arasında haftalar bulunmaktadır. Bu artık basit bir hafıza zayıflığı ya da takvim hatası olarak açıklanabilecek bir farklılık değildir; bu, olayın kurgusunun değişmesidir. Ceza muhakemesinde bir vakanın merkezindeki unsur bu kadar oynuyorsa, o anlatımın güvenilirliğinden söz edilemez.

Bu dosyada asıl belirleyici olması gereken anlatımlar değil, teknik verilerdir. Çünkü iddia edilen senaryo teknik olarak doğrulanabilir niteliktedir. Eğer anlatıldığı gibi bir olay yaşanmış olsaydı, bunun mutlaka dijital bir iz bırakması gerekirdi. Müvekkilin Dursun Keleş'i aradığı söyleniyorsa HTS kaydı bulunmalıydı; aynı gün aynı ortamda bulundukları söyleniyorsa baz örtüşmesi olmalıydı. Yanında Ekrem İmamoğlu ile hoparlörden görüşme yapıldığı ileri sürülüyorsa, bunun HTS kaydı ve zamanlaması ortaya çıkarılmalıydı. Oysa dosyada bunların hiçbiri yoktur. Müvekkil ile Dursun Keleş arasında iddia edilen içerikte herhangi bir HTS kaydı bulunmamakta, aynı ortamda bulunduklarını gösteren eş zamanlı "sıfır baz" örtüşmesi bulunmamaktadır. 2020 yılı içerisinde müvekkil ile Ekrem İmamoğlu arasında hiç görüşme kaydı yoktur. Özellikle hoparlörlü görüşme iddiası, teknik olarak en kolay doğrulanabilir senaryolardan biridir. Böylesi bir görüşme varsa bunun arama başlangıç-bitiş zamanı, süresi ve baz verileri bulunur. Hiçbirinin dosyada yer almaması, bu anlatımın teknik verilerle bizzat çürütüldüğünü göstermektedir.

Soruşturma aşamasındaki önemli bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum: Müvekkilin ikinci kez tutuklanmasına dayanak yapılan iddia, Deniz İstanbul Projesi'nin koordinatında çok sayıda ortak baz verisi bulunduğu yönündeydi. Müvekkil bu isnadı kabul etmedi; ben de bizzat o sorguda vardım. Nitekim iddianame incelendiğinde bu iddiayı doğrulayan herhangi bir somut ve teknik tespite yer verilmediğini gördük. Bu ne anlama geliyor? Ya böyle bir veri yoktur ya da varsa iddiayı desteklemediği için iddianameye alınmamıştır. İddianamede müvekkilin proje sınırında 49 kez baz verdiği iddia edilmiş ve bu durum suçun mekansal kanıtıymış gibi sunulmaya çalışılmıştır. Oysa teknik inceleme, bu baz kayıtlarının proje ofisini değil; yaklaşık 157 metre mesafedeki müvekkilin çocuklarının ikametgahını gösterdiğini ortaya koymaktadır. Müvekkilin çocuklarını ziyaret etmesi hayatın olağan akışının bir sonucudur. Proje ofisine veya Dursun Keleş'in ofisine giriş yaptığını gösteren bina içi kapsama verisi dosyada yoktur. Dolayısıyla 49 kez baz kaydı, müvekkilin aile hayatı kapsamındaki olağan hareketliliğinin bir yansımasıdır.

Dosyadaki çelişkiler sadece Dursun Keleş'in beyanlarıyla sınırlı değildir. Nitekim Mustafa Keleş 7 Ekim 2025 tarihli ifadesinde açıkça; "Adem Soytekin'in 30 Eylül 2025 tarihli ek ifadesi doğrudur" diyerek müvekkili doğrulamıştır. Mustafa Keleş, Veysel Erçevik'in arkadaşı olduğunu, Erçevik'in kendisini arayarak İBB'ye destek olmasını istediğini ve yaklaşık 4.000.000 TL yardım talep ettiğini beyan etmiştir. Bu beyan göstermektedir ki; iddia edilen bir rüşvet pazarlığı varsa bile bu Veysel Erçevik ile Mustafa Keleş üzerinden gerçekleşmiştir; müvekkil bu sürecin dışındadır. Veysel Erçevik de ifadesinde görüştüğünü kabul etmektedir ancak sorumluluğu başkasına yönlendirme saikiyle müvekkili işin içine çekmeye çalışmaktadır. İddianamenin 146. sayfasında sayın savcılık; Veysel Erçevik'in Mustafa Keleş ile görüştüğünü, maddi talepleri ilettiğini ve devamında Veysel Erçevik'in Adem Soytekin'i devreye soktuğunu açıkça ifade etmiştir. Bu kabul, isnadın kendi içinde çözülmesine neden olmaktadır. Zira bir kişinin başka birini "devreye sokması", o kişinin süreci yöneten ve talimat veren konumda olduğunu gösterir.

Burada şu sorunun cevabı verilmelidir: İddianamede müvekkil örgüt yöneticisi, Veysel Erçevik ise onun altındaki üye olarak kabul ediliyorsa; alt konumda olduğu iddia edilen Erçevik'in, üst konumdaki Soytekin'i "devreye sokması" nasıl açıklanacaktır? Örgüt hiyerarşisinin doğası gereği talimatın yukarıdan aşağı gelmesi gerekirken, burada süreç aşağıdan yukarıya doğru işlemiştir. Bu durum isnadın hiyerarşik yönünden yoksun olduğunu müvekkilin örgüt yöneticisi olamayacağını olmadığını da açıkça ispat etmiştir. Daha önemlisi iddia makamı bir taraftan bu arada üye olduğumuzu da kabul etmiyoruz Sayın Başkan yanlış geçmesin tutanaklara o yüzden daha önemlisi iddia makamı bir taraftan bu taşınmazların CHP il binasının tadilat finansmanında kullanıldığını kabul ederken eylem 33 yönünden cezasızlık sonucuna varmışken ki dün sormuştunuz müvekkile eylem 5'te rüşvete aracılık isnadı kurmuştur. Keza aynı kabul çerçevesinde CHP il başkanlığı tadilatı iş olarak görülürken kreşler, okullar, taziye evleri, camiler müvekkilin yaptığı diğer kamuya yönelik imalatlar için alınan ödemeler suç sayılmıştır. CHP İl Başkanlığı binasının tadilatını diğer işlerden farkı nedir? Kreş ile okul ile cami ile CHP İl Başkanlığı binasını iş kapsamı içine alınmamasının sebebini anlayamadık. Tadilat yapıldığı kabul edilmişse diğer yapılar da müvekkil tarafından yapılmıştır Sayın Başkan. Müvekkile isnat edilen tüm eylemler de bu anlattığımız kapsamdadır. Hepsi için tüm eylemler bakımından müvekkilin durumu bu tablonun birebir aynısıdır.

Sonuç olarak sayın mahkeme eylem 5 bakımından karşımızda şu tablo vardır. İddia edilen rüşvet pazarlığı içerisinde müvekkilin bulunmadığı müvekkil açısından isnadın dayanağı olan Dursun Keleş'in beyanları olayın zamanı, şekli ve akışı bakımından kendi içinde çelişkilidir. Teknik veriler bu isnadı doğrulamamakta aksine çürütmektedir. Soruşturma aşamasında var olduğu ileri sürülen bazı teknik tespitler iddianameye yansımamıştır. Bu baz kayıtları suç isnadı değil ailevi yaşam hareketlerinin bir göstergesidir. Müvekkil açısından iddia edilen örgütsel hiyerarşi kronolojik olarak kurulabilir nitelikte değildir. Aynı maddi olgu eylem 33'te başka eylem 5'te başka türlü yorumlanarak hukuk tekniği bakımından bir tutarsızlık ortadadır. Aynı nitelikteki işlere farklı hukuki muamele yapılmıştır. Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde müvekkil açısından rüşvete aracılık suçunun maddi ve manevi unsurlarının bizim açımızdan oluşmadığı nettir.

Sayın Başkan eylem 6'ya geçiyorum ve eylem 6 bakımından temel sorun şu. Ortada ilk bakışta çok gürültülü, çok kalabalık, çok kişili bir anlatım var. Ancak bu anlatımın içine girildiğinde sağlıklı bir değerlendirme yapılması için önce Vadi İstanbul projesinin yapısının doğru anlaşılması gerekmektedir. Çünkü bu proje tek bir kişi ya da tek bir firma tarafından yürütülen bir süreç değildir. Sayın Başkan, Eylem 6 kapsamındaki açıklamalarıma devam ediyorum. Müvekkil, etkin pişmanlık kapsamında verdiği tüm beyanlarının arkasındadır; dün de bunu huzurunuzda defalarca ifade etmiştir. Bizim vekil olarak burada yapmaya çalıştığımız şey, müvekkilin sunduğu belgelerle anlattığı hususların doğruluğunu ortaya koymaktır. Dosyadaki bazı eylemlerin temelini zaten müvekkilin kendi beyanları ve sunduğu evraklar oluşturmuştur. Buna karşılık; müvekkili haksız şekilde dosyanın içine çekmeye çalışan diğer sanık müteahhitlerin beyanları da tarafımızca çürütülecektir. Çünkü bu beyanların bir kısmı, kendi sorumluluklarını azaltıp yükü müvekkile yönlendirme çabası taşımaktadır.

Eylem 6 bakımından dosyanın en temel sorunu şudur: Ortada ilk bakışta çok gürültülü ve kalabalık bir anlatım vardır. Ancak sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için önce "Westside" projesinin yapısının doğru anlaşılması gerekmektedir. Bu proje, tek bir kişi ya da firma tarafından yürütülen bir süreç değildir. Aksine, Kemal Şahin ile yapılan hasılat paylaşımı sözleşmesiyle projenin müteahhitliğini 5 firma üstlenmiştir. Bu çerçevede; Uzman İnşaat, Mutlu İnşaat, Beyaz İnşaat, Mes Madencilik ve Mes Turkuaz firmalarından oluşan bir adi ortaklık kurulmuştur. Daha sonra Uzman İnşaat’ın bu ortaklıktan ayrıldığı görülmektedir. Bu tablo, sürecin tek merkezli değil, çok ortaklı bir organizasyon içinde yürütüldüğünü açıkça göstermektedir.

Dosya kapsamındaki beyanlara baktığımızda; Furkan Hamzaoğlu "ruhsat işlerini Beyaz İnşaat ve Şahinler Holding takip ederken" demekte, Yüksel Hamzaoğlu da aynı şekilde ruhsat işlerini Beyaz İnşaat ile Şahinler Holding'in takip ettiğini ifade etmektedir. Oktay Hamzaoğlu ise inşaat ruhsatının Beyaz İnşaat adına çıkarıldığını belirtmiştir. İskanla ilgili problemleri çözmek amacıyla dönemin Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na; Mutlu İnşaat yetkilisi olarak kendisi, Yüksel Hamzaoğlu ve Mes Turkuaz yetkilisi İsa Ünal ile birlikte gittiklerini anlatmıştır. Ekrem Bey'in kendilerini sorunların çözümü için Mehmet Murat Çalık'a yönlendirdiğini, daha sonra onunla görüştüklerini ifade etmiştir. Bu anlatım son derece önemlidir. Çünkü belediye ile doğrudan teması kuran, çözüm için görüşmeye giden ve süreci sürdüren kişilerin kimler olduğu açıkça görülmektedir. Bu anlatımın hiçbir yerinde müvekkilim yoktur. Erhan Ünal da ifadesinde; "Mutlu İnşaat ve Beyaz İnşaat belediye ile olan ilişkileri, iskan, imar ve ruhsat süreçlerini takip ediyorlardı" demiştir. Bununla da yetinmeyip, Beyaz İnşaat’ın belediye ile başka projelerden ötürü diyalogları olması nedeniyle bu süreci Seyfi Beyaz ve Muzaffer Beyaz'ın yürüttüğünü eklemiştir.

İsa Ünal da ifadesinde; Beyaz İnşaat sahipleri Seyfi Beyaz ve Muzaffer Beyaz'ın bu hususları yakından takip ettiğini, ayrıca Beyaz İnşaat çalışanı Engin Dülger’in belediye süreçlerini yönettiğini detaylandırmıştır. Tanık Yunus Emre Cumhur’un ifadesi de bu tabloyu tamamlamaktadır: "Yapı ruhsatları ile Beyaz İnşaat ilgileniyordu, zaten ruhsatlar bu şirket adına çıktı." Dolayısıyla, birbirinden bağımsız birçok anlatım aynı istikameti göstermektedir: Belediye ile yürütülen ruhsat ve iskan süreçleri ağırlıklı olarak Beyaz İnşaat tarafından, Seyfi Beyaz ve Muzaffer Beyaz çizgisinde takip edilmiştir. Varsa pazarlıklar, onlar tarafından yapılmıştır. Müvekkilin bu süreçlerin merkezinde olduğuna dair hiçbir somut beyan bulunmamaktadır. Aksine; Muzaffer Beyaz, diğer ortaklar kendisini işaret etmesine karşın, "işleri organize edenin Mutlu İnşaat olduğunu" ifade ederek sorumluluğu başka bir yapıya yönlendirmeye çalışmaktadır. Seyfi Beyaz ve Muzaffer Beyaz'ın ifadelerinin sonuç kısmına baktığımızda, kendi rollerini geri plana itip sorumluluğu müvekkile yaklaştıran bir kurgu görmekteyiz.

Seyfi Beyaz, "Adem Soytekin'i Mutlu İnşaat'ın gizli ortağı olarak bilirim" demekte ve müvekkile iş karşılığı para ve daire verildiğini iddia etmektedir. Ancak ödenen miktarlar ve rüşvet konusu olduğu iddia edilen dairelere ilişkin detayların Oktay Hamzaoğlu tarafından bilindiğini söyleyerek topu taca atmaktadır. Böylesine yüksek maliyetli bir projede yer alan bir ortağın, mali süreçlere ve kime ne ödeme yapıldığına dair bilgi sahibi olmadığını beyan etmesi inandırıcı değildir. Seyfi Beyaz bir taraftan müvekkilin "yaptığı işe karşılık" ödeme aldığını kabul etmekte, diğer taraftan talepleri ileten kişinin Oktay Hamzaoğlu olduğunu söylemektedir. Ancak ödeme ve içerik detaylarını Oktay Hamzaoğlu'na bırakmaktadır. Bu durumda bilgi ve temas aktarım zincirinin sürekli olarak başka bir kişiye yönlendirildiği, sorumluluk ve bilgi merkezinin bilinçli şekilde kaydırıldığı görülmektedir.

En önemli husus şudur: Muzaffer Beyaz'ın 14 Nisan 2025 tarihli ifadesi bu kurgu bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Zira Muzaffer Beyaz; bizzat Ekrem Bey ile ortak olduğunu, kendisiyle birçok proje yaptığını söylemektedir. Daha da ötesi, dosyada yer alan bu beyana göre Muzaffer Beyaz; Ekrem İmamoğlu ile Beycity, Teraspark ve Büro projelerinde doğrudan ortaklık ilişkisi kurduğunu, hisse devri yaptıklarını, kat irtifak işlemlerini birlikte yürüttüklerini, proje satışlarına birlikte karar verdiklerini ve belediye süreçlerinde doğrudan muhatap olduklarını açıkça kabul ve beyan etmiştir. İşte tam bu noktada şu soru kendiliğinden doğmaktadır: Ekrem Bey ile doğrudan ortaklık ilişkisi bulunan, kendisiyle birçok proje yapan, belediyenin en yetkili mercii ile doğrudan muhatap olan bu kişi; nasıl olur da iddia edilen talepleri bizzat öğrenmez, kendisi doğrudan görüşmez de bunları Oktay Hamzaoğlu üzerinden Adem Soytekin’in ilettiğini söyler? Bu, tarafımızca tespit edilmiş en önemli çelişkilerden biridir. Bir tarafta belediye süreçlerinde doğrudan muhatap olduğunu kabul eden bir Muzaffer Beyaz vardır; diğer tarafta ise sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş, süreci hiç yönetmemiş, taleplerin kaynağıyla doğrudan temas kurmamış gibi davranan yine aynı Muzaffer Beyaz’dır. Üstelik bu yalnızca soyut bir değerlendirme de değildir; dosyadaki diğer bütün unsurlar da aynı yere çıkmaktadır. Her türlü belediye ilişkisini, mülk ve iskân süreçlerini inşaat ofisi yetkilileri üzerinden tarif etmektedirler. Herkes "süreci Beyazlar yönetirdi" demesine rağmen Muzaffer Beyaz sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmaktadır.

Üstelik Oktay Hamzaoğlu da bunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Oktay Hamzaoğlu ifadesinde, "Seyfi Beyaz, Adem Soytekin’i doğrudan da arayabilecek biridir" demiştir. Bu ifade son derece önemlidir; çünkü eğer Seyfi Beyaz müvekkile doğrudan ulaşabiliyorsa, iletişimin Oktay Hamzaoğlu üzerinden kurulduğu anlatımı tartışmalı hale gelir. Burada anlatımın doğal akışını kaybettiği görülmektedir. Beyazların beyanlarının maddi gerçeği açıklamaktan ziyade sorumluluğu bertaraf etmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır. HTS ve irtibat kayıtları incelendiğinde; Muzaffer Beyaz’ın Ekrem Bey’in iki farklı iletişim numarası ile yoğun ve doğrudan iletişim kurduğu, ilk numara üzerinden 198, ikinci numara üzerinden 185 kez irtibat sağladığı tespit edilmiştir. Bu derece yoğun ve doğrudan iletişim kurulan bir ilişkide müvekkilin aracı olduğu iddiası hayatın olağan akışıyla bağdaşmamaktadır.

Müvekkilim Adem Soytekin, Westside projesine iddia edildiği gibi sonradan baskı kurarak dahil olmuş biri değildir. Dosya kapsamında sunulan hakedişler, faturalar ve ödemeler müvekkilin bu projeyle ticari ilişkisinin 2013 yılına dayandığını göstermektedir. Kaldı ki o dönemde Ekrem İmamoğlu henüz Beylikdüzü Belediye Başkanı değildir. Müvekkilin sektördeki pozisyonu da bu iddiayı desteklemektedir; müvekkil uzun yıllardır kaba yapı ve anahtar teslim iş yapan, ciddi üretim kapasitesine sahip bir üreticidir. Böyle bir kişinin iş almak için belediyede birilerine ihtiyaç duyması ekonomik gerçeklikle bağdaşmaz. Eylem 6’nın ikinci ana başlığı, taşınmaz devirleri üzerinden kurulan rüşvet kurgusudur. Bahsi geçen gayrimenkullere ilişkin ayrı ayrı düzenlenmiş satış vaadi sözleşmeleri mevcuttur. Bu sözleşmeler incelendiğinde devirlerin 2016 ve 2017 yıllarında gerçekleştiği görülmektedir. Burada çelişki izahtan varestedir: 2014 yılında alındığı iddia edilen bir ruhsatın rüşvet bedeli 2017 yılında mı ödenmiştir? Yoksa 2019 yılında alınan ve 2017’de ne zaman alınacağı belli dahi olmayan bir iskân için mi ödeme yapıldığı ileri sürülmektedir?

Dahası, müvekkilin açıkladığı ve belgelendirdiği işlemler vardır: 2013 yılında lansman döneminde alınan bağımsız bölümler, 21 Kasım ve 21 Aralık 2015 tarihlerinde şirket adına yapılan edinimler, müşteri çeklerinin karşılıksız çıkması üzerine yapılan ek protokol ve hakediş mahsubu, 27 Şubat 2020 tarihinde Sevim Elektrik'ten bedeli ödenerek ve araç takasıyla alınan mülkler. Bunların her biri hukuki ve ticari açıklaması yapılmış, sözleşmeye bağlanmış işlemlerdir. Ayrıca projenin kaba inşaatını da müvekkilin yaptığı ortadadır. Müvekkil ile Mutlu İnşaat arasındaki ortaklık gizli değil, resmi sözleşme ile sabittir. Aynı dönemde müvekkilin Mutlu İnşaat ile Botanika İstanbul projesinde de ortaklığı mevcuttur. Bu projeden elde edilen gelirlerle Mutlu İnşaat’a borç verilmiş; firmanın yaşadığı finansal sıkıntı nedeniyle bu borç nakit yerine Westside projesindeki pay devriyle tasfiye edilmiştir.

Son olarak; sanık beyanlarında 30.000.000 TL rüşvet verildiğinden bahsedilmektedir. Müvekkile devredilen tüm taşınmazların rüşvet olduğu varsayılsa bile, bu taşınmazların toplam bedeli 5.000.000 TL seviyesine dahi ancak ulaşmaktadır. Aradaki bu uçurumun nerede olduğu diğer iddia sahibi sanıklarca ortaya konulmadığı açıktır. Bu yönüyle iddia edilen rüşvet, devredildiği öne sürülen taşınmazların tarihi ile ekonomik değeri arasındaki orantısızlık, rüşvet iddiasını hayatın olağan akışı ve ekonomik gerçeklikten tamamen koparmaktadır. Sonuç olarak Sayın Başkan, Eylem 6 yönünden karşımıza çıkan tablo; müvekkile yönelik somut bir suç isnadı değil, özellikle Muzaffer Beyaz'ın sorumluluğunu geri plana iterek kendisini süreçten soyutlama çabasından ibarettir. Buna karşılık, müvekkilin etkin pişmanlık kapsamında sunduğu belge ve bilgilerin dosya kapsamıyla tam uyumlu olduğu ve kendisini doğruladığı açıktır.

Eylem 7 kapsamında müvekkilim Adem Soytekin hakkında ileri sürülen isnat; Mehmet Şahin’in şirketine devredilen 4 bağımsız bölüm üzerinden "suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama" suçuna iştirak ettiği yönündedir. Oysa bu işlem, tüm unsurlarıyla kayıt altında olan tamamen ticari bir satış işlemidir. Taraflar arasında 8 Mayıs 2024 tarihinde yazılı protokol yapılmış, bu kapsamda toplam 55 adet çek alınmıştır. İlk çek 30 Eylül 2024, son çek ise 31 Aralık 2024 vadeli olarak düzenlenmiştir. Tapu devri ise ancak tüm çekler ödendikten sonra gerçekleşmiştir. Bu işlemin kronolojisi her şeyi anlatmaktadır: Protokol, soruşturmadan yaklaşık 11 ay önce yapılmıştır. İlk ödeme, soruşturmadan yaklaşık 8 ay önce gerçekleşmiştir. Son çek ise soruşturmadan 3,5 ay önce tahsil edilmiştir. Bu takvim, işlemin mal kaçırma veya aklama amacıyla yapılmadığını ispatlamaktadır.

Müvekkilin mal kaçırma kastı olduğu iddiası somut gerçeklikle bağdaşmaz. Zira müvekkil zaten etkin pişmanlıktan yararlanmış, tüm bilgilerini ifadeleriyle anlatmış ve belgelendirmiştir. Eğer mal kaçırma niyeti olsaydı, Yakuplu'daki bu sınırlı değerdeki 4 taşınmazla uğraşmak yerine; hesabında mevcut olan ve bu taşınmazların bedelinin en az 20 katına ulaşan nakit üzerinde tasarrufta bulunması çok daha kolay ve hızlı bir yöntem olurdu. Kaldı ki müvekkilin şirketi üzerine kayıtlı araçlardan yalnızca bir tanesinin piyasa değeri bile, söz konusu bu 4 taşınmazın toplam bedelini aşmaktadır. Böyle bir ekonomik yapıda, aklama kastı olan birinin değeri görece düşük mülkler üzerinden işlem yapması mantık dışıdır. Ayrıca, Muzaffer Beyaz'ın 14 Nisan 2025 tarihli beyanı bu eylemdeki kurguyu bizzat çürütmektedir. Muzaffer Beyaz; Ekrem İmamoğlu ile daha önce ifade ettiğimiz projelerde doğrudan ortaklık kurduğunu, belediye süreçlerinde doğrudan muhatap olduğunu zaten kabul etmiştir.

Buradaki çelişkiyi tekrar vurguluyorum: Bir kişi Ekrem İmamoğlu ile doğrudan ortaklık yapacak, hak ediş ve mali süreçleri birlikte yönetecek, sayısız irtibat ve baz kaydı olacak; ancak aynı dönemde iletişim kurmak için araya üçüncü bir kişiyi (Adem Soytekin'i) koyacak? Bu iddia hayatın olağan akışına aykırıdır. Dosyadaki HTS ve baz kayıtları da bu "aracılık" kurgusunu desteklememekte, aksine taraflar arasındaki "doğrudan" iletişimi ispat etmektedir. Muzaffer Beyaz'ın beyanları da kendi içinde tutarsızdır. İlk beyanında müvekkilin kendisine gelip "Başkan burayı istiyor" dediğini ileri sürerken, sonraki beyanında bu hususa yer vermemiş; aksine projede müvekkili alt taşeron olarak görevlendirdiğini ifade etmiştir. Müvekkil bu projede bir yüklenicidir. Ticari teamüller çerçevesinde işi kabul etmiş, maliyet hesabını yapmıştır. İnşaat sürecinde şantiyede Beyazlar adına görev yapan teknik personelin bulunması ve işin denetlenmesi de bu ilişkinin ticari niteliğini kanıtlamaktadır. Tüm bu suçlamalar, hususlar birlikte değerlendirildiğinde, müvekkile atfedilen aklama suçuna iştirak etme isnadını kesin bir dille reddediyoruz.

Eylem 8 bakımından müvekkile yöneltilen isnat, Kalekent ve Teras Park projeleri ile bağlantılı olarak "köprülü kavşak ve alt geçit" yapımı üzerinden, iskan süreci ile ilişkilendirilen bir menfaat temini iddiasına dayanmaktadır. Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekir: Söz konusu köprülü kavşak ve alt geçit yapımı; Metin Gül’ün Kalekent projesine ve Muzaffer Beyaz’ın Teras Park projesine doğrudan değer katan, ulaşımı rahatlatan ve projelerin ticari cazibesini artıran bir imalattır. Yani bu iş, iddia edildiği gibi dışarıdan dayatılan bir "rüşvet yükümlülüğü" değil; bizzat projelerin ekonomik değerini yükselten bir yatırımdır. Bu nedenle finansmana katkı sağlayanlar da bu projelerden doğrudan menfaat elde eden müteahhitler olmuştur. Müvekkilin sürece dahil oluşu tamamen bu çerçevededir: Kendisine teknik çizimler verilmiş, maliyet çalışması istenmiş, iş üstlenilmiş ve karşılığında hak ediş çıkarılmıştır. Toplam 2.000.000 TL tutarındaki bu hak edişin; 1.350.000 TL’lik kısmı Kalekent, 750.000 TL’lik kısmı ise Teras Park tarafından karşılanmıştır. Bu ödemelerin sıralı ve uzun vadeli çeklerle yapıldığı bizzat müvekkil tarafından açıklanmış, çek görselleri de mahkemenize sunulmuştur. Gizlenen veya örtülen hiçbir durum yoktur.

Gelelim en önemli hususa: Muzaffer Beyaz, 14 Nisan 2025 tarihli beyanında Teras Park projesinde Ekrem İmamoğlu ile resmi ortak olduklarını; hisse oranlarının %80 kendisinde, %20 ise Ekrem İmamoğlu’nda olduğunu açıkça ifade etmiştir. Yine aynı Muzaffer Beyaz, müvekkilimin kendisine gelerek "Yukarıdan talimat geldi, iskana karşılık burayı yapacaksınız" dediğini ve "yukarıdan" kastın Ekrem İmamoğlu olduğunu ileri sürmektedir. Burada akla ve mantığa aykırı bir tablo mevcuttur: Ekrem İmamoğlu, Muzaffer Beyaz’ın doğrudan iş ortağıdır. İskan alınmaması halinde doğacak zarar doğrudan ortağı olduğu projeyi ve dolayısıyla kendisini de etkileyecektir. Bir kişi, kendi ortağı olduğu projenin değerini artıracak bir imalat için, kendi ortağına doğrudan söylemek yerine; neden araya üçüncü bir kişiyi (müvekkilimi) koyarak haber göndersin? Ya bizim bilmediğimiz başka bir Ekrem İmamoğlu vardır ya da Muzaffer Beyaz mahkemenin aklıyla dalga geçmektedir. Ekrem İmamoğlu’nun kendi projesine zarar verecek şekilde ortağına "aracı" üzerinden talimat vermesi hayatın olağan akışına aykırıdır.

Müvekkilim başından itibaren "Bu işi yaptım, karşılığında hak edişimi aldım" demektedir. 16 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde her şeyi anlatmış, çek örneklerini dosyaya sunmuştur. Ceza yargılamasında gerçek bir suç ilişkisi içinde olan kişi, ödemeleri ticari kayıtlarla ve çek görselleriyle ortaya koymaz; aksine gizler. Bu durum, müvekkil açısından bir "aracılık" değil, somut bir "imalat ve tahsilat" ilişkisidir. Metin Gül’ün, belediyenin ihale açarak bu alt geçidi yaptırdığı iddiası ise tamamen mesnetsizdir; dosyada bu iddiayı destekleyen tek bir belge dahi yoktur. Ayrıca müvekkil, Metin Gül ile Fatih Keleş’i kendisinin tanıştırdığını samimiyetle düşünmüş olsa da; HTS ve baz çalışmaları bu iki ismin zaten önceden yakınlık içerisinde olduğunu ispatlamıştır. Muzaffer Beyaz, müvekkilin yanına gelip 750.000 TL’yi "nakit" istediğini iddia etmektedir. Oysa müvekkilin sunduğu çek görselleri, ödemenin nakit değil ticari evrakla yapıldığını ve beyanlarının doğruluğunu kanıtlamaktadır. Müvekkil ile Gül ailesi arasında selam dahi verilmeyecek düzeyde ağır bir husumet bulunduğu göz önüne alındığında, Metin Gül’ün aleyhe beyanlarının menfaat çatışması kapsamında değerlendirilmesi zorunludur. Taraflar arasındaki ilişki gizli bir rüşvet değil; müvekkilin 2017 yılında yaptığı iş karşılığında aldığı yaklaşık 1.250.000 TL'lik kayıtlı ticari bir iştir.

Eylem 8 bakımından müvekkil; kendisine yönlendirilen bir projede yüklenici olarak çalışmış, imalatı yapmış ve karşılığını çekle almıştır. Olayın her aşamasını tüm samimiyetiyle anlatmıştı. Sayın Başkan, Eylem 10 bakımından dosyada yer alan ispatlar değerlendirildiğinde şu hususun altını özellikle çizmek gerekir. İşbu eylem, müvekkilin 16 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık kapsamındaki beyanı ve akabinde 1 Ağustos 2025 tarihinde dosyaya sunmuş olduğu belgeler sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu durum, eylemin tespiti ve dosyaya yansıması bakımından belirleyici niteliktedir. Hamit Demir, müvekkilden önce 22 Nisan 2025 ve 28 Nisan 2025 tarihlerinde iki ayrı ifade vermiş, ancak bu konuya ilişkin tek bir kelime dahi etmemiştir. Ne zaman ki müvekkil bu hususu belgeleriyle birlikte dosyaya sunmuştur, işte ancak o tarihten sonra Hamit Demir 8 Ekim 2025 tarihinde yeniden ifade vererek daha önce hiç bahsetmediği bu konuya ilişkin beyanda bulunmuştur. Bu tablo bize açık bir gerçeği göstermektedir: Bu eylem, savcılık makamı tarafından önceden bilinen veya tespit edilen bir eylem değildir; tamamen müvekkilin kendi iradesiyle sunduğu bilgilerle gün yüzüne çıkmıştır. Daha açık bir ifadeyle, müvekkil olmasaydı bu eylem dosyada yer almayacaktı. Bu durum, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması için aranan "bilinmeyen bir hususu ortaya çıkarma" şartının somut olayda gerçekleştiğini ispatlamaktadır.

HTS ve baz kayıtları da Hamit Demir’in anlatımını desteklememektedir. Hamit Demir 8 Ekim 2025 tarihli ifadesinde, Ekrem İmamoğlu ile belediye başkanı olduktan sonra tanışmak için randevu talep ettiğini, hatta bir yıl boyunca randevu alamadığını söylemektedir. Ancak dosya kapsamına göre Hamit Demir ile Ekrem İmamoğlu arasında 2014-2022 yılları arasında toplam 172 farklı görüşme yapılmıştır. İlk görüşme tarihi 29 Ocak 2014’tür. Hamit Demir, 2014 yılı Nisan ayında Belediye Başkanı olan Ekrem İmamoğlu ile "tanışmadığını" iddia ederken, HTS kayıtları başkanlık öncesinde dahi telefonla görüştüklerini ortaya koymaktadır. Dahası, Hamit Demir’in geçmişte çalışanı olan ve sonrasında Belediye Başkan Yardımcısı konumuna gelen Mehmet Murat Çalık ile arasında 172 kez "sıfır baz" kaydı mevcuttur. Hem Ekrem Bey hem de onun en yakını ile bu denli yoğun teması olan birinin "bir yıl randevu bekledim" demesi hayatın olağan akışıyla bağdaşmamaktadır.

Müvekkil açıkça beyan etmiştir ki; Demir İnşaat’tan tarafına devredilen taşınmazlar, müvekkil ile belediye arasındaki ticari hesap mahsubu kapsamında alınmıştır. Hamit Demir’in bu taşınmazları kendi iç ilişkisi bakımından neyin karşılığında verdiğini müvekkilin bilmesi mümkün değildir. Hamit Demir’in anlatımına göre rüşvet talebi 2015 yılındadır, ruhsat ise 2017 yılı sonunda alınmıştır. İşlem tamamlanmış, üzerinden bir yılı aşkın süre geçmiş ve müvekkilim bu firmanın başka bir projesinden taşınmaz devralmıştır. Hamit Demir’in hangi motivasyonla bu devri gerçekleştirdiğini sorgulama yetkisi müvekkilde değildir. Şayet burada bir rüşvet anlaşması iddiası varsa bile müvekkil bunu bilecek veya bu pazarlığa dahil olacak pozisyonda bulunmamaktadır.

Sayın Başkan, Hamit Demir'in son beyanı açıkça yanıltıcıdır. Çünkü dosyaya sunduğu çeklerin "kapama çeki" olduğunu kendisi de çok iyi bilmektedir. Çeklerin tarafımıza verildiği gün, banka yoluyla Hamit Demir'in hesabına para girişi yapılmıştır. Ancak buna ilişkin banka dekontu, Hamit Demir tarafından bilinçli bir şekilde dosyaya sunulmamıştır. Böylece kapama çeklerini, sanki karşılıksız bir menfaatmiş gibi göstermeye çalışmıştır. Nitekim bu işlemin nasıl gerçekleştiğini müvekkil dün detaylı şekilde açıklamıştır. Bu mekanizma, ticari hayatın içinde son derece olağan bir mahsuplaşma ilişkisidir ve resmi kayıtlarla izlenebilir bir işlemdir. Hamit Demir'in paranın banka dekontunu gizleyerek bu çekleri rüşvet gibi göstermeye çalışması, maddi gerçeği karartma çabasından başka bir şey değildir. Müvekkilin yaptığı işten başka hiçbir amacı olmamıştır; aldığı bedel yalnızca emeğinin ve hak edişinin karşılığıdır.

Eylem 11 ve 12 bakımından savunmamıza geçecek olursak; müvekkile yöneltilen isnatların özünde, üçüncü kişiler tarafından düzenlenen çeklerin rüşvet kapsamında değerlendirildiği görülmektedir. Oysa dosya kapsamı bir bütün olarak incelendiğinde; müvekkilin tüm eylemlerdeki rolü, belediyenin yönlendirmesiyle kamuya yönelik çeşitli yapıların inşaatını gerçekleştiren bir "yüklenici" sıfatından ibarettir. Müvekkil söz konusu yapıların tamamını bizzat inşa etmiş; bu işlere ilişkin hakediş kapaklarını, ödeme tablolarını ve ticari kayıtları eksiksiz şekilde dosyaya sunmuştur. Bugün "eylem" olarak değerlendirilen birçok husus, müvekkilin kendi iradesiyle ibraz ettiği belgeler sayesinde ortaya çıkmıştır.

Öte yandan, eylem kapsamında adı geçen kişilerle müvekkil arasında herhangi bir iletişim, irtibat veya tanışıklık bulunmamaktadır. Bu durum yalnızca müvekkil beyanıyla değil, dosyadaki diğer ifadeler ve HTS kayıtlarıyla da doğrulanmıştır. Müvekkilin, ödeme yapan kişiler ile belediye arasındaki ilişkinin hukuki mahiyetini bilmesi veya denetlemesi mümkün değildir. Müvekkile ulaşan ödemeler, belediyeye yapılan kamu işlerinin karşılığı olan hakediş bedelleridir. Söz konusu yapıların fiilen mevcut olduğu ve halen kamu kullanımında olduğu tarafımızca gösterilmiştir. Bu nedenle, yapıların yerinde incelenmesi ve maliyet hesaplarının piyasa rayiçleriyle karşılaştırılması için bilirkişi incelemesi yapılması zaruridir.

Sonuç olarak, müvekkilin rüşvet suçuna aracılık ettiğine dair somut ve kesin bir delil bulunmamaktadır. İddianamede de kabul edildiği üzere; müvekkil Adem Soytekin, suça konu olduğu ileri sürülen çekleri bizzat kendisi bildirmiş ve dosyaya ibraz etmiştir. Bu husus iddia makamı tarafından da kabul edilerek, müvekkil hakkında TCK 254/2 maddesi kapsamında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerektiği değerlendirilmiştir. Bir kişinin iddia edilen eylemi kendiliğinden ortaya çıkarması ve delilleri bizzat sunması, o kişinin suç işleme kastıyla değil, gerçeğin ortaya çıkması iradesiyle hareket ettiğini gösterir. İddianamenin bir yandan bu katkıyı kabul ederken, diğer yandan müvekkili bazı eylemlerde "örgüt yöneticisi" olarak nitelendirmesi büyük bir hukuki çelişkidir. Müvekkilin beyanları ve sağladığı katkı, eylem 11 ve 12 bakımından hukuki durum bu şekilde izah edilebilir.

Eylem 13 kapsamına yansıyan anlatımlar birlikte değerlendirildiğinde; Metin Gül’ün beyanlarının kendi içinde ciddi çelişkiler barındırdığı, buna karşılık müvekkil Adem Soytekin’in anlatımının ise hem dosyaya sunulan somut belgelerle hem de hayatın olağan akışıyla örtüştüğü açıkça görülmektedir. Öncelikle belirtmek isteriz ki; Metin Gül kendi ifadesinde, üst geçitlerin Avenue projesinin değerini artırmak amacıyla İBB’ye bağış niteliğinde yapılmak istendiğini açıkça ifade etmiştir. Bu beyan dahi tek başına, ortada gizli bir menfaat teminine dayalı bir sürecin müvekkil tarafından yönetildiğini değil, ticari değeri artırmaya yönelik bir yatırım kararı bulunduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim müvekkilin sürece dahil olma sebebi, bu yapım işini teknik olarak kendisinin üstlenmesidir.

Ancak Metin Gül’ün anlatımının devamı kendi içinde tutarsızdır. Bir yandan müvekkilin "Köprüleri ben yaparsam izinleri alırım" dediğini, bu nedenle 17.000.000 TL civarında sözlü mutabakat sağlandığını iddia etmekte; diğer yandan ise bu mutabakattan sadece 2 gün sonra müvekkilin gelip "İzinleri Fatih Keleş alacak, bunun için 2.000.000 TL verilecek" dediğini ileri sürmektedir. Bu anlatım mantıksal olarak tutarsızdır. Zira iddia edildiği gibi ilk anlaşma "izinleri ben alırım" varsayımına dayanıyorsa, bu husus işin esaslı unsurudur. Böyle bir unsurun 2 gün sonra tamamen değiştirilmesi ve buna rağmen Metin Gül’ün hiçbir itirazda bulunmadan süreci kabul etmesi ticari hayatın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Bu durum, beyanın gerçeği yansıtmadığını açıkça göstermektedir.

Ayrıca bu beyanlar Bülent Yılmaz’ın ifadesi ile de çelişmektedir. Bülent Yılmaz’a göre Fatih Keleş ile görüşen ve süreci başlatan Metin Gül’dür. Metin Gül ise bu süreci müvekkilin yönlendirdiğini iddia etmektedir. Bu durumda Metin Gül’ün, kendi sorumluluğunu bertaraf etmek amacıyla süreci müvekkile yönlendirdiği görülmektedir. Kaldı ki Metin Gül’ün Fatih Keleş ile doğrudan iletişim kurduğu HTS ve baz kayıtlarıyla sabitken, müvekkilin bu süreçte aracı konumunda olduğu iddiası kabul edilemez. Doğrudan iletişim kurabilen kişiler varken, müvekkilin bu ilişkiye sonradan dahil edilerek aracı gibi gösterilmesi hukuki dayanaktan yoksundur.

Nitekim Güler Yılmaz ifadesinde; Metin Gül’ün bizzat Fatih Keleş ile görüşerek bu işin yapılması için kendisinden yardım talep ettiğini açıkça beyan etmektedir. Bu anlatım, izin sürecinin başlangıcının Metin Gül tarafından yürütüldüğünü ve Fatih Keleş ile doğrudan irtibatın yine Metin Gül tarafından kurulduğunu göstermektedir. Bu durum müvekkilin beyanlarıyla tamamen örtüşmektedir. Zira müvekkil de sürecin başında yalnızca yapım işini üstlendiğini, teknik ve ticari anlamda yüklenici sıfatıyla hareket ettiğini, izin süreçlerinin ise kendisinin kontrolünde olmadığını açıkça ifade etmiştir. Sonuç olarak; izin sürecinin başlangıcı ve yürütülmesi bakımından dahi beyanlar arasında açık bir çelişki bulunmaktadır. Bu çelişki müvekkilin anlatımını doğrulamakta, Metin Gül’ün beyanlarının ise güvenirliğini ortadan kaldırmaktadır.

Kaldı ki Metin Gül ifadesinde "Ben Fatih Keleş’i bilmem" demektedir. Ancak dosya kapsamındaki HTS ve baz kayıtlarına baktığımızda irtibatı açık bir şekilde görmekteyiz. Bu durum, Metin Gül ile Fatih Keleş arasındaki görüşmeler göz önüne alındığında, aracılık sıfatının müvekkile atfedilemeyeceğini göstermektedir. Bahsi geçen rakamlar da dosyadaki somut belgelerle örtüşmemektedir. Metin Gül kendi anlatımında 17.000.000 TL’den, ardından 19.000.000 TL’den söz etmektedir. Oysa dosyada mevcut olan ve tarafımızca da sunulan tek yazılı sözleşme 16.101.715 TL bedellidir. Öte yandan Metin Gül’ün anlatımında yer alan fahiş fiyat iddiası da hayatın olağan akışıyla bağdaşmamaktadır. Kendisi bir müteahhit olduğunu açıkça ifade etmekte, hatta bu işi kendisinin yapmak istediğini söylemektedir. Böyle bir kişinin, maliyetini 11.000.000 - 12.000.000 TL olarak bildiği bir işi, sırf gönülsüzce 17.000.000 - 19.000.000 TL gibi bir bedelle kabul ettiğini ileri sürmesi ticari gerçeklerle bağdaşmaz. Bir yüklenici, maliyetinin çok üzerinde olduğunu düşündüğü bir işi ya kabul etmez ya da pazarlık yapar. Bu yönüyle beyan kendi içinde tutarsızdır.

Müvekkilin anlatımı ise bu noktada hem teknik hem ticari gerçeklerle örtüşmektedir. Sürecin başından itibaren; proje eksiklikleri, statik revizyonlar, kazı zorunluluğu, çelik miktarındaki artış ve izin süreçlerinin uzaması gibi tamamen teknik sebeplerle maliyetin arttığı, küçük köprünün tamamlandığı, büyük çoğunluğun ise kısmen yapıldığı ve buna karşılık 10.000.000 TL’lik avansın yapılan iş karşılığında faturalandırıldığı açıkça ortaya konulmuştur. Dosyada mevcut sözleşme, çekler ve faturaya ilişkin sunulan evraklar bu ifadeyi doğrulamaktadır. En kritik husus ise savcılık tarafından müvekkile isnat edilen rüşvete aracılık etme suçunun maddi unsurlarının oluşmadığına ilişkindir. Bu suçun varlığından söz edilebilmesi için Metin Gül’den aldığı bir parayı Fatih Keleş’e ilettiğinin somut ve kesin delillerle ispatlanması gerekir. Buna karşılık müvekkil en başından itibaren böyle bir ödemeyi kabul etmediğini; "Benim ticaretim seninle, ben kimseye senin adına ödeme yapmam" diyerek açıkça reddettiğini ve nitekim fiilen de böyle bir ödemenin gerçekleşmediğini tutarlı şekilde beyan etmiştir.

Sonuç olarak; Metin Gül’ün beyanları kendi içinde çelişkili, ticari gerçeklerle uyumsuz ve somut delille desteklenmeyen iddialardan ibarettir. Buna karşılık müvekkilin anlatımı, dosyaya sunulan sözleşme ve belgelerle birebir örtüşmektedir. Ortada gizli bir menfaat aktarımı değil; kayıtlı, denetlenebilir ve tamamen ticari bir yapım işi bulunmaktadır. Sayın Başkan, eylem 23'e ilişkin beyanlarımız buna dahildir. Eylem 25'e geldiğimizde; genel savunmamızda müvekkilin ticari kimliğini, üretim kapasitesini ve dosyada çizilen tablo ile bağdaşmayan gerçek durumunu arz ettikten sonra, bu eylem bakımından somut olayın nasıl ortaya çıktığını ve neden hukuken isnada konu edilemeyeceğini bütüncül şekilde açıklayacağız. Öncelikle şu hususun altını özellikle çizmek gerekir: Bu eylem, iddia edildiği gibi dışarıdan elde edilen bir delille ortaya çıkarılmış değildir. Bilakis müvekkilin soruşturma aşamasında kendi iradesiyle dosyaya sunduğu belgeler üzerinden oluşturulmuştur.

Müvekkil 16 Haziran 2025 tarihindeki etkin pişmanlık ifadesinde eyleme konu süreci açıkça anlatmıştır. 10 Temmuz 2025 tarihinde ev hapsi adli kontrol tedbiri ile tahliye edildikten sonra, 1 Ağustos 2025 tarihinde dosyaya çok sayıda belge sunarak bu anlatımını somutlaştırmıştır. Bugün eylem 25 olarak karşımıza çıkan husus, bu belgelerin bir kısmından ibarettir. Müvekkilin kendi beyanı son derece açık ve dosyayla uyumludur. Müvekkil bir yüklenicidir ve kamuya yönelik yapılar inşa etmiştir. Bu yapılar, eylem 11 kapsamında da ayrıntılı şekilde ortaya konulmuştur. Müvekkil, bu işlerin karşılığında hak edişini tahsil etmiştir. Kamunun kullanımına yönelik yapılan ve kamu mülkiyetinde bulunan bu yapılarda herhangi bir kamu kaynağı kullanılmamış; ödemeler müvekkile yönlendirilen firmalar üzerinden banka kanalıyla ve tamamen kayıtlı şekilde gerçekleştirilmiştir. Müvekkilin bu firmaların belediyeyle olan ilişkisini bilmesi mümkün değildir; çünkü müvekkil bir kamu görevlisi değildir, belediyede hiçbir görevi yoktur ve idari süreçlerin tarafı değildir. Müvekkil yalnızca işini yapmış ve yaptığı işlerin karşılığını almıştır.

İsnat edilen suç, icbar suretiyle irtikaptır. Bu suçun en temel unsuru, kamu görevlisinin sahip olduğu kamu gücünü kullanarak bir kişiyi zorlamasıdır. Ancak müvekkil bir kamu görevlisi değildir; kamu gücü yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Dosyada yer alan HTS ve baz kayıtları incelendiğinde, müvekkilin müşteki taraf ile hiçbir kaydının olmadığı görülmektedir. Hatta müşteki de müvekkili tanımadığını ifade eden beyanlarda bulunmuştur. Dolayısıyla müvekkilin icbar fiilinin faili olması hukuken mümkün değildir. Sonuç olarak; eylem 25 bakımından dosya birlikte değerlendirildiğinde, müvekkille herhangi bir illiyet bağı kurulmadığı açıkça görülmekte; bu nedenle müvekkile atfedilen suçun maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı ortadadır.

Eylem 27. Sayın Başkan, biz bu eylemi okurken ve müvekkille değerlendirirken açıkçası anlamlandıramadık. Çünkü burada müvekkile isnat edilen temel konuya baktığımızda; hangi fiille, ne şekilde ve hangi icrai hareketle bu eylemin gerçekleştiği belli değildir. Müvekkilin açık beyanına göre, Bahattin Uçar ile bir araya gelinen yemek organizasyonu müvekkilin talebiyle değil, ortak bir arkadaş vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Florya'daki bir balıkçıda yapılan bu görüşmede ortak arkadaş da hazır bulunmuştur. Görüşmenin amacı, dosyada ileri sürüldüğü gibi herhangi bir baskı, yönlendirme, menfaat temini ya da proje paylaşımı değil; ortak arkadaşın iki kişiyi sadece yüz yüze tanıştırma iradesidir. Kaldı ki görüşmenin bu şekilde üçüncü bir kişinin huzurunda yapılmış olması dahi, isnat edilen gizli baskı ve tehdit kurgusuyla başlı başına çelişmektedir.

Nitekim müvekkil, bu görüşmede tehditvari hiçbir konuşma yapmadığını açıkça ifade etmiştir. Üstelik buna, yaklaşık 30 yıl kamu görevi yapmış ve halihazırda emekli olan ortak arkadaş da birebir şahittir. Burada esasen üzerinde durulması gereken en önemli çelişkilerden biri de isnada konu olan projenin niteliğidir. Müvekkilin de açıkça ifade ettiği üzere; ihalesi yaklaşık 8 ay önce yapılmış, işe fiilen başlanmış ve üstelik tek bir kişiye ait dahi olmayan bir projeye sonradan ortak olunmaya çalışılması sektörün en temel gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Müvekkilin çocukluğundan beri inşaat sektörünün içinde olduğunu belirtmiştik. Kendisi, böyle bir projeye sonradan ne şekilde ortak olunabileceğini veya hangi aşamadan sonra bunun ticari ve hukuki bakımdan mümkün olmadığını bilecek mesleki birikime sahiptir. Bu nedenle; ihalesi yapılmış, başlatılmış ve birden fazla ortaklı yapı içinde yürütülen bir projeden sonradan baskı kurularak pay alma iddiası, hayatın olağan akışına aykırı olduğu gibi sektör pratiğiyle de uyuşmamaktadır.

Dahası; müvekkilin bu projeye gerçekten talip olduğu ve dışlandığı için dahil olmak istediği varsayılsa dahi, izlenmesi gereken yol bellidir. Müvekkil bunu ifadesinde de açıkça ortaya koymuştur: Eğer gerçekten böyle bir niyeti olsaydı, ihaleye davet edilmemiş olmasını hukuki zemine taşır, rekabetin sağlanamadığı iddiasıyla başvurusunu yapar, gerekli itiraz ve dava yollarını kullanırdı. Buna rağmen 8 ay bekleyip, üstelik işe başlanmış bir aşamada bir müteahhidi tehdit ederek veya üçüncü kişilerin adını kullanarak projeye dahil olmaya çalıştığının ileri sürülmesi, sadece hukuki bakımdan değil mantıksal bakımdan da doğru değildir. Çünkü ticari hayatta hak iddia eden kişi, önce hukuki yolları dener. Hele ki müvekkil bakımından bu ölçekte üretim kapasitesi olan ve kendi başına sayısız proje üretmiş bir yüklenicinin; sonuç alacağı meşru yollar dururken, böyle belirsiz ve sonuç alma ihtimali dahi tartışmalı bir yönteme başvurması düşünülemez.

Sayın Başkan, burada tanık Okan Gerçek’in ifadesinde; 21 Ağustos 2023 tarihinde Azerbaycan Caddesi üzerindeki Maslak Koru Satış Ofisi’nde bir toplantı yapıldığı belirtilmektedir. Normalde kurum olarak herhangi bir müteahhidin satış ofisinde toplantı yapma usullerinin bulunmadığını, ancak bu toplantıya Ekrem İmamoğlu, KİPTAŞ Genel Müdürü Ali Kurt ve Ertan Yıldız’ın geleceğinin bildirildiğini; kendisinin ve genel müdür yardımcısı Onur Timürlekin'in toplantıya alınmayarak yaklaşık 2 saat dışarıda bekletildiğini, içeride bu kişiler tarafından görüşme yapıldığını anlatmaktadır. Burada çok açık bir gerçek ortadadır: Bahattin Uçar, bu proje süreci bakımından dosyada adı geçen kamu ve iştirak yöneticileri ile doğrudan temas halindedir. Böyle bir tabloda; müvekkilin, Bahattin Uçar’ı zaten doğrudan görüştüğü ve temas ettiği kişiler üzerinden tehdit ettiği iddiası kendi içinde çelişmektedir. Bir kişinin doğrudan ilişki ve temas içinde olduğu, proje sürecini bizzat yürüttüğü kişiler adına; bu kişilere daha uzak konumda bulunan üçüncü bir kişi tarafından korkutulması mümkün değildir.

Bu noktada bir başka çelişki daha önem kazanmaktadır. Müvekkilin de işaret ettiği üzere; Ertan Yıldız kendi beyanında, Ali Kurt ile birlikte "Bu işin Adem Soytekin’e verilemeyeceği ve kendisinin yetersiz kalacağı" yönünde değerlendirme yaptıklarını ifade etmektedir. Bir taraftan müvekkilin bu iş için uygun görülmediği ve yetersiz bulunduğu söylenecek; diğer taraftan da aynı müvekkilin bu kişilerin adını kullanarak, üstelik onlarla müvekkilden çok daha yakın ilişki içerisinde olduğu anlaşılan Bahaettin Uçar üzerinden baskı kurduğu ileri sürülecektir. Bu iki anlatımın bir arada doğru olmadığı açıktır. Eğer müvekkil gerçekten bu kişiler nezdinde etkili, ağırlıklı ve sonucu değiştirebilecek bir konumda olsaydı; zaten ihaleye davet edilmesi, süreçte dikkate alınması ya da en azından adı geçen kişiler nezdinde projeye dahil olabileceği bir zeminin bulunması beklenirdi. Tam tersine, kendi beyanlarına göre müvekkil bu iş için yeterli görülmemiştir. O halde böyle bir kişinin; kendisine kapı açmayan ve kendisini uygun bulmayan kişilerin nüfuzunu kullanarak başkasını tehdit etmesi iddiası mantıki temellerden yoksundur. Müvekkil görüşmenin varlığını inkar etmemiştir; uyuşmazlık görüşmenin içeriğindedir. İçeriğin ne olduğu konusunda ise müvekkil, açık, tutarlı ve hayatın olağan akışına uygun beyanda bulunmaktadır. Dosyadaki diğer deliller ve Ali Kurt’un mahkeme huzurundaki ifadesi de müvekkili desteklemektedir.

Tüm bu nedenlerle eylem 27 bakımından şu tablo karşımızdadır: Müvekkilin Bahattin Uçar'ı tehdit ettiğine dair maddi verilerle doğrulanmış bir kanıt yoktur. İsnada konu projelerin aşaması itibariyle, sonradan baskı kurularak ortak olunmaya çalışıldığı iddiası sektör gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Bahattin Uçar’ın süreçte edilgen ve mağdur değil; aksine doğrudan ilgili yöneticilerle temas halinde ve proje sonucundan yararlanan bir konumda olduğuna dair dosyada veriler mevcuttur. Ertan Yıldız ve Ali Kurt’un müvekkili bu iş için yeterli görmedikleri yönündeki beyanları ile müvekkilin aynı kişilerin adını kullanarak baskı kurduğu iddiası birbirini açıkça nakzetmektedir. Kaldı ki bu beyanlar, ihaleye fesat karıştırıldığını da düşündürmektedir.

Sonuç olarak eylem 27 bakımından dosyada müvekkil aleyhine ortaya konulan yapı; somut ve kesin delillere dayanan bir suç isnadından ziyade, birbirini tamamlamayan beyan parçalarının birleştirilmesinden ibarettir. Eylem 28 bakımından müvekkil Adem Soytekin’e isnat edilen hususlar; dosya kapsamı ve özellikle müvekkilin 16 Haziran 2025 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı huzurunda vermiş olduğu etkin pişmanlık kapsamındaki beyanları ile birlikte değerlendirildiğinde, suç nitelendirmesinin iddia edildiği şekilde olmadığı görülecektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; bu eylem dosyada herhangi bir teknik takip, fiziki tespit ya da bağımsız bir ihbar neticesinde ortaya çıkmış değildir. Aksine bizzat müvekkilin kendi iradesiyle ve samimi şekilde verdiği etkin pişmanlık beyanı sayesinde dosyaya dahil edilmiştir. Bu husus tek başına dahi müvekkilin olayın gizlenmesine değil, açığa çıkmasına hizmet ettiğini göstermektedir.

Müvekkilin beyanına göre; 2022 yılı başlarında KİPTAŞ Yeşilce Doğa dönüşüm projesi kapsamında müteahhit payına düşen dairelerin satışı gerçekleştirilmiş ve bu satışlara ilişkin peşinatlar KİPTAŞ hesabında toplanmıştır. Her ne kadar söz konusu daireler müteahhit payına ait olsa da satış süreci KİPTAŞ üzerinden yürütülmekte olup, devir ve ödeme mekanizmaları KİPTAŞ’ın onayına tabidir. İşte bu süreçte, satışlardan elde edilen bedellerin müteahhitlere aktarılması aşamasında; dönemin KİPTAŞ Genel Müdürü Ali Kurt tarafından müvekkilden 500.000 dolar talep edildiği müvekkil tarafından açıkça ifade edilmiştir. Müvekkilin o tarihte kasasında bu tutarda hazır nakit bulunmaması sebebiyle; şirket çalışanı Altan Gözcü aracılığıyla ortağı Erdal Tokmakçı’dan temin edilen para ile birlikte toplam tutar hazırlanmış, akabinde söz konusu meblağ Murat Erenler aracılığıyla ilgili kişiye ulaştırılmıştır. Ancak burada altı çizilmesi gereken temel husus şudur: Müvekkilin bu eylemdeki konumu, iddianamede ileri sürüldüğü gibi bir sistemin yöneticiliği değildir. Müvekkil kamu gücü kullanan bir kişi değildir; ihaleleri yönlendirmediği açıktır. Müvekkil yalnızca projede yer alan müteahhit konumundadır. Bu hususu Ali Kurt da sorularımıza verdiği beyanlarda doğrulamıştır.

Nitekim müvekkilin beyanında açıkça ifade edildiği üzere; talep edilen bu paranın verilmemesi halinde, KİPTAŞ hesabında bulunan ve müteahhitlere aktarılması gereken hak edişlerin taraflarına uzun süre aktarılmayacağı kendilerine bildirilmiştir. Bu durumda müvekkilin hareketi; yeni bir menfaat elde etmek veya hukuka aykırı bir kamu işlemi sağlamak amacıyla değil, zaten doğmuş ve hak edilmiş bir alacağın zamanında tahsil edilmesi amacıyla, fiili bir baskı altında yapılan bir ödeme niteliğindedir. Bu yönüyle olayların maddi zemini, iddianamede kurulan rüşvet suçunun klasik unsurlarıyla örtüşmemektedir. Zira ortada mevzuata aykırı işlem tesis etme gibi bir durum bulunmamaktadır. Sonuç olarak eylem 28 bakımından bakıldığında; müvekkilin beyanlarının niteliği ile etkin pişmanlık kapsamında sağladığı katkı birlikte değerlendirildiğinde, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerektiği kanaatindeyiz.

Eylem 30. Eylem 30 kapsamında müvekkilim Adem Soytekin'e yöneltilen isnatlar dosyanın bütünü içerisinde değerlendirildiğinde; olayın gerçek mahiyetinin iddianamede sunulan anlatımdan ayrıştırılarak ortaya konulması gerektiği kanaatindeyiz. Dosya kapsamından açıkça anlaşılmaktadır ki; Pendik KİPTAŞ Arkatlı Evleri projesi, KİPTAŞ'a ait olduğu bilinen bir arsa üzerinde gelir paylaşımı esasına göre ve kapalı zarf usulü ihale ile alınmış bir projedir. Müvekkilin de içinde bulunduğu kurumsal adi ortaklık bu ihaleye katılmış, teminatlarını yatırmış, sözleşmesini imzalamış ve yer teslimi sonrasında projeyi fiilen başlatmıştır. İhaleye birden fazla firmanın katıldığı hususu tartışmasız olup Sayın Ali Kurt'un huzurunuzdaki beyanlarında da bu süreç doğrulanmıştır. Bu haliyle, projenin ihalesiz alındığı yönündeki iddia dosyanın kendi maddi verileriyle açıkça çelişmektedir.

Devamında iddia makamı, satış süreçleri üzerinden bir suç isnadı kurmaya çalışmıştır. Oysa dosyaya sunmuş olduğumuz satış sözleşmesi örneği ve yetkili satış firmasına KİPTAŞ tarafından gönderilen e-postalarla da sabit olduğu üzere; satışa ilişkin fiyatların, ödeme koşullarının ve dairelerin stok satış listesinin belirlenmesi yetkisi müvekkile değil, doğrudan KİPTAŞ'a aittir. Nitekim müvekkilin beyanı son derece açık ve nettir. Satışa çıkarılması planlanan 350 dairenin 100 adedi KİPTAŞ tarafından ayrılmıştır. Bu dairelerin kimlere satılacağı, fiyatı ve ödeme koşulları tamamen KİPTAŞ tarafından belirlenerek müvekkil ve ortaklıklarına dayatılmıştır. Müvekkil bu durumu açıkça izah etmiş ve o dönemde bu duruma ilişkin itirazda bulunmuştur. Ancak bu itirazlara rağmen söz konusu 100 dairenin 70 adedinin kimlere satılacağı bizzat KİPTAŞ tarafından belirlenmiştir. Müvekkilin ve ortakların iradesi bu noktada devre dışı bırakılmıştır. İtirazların ardından ise 100 daireden müteahhit ortaklığına yalnızca 30 daire için, yine KİPTAŞ'ın belirlediği aynı ödeme şartlarıyla satış yapabilme imkanı sağlanmıştır. Müvekkil ise hakkına düşen 12 daireyi çalışanları üzerine almıştır.

Dosyada özellikle kamu zararı iddiası bu sebeple öne çıkarılmıştır. Ancak bu iddianın doğru olmadığı hem müvekkilin savunması hem de dosya kapsamında sunulmuş verilerle ortaya konmuştur. Ali Kurt'un huzurundaki ifadesiyle de bu detay açıklanmıştır. Zira daire satışlarının rayicin altında yapılmadığı; aksine piyasa koşullarına uygun, hatta üzerinde gerçekleştiği ve proje sonucunda KİPTAŞ'ın ciddi bir gelir elde ettiği dosya kapsamında açıkça anlaşılmaktadır. Daha önemlisi; müvekkil ve ortaklarının aldığı ticari kararlar neticesinde proje gelirlerinin ciddi şekilde arttığı ve KİPTAŞ'ın kasasına ihalede öngörülen tutarın katbekat üzerinde bir gelir girdiği görülmektedir. Müvekkilin beyanıyla ifade etmek gerekirse; taahhüt edilenin yaklaşık 10 katı oranında bir gelir kamuya kazandırılmıştır.

Bu noktada dosyanın en temel çelişkisi ortaya çıkmaktadır: Bir yandan kamu zararı iddia edilirken, diğer yandan kamu lehine ciddi bir kazanç bulunduğu somut verilerle ispat edilmiştir. Zararın bulunmadığı bir durumda zarar suçlarından söz edilmesi mümkün değildir. Öte yandan müvekkilin çalışanları üzerine alınan daireler üzerinden kurulan suç isnadının doğru olmadığı da açıktır. Müvekkil bu daireleri, belirlenen satış modeli çerçevesinde değerinin üzerinde bir bedelle çalışanları üzerine almıştır. Bu durum basit bir bilirkişi incelemesi ile de ortaya konulabilecek niteliktedir. Dolayısıyla kamu zararından söz edilmesi mümkün değildir. Kaldı ki söz konusu işlemlerde herhangi bir menfaat temini söz konusu olmayıp, bu durum bizim anlattığımız şekilde kamu zararının olmadığını ortaya çıkarmıştır. Sayın Başkan, sayın üyeler; müvekkil ve ortakları sözleşme ve ihale şartlarına uygun şekilde hareket etmiş, kolay olan yolu seçmek yerine projeyi kendi öz finansmanlarıyla yürütmeyi tercih etmişlerdir. İlk satışların ardından satış süreci durdurulmuş; yaklaşık bir yılı aşkın süre boyunca hem şantiye giderleri hem de KİPTAŞ'a yapılan ödemeler ortaklar tarafından karşılanmıştır. Müvekkil kendi payını büyük ölçüde kredi kullanarak finanse etmiştir. Bu ticari tercih sonucunda proje daha yüksek satış değerine ulaşmış ve nihai olarak KİPTAŞ'ın elde ettiği gelir ciddi şekilde artmıştır.

Son olarak belirtmek gerekir ki; müşteki Ali Şükrü Malaz beyanları olayın bütünlüğünü yansıtmaktan uzaktır. Üç ortaklı bir yapıyı bilmesine rağmen yalnızca müvekkili hedef alan, seçici ve çarpıtılmış niteliktedir. Oysa proje üç ortak tarafından yürütülmüş olup tüm süreç kolektif bir yapı içerisinde gerçekleşmiştir. Ayrıca müvekkil, 16 Haziran 2025 tarihindeki beyanlarını bizzat kendisi dosyaya iletmiştir. Bu husus tek başına dahi müvekkilin gerçeği gizlemek değil, ortaya çıkarmak iradesiyle hareket ettiğini kanıtlamaktadır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; projenin ihale ile alındığı, kararların kurumsal yapı içerisinde verildiği, satış şartlarının KİPTAŞ tarafından belirlendiği, dairelerin rayicin altında verilmediği ve en önemlisi kamu zararının bulunmadığı, aksine kamu lehine ciddi kazanç sağlandığı müvekkilimizin açıklamalarıyla ortaya konulmuştur. Müvekkile yöneltilen bu noktadaki suç isnatlarının maddi ve hukuki dayanaklarının bulunmadığı kanaatindeyiz.

Bu bölüm bakımından eylem bağlamında değil, genel bir savunma yapacağım. Müvekkilim Adem Soytekin hakkında ileri sürülen ispatlar birlikte değerlendirildiğinde; dosyanın bir bölümüne ilişkin en temel ve belirleyici hususun gözden kaçırıldığı görülmüştür. Zira dosyada yer alan bu eylemlere ilişkin bilgi ve belgelerin tamamı; müvekkilin 16 Haziran 2025 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına vermiş olduğu etkin pişmanlık kapsamındaki beyanı akabinde, kendi iradesiyle dosyaya sunduğu evraklar sayesinde ortaya çıkarılmıştır. Bu husus yalnızca usuli bir detay değil; doğrudan müvekkilin kastını ve dosyadaki konumunu belirleyen temel bir niteliktir. Müvekkil bu noktada savcılık makamına destek olmuştur. Nitekim aynı durum, dosyada daha önce değerlendirilen eylem 11, 12 ve 28 bakımından da geçerlidir. Müvekkil, bu eylemlerde olduğu gibi eylem 31, 43 ve 46 kapsamında da herhangi bir gizleme saikiyle değil; aksine gerçeğin tüm açıklığıyla ortaya çıkması amacıyla hareket etmiş, bildiği hususları beyan etmiş ve ulaşabildiği belgeleri dosyaya sunmuştur. Bu yönüyle müvekkilin tutumu baştan sona tutarlı olup maddi gerçeğin ortaya çıkmasına doğrudan katkı sağlamıştır.

Söz konusu olaylarda, kamuya yönelik bazı yapıların müvekkil tarafından fiilen inşa edildiği hususu tartışmasızdır. Ancak bu işlerin finansmanı doğrudan kamu bütçesinden karşılanmamış olmasına rağmen, imalatlar müvekkil tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu işlerden doğan alacakların tahsili ise belediyenin yönlendirmesi doğrultusunda 3. kişiler aracılığıyla yapılmıştır. Dolayısıyla müvekkilin tarafı olmadığı ve kontrol alanı dışında kalan ilişkiler üzerinden bir suç isnadı ile karşı karşıya bırakılması kabul edilebilir değildir. Dosyadaki ödeme hareketleri incelendiğinde; ödemelerin doğrudan kamu kurumundan değil, müvekkile yönlendirilen 3. kişiler aracılığıyla gerçekleştiği görülecektir. Bu uygulama yalnızca somut eyleme özgü olmayıp, rüşvete aracılık suçlaması yöneltilen tüm eylemler bakımından görülmektedir. Müvekkil bir müteahhit olarak en iyi bildiği işi yapmış, inşaat faaliyetlerini yürütmüş, projeleri tamamlamış ve doğan hak edişlerini tahsil etmiştir. Sonuç olarak müvekkilin bu eylemler kapsamında dosyada yer almasının sebebi bir suç ilişkisi değil; kamuya yapmış olduğu inşaat faaliyetleri ve bu faaliyetlerden doğan alacakların tahsil sürecidir.

Eylem 33. Sayın Başkan, eylem 5 kapsamında bu konuya detaylıca değinmiştik. Eylem 33'te; Sarıyer ilçesi Ayazağa Mahallesi'ndeki CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının tadilat sürecinin suçtan elde edilen gelirlerle finanse edildiği ve bu suretle suç gelirlerinin aklandığı iddiası yer almaktadır. Müvekkilim Adem Soytekin yönünden ise durum çok açıktır. İddia makamı dahi eylem 33 bakımından müvekkil hakkında 282/6 kapsamında ceza verilmesine yer olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İddia makamı, binanın tadilat sürecinde Mustafa Keleş’ten geldiği ileri sürülen 3 dairenin finansmanda kullanıldığını kabul etmektedir. Bu kabul, aslında müvekkilin belediyede yaptığı işler karşılığında aldığı ödemelerle aynı mahiyettedir.

Eylem 38. Genel savunmamızda müvekkilin ticari kimliğini anlatmıştık. Burada isnat edilen suç icbar suretiyle irtikaptır. Bu suçun en temel unsuru, kamu görevlisinin sahip olduğu kamu gücünü kullanmasıdır. Ancak müvekkilin bir kamu görevlisi olmadığı, hiçbir zaman da olmadığı açıktır. Dosyada yer alan HTS ve baz kayıtları incelendiğinde; müvekkilin diğer taraflarla hiçbir kaydının olmadığı, hatta tarafların müvekkili tanımadıklarını bizzat ifade ettikleri görülmektedir. Dolayısıyla müvekkilin icbar fiilinin faili olması hukuken mümkün değildir.

Eylem 85 ve 89. Müvekkil açısından iddianamede; Suncar İnşaat firmasının sözde bir suç örgütü kapsamında faaliyet gösterdiği ve kamu işlerini zarara uğrattığı yönünde değerlendirmelere yer verilmiştir. Ancak bu değerlendirmelerin tamamı, dosya kapsamı incelendiğinde görüleceği üzere somut delillere değil, varsayımlara dayanmaktadır. İddianamede, özellikle alt ihalelerin Suncar İnşaat üzerinden verilerek kamu zararına sebebiyet verildiği yönündeki değerlendirme hukuki temelden yoksundur. Zira dosya kapsamında hangi işte, hangi kamu kurumunun ne şekilde zarara uğratıldığına ilişkin somut bir tespit bulunmamaktadır. Kamu zararına ilişkin yapılmış herhangi bir bilirkişi incelemesi veya mali analiz yer almamaktadır. İşlemlerin piyasa rasyonalitesine aykırı olduğuna dair teknik bir değerlendirme de mevcut değildir. Aksine, ihale edilen işler fiilen gerçekleştirilmiş ve karşılığında hizmetler sunulmuştur. Araçlar temin edilmiş, hizmet verilmiş ve sözleşme çerçevesinde bedeller tahsil edilmiştir. Bu nedenle müvekkile atılan suçlamaları kabul etmiyoruz.

Öncelikle vurgulamak isteriz ki dosyada yer alan birçok eylem, müvekkilimin kendi iradesiyle sunduğu bilgi ve belgeler sayesinde ortaya çıkmıştır. Müvekkil, tüm etkin pişmanlık beyanlarında bildiği hususları açıkça belirtmiştir. Akabinde dosyaya sunduğu belgelerle bunları somutlaştırmıştır. Bugün iddianamede yer verilen eylemlerin önemli bir kısmının bu belgeler üzerinden kurulduğu görülmektedir. Gerçeğin ortaya çıkmasına katkı sağlama iradesiyle müvekkilin hareket ettiği açıktır. Müvekkil, tüm etkin pişmanlık ifadelerinin arkasındadır. Ancak müvekkil, yalnızca inşaat yapan, proje üstlenen ve bu projeleri tamamlayan bir yüklenicidir. Nitekim dosya kapsamında da bir belediye tarafından kamuya yönelik çok sayıda yapıyı fiilen inşa ettiği açıktır. Buna ilişkin son olarak Ek 3’te kreşleri göstermek istiyoruz Sayın Başkan. Bu, Beylikdüzü Kavaklı'da Muhammet Soytekin tarafından bağışlanan kreşlerden biridir. Yine aynı şekilde Selimpaşa, Silivri, Esenyurt, Yeşilkent, Küçükçekmece, Arnavutköy, Pendik, Kartal, Mimar Sinan, Sancaktepe kreşleri... Bunları sunum olarak göstermemin sebebi, burada sayın belediye yetkilileri tarafından da müvekkilimin daha önce ifadesinde belirttiği üzere, açıklama yapılmasını istemesine rağmen açıklama yapılmadığını ve ihalesiz olarak bu işleri gerçekleştirdiğini açıklamıştır. Dolayısıyla belediye tarafından bunlar açıklanmadığından dolayı bizler bunları açıklama gereği duyduk.

Tabii kreşler yerindedir. Sayın Ekrem İmamoğlu tarafından yapılmıştır, bu tabii ki kabulümüzdedir. Ancak bu noktada açıklama yapılmadığı için müvekkilin yapmış olduğu İBB kapsamındaki bu kreşleri bizler göstermek istedik. Son olarak müvekkil hakkında düzenlenmiş, suç gelirlerinin kaynağı belirsiz para hareketlerine veya olağan dışı finansal işleme işaret eden herhangi bir olumsuz MASAK raporu dosyada mevcut değildir Sayın Başkan. Dolayısıyla yukarıda tüm bu hususlara ilişkin arz ve izah ettiğim üzere, müvekkilim dosya kapsamındaki tüm eylemler bakımından hukuk kuralları çerçevesinde hareket etmiştir. Suç işlemek kastıyla değil, ticari faaliyet kapsamında hareket ettiği, isnat edilen suçların hiçbirinin maddi ve manevi unsurlarının müvekkil adına oluşmadığı, aksine müvekkilin etkin pişmanlık kapsamında sunduğu bilgi ve belgelerle dosyanın aydınlatıldığı açıktır. Dolayısıyla müvekkilin öncelikle tahliyesini, ayrıca şirketler üzerine konulmuş olan kayyum atamasına ilişkin tedbirin kaldırılmasını ve isnat edilen tüm eylemler bakımından da ayrı ayrı beraatine karar verilmesini saygılarımla talep ediyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

DURUŞMADA ÖĞLE ARASI ÖNCESİNDE YAŞANAN DİYALOGLAR

Doğan Hamit Doğruer müdafi avukat Serkan Güner: Tabii bir buçuk gündür Adem Soytekin savunmasını dinliyoruz. Bu kararınızdan dönmeyeceğinizi biliyoruz ama tutanak daha yeni elimize ulaştı. Bu tutanağa ilişkin bir iki cümle söylemek istiyorum. Siz, yanılmıyorsam tehdit edildiğinden bahsettiniz ama bu tutanakta herhangi bir tehdit yok. Yani şu açıdan soruyorum: Bir buçuk gündür Adem Soytekin'i dinliyoruz; biz Adem Soytekin’i dinleyeceğimize, on dakikada 1,5 günde buradaki talepleri alabilirdik. Bu da bir tercihtir. Hiç almadan doğrudan Cebeci savunmalarına da geçebilirdik. Ama bu tutanak içerisinde en ufak bir tehdit göremedik. Bundan sonra sadece hakarete yönelik bir taleple, yine tutuklular sırası değişecek mi? Ona göre müvekkilimize sıranın ne zaman geleceğini sormak istiyorum.

İki; biraz geç geldim sabah ama meslektaşlarımızdan duyduğumuz kadarıyla Adem Soytekin'e ilişkin bir ek savunma talebi olmuş. Bazı eylemlerde, özellikle bizi de ilgilendiren "nitelikli dolandırıcılık" eylemi… Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. için söylüyorum… İhale, fesata mı dönüyor? Biz, savunmalarımızı buna göre mi hazırlayalım?

Mahkeme Başkanı: Avukat Bey, ek savunma vermenin mantığı buna engel değil. Değerlendirme ihtimali olduğu için ek savunma veriyorum.

Avukat Güner: Sizin değerlendirmeleriniz iddianameden farklıysa, biz de savunmalarımızı şimdiden buna göre hazırlayalım. Usul ekonomisi açısından söylüyorum efendim. Bu, insansız ev değil…

Mahkeme Başkanı: Suçun vasfının değişme ihtimali bulunup bulunmadığından dolayı ek savunma veriyoruz, yani bunda şey değil… Siz savunmanızı hangi stratejiyle yaparsanız ona göre yapın. Ben ona ne diyemem yani.

Avukat Güner: İlk söylediğime ilişkin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Mahkeme Başkanı: Adem Bey'in bir dilekçesi var dosyada. Kendisi de burada. Gel Adem. Bize jandarmanın aktardığı da o tutanakla birebir örtüşmüyor bu arada. Olayı sen kendin anlat Adem. O gün sana söz hakkı verdik, konuşamadın.

Avukat Güner: Murat Kapki'ye de söz hakkı vermiştiniz. Olayın iki tarafı var…

Mahkeme Başkanı: Vermemiştim… Araya girmişti. Adem Bey’i kestiği için şey yaptık… Sonradan veririz ona da söz hakkı.

Adem Soytekin: Sayın Başkanım, bu konuyu burada sansürsüz anlatmayı ben de çok uygun bulmuyorum.

Mahkeme Başkanı: Sansürlü anlat. Neyse onu anlat. Sansür dediğin kısım, anladığım kadarıyla oradaki sinkaflı kelimeler.

Adem Soytekin: Küfür var. O küfürlerin benim ailem tarafından duyulması, ilgili kişilerin ailesiyle benim ailem arasında bir husumet oluşturabilir. O yüzden sansürlü anlatmak istiyorum. Konu tam olarak şöyle yaşandı: Geçtiğimiz hafta salı günü salonda oturuyordum. Murat Kapki arkaya döndü ve "Biz bu sürecin filmini çekeceğiz. Sen de bu filmin içinde kendi rolünü oynar mısın?" dedi. Ben de hayır, böyle bir şey yapmam dedim. Sonra konu kapandı. Akşam ben cezaevine gittim. Sonraki şeye kalmadım. Cezaevine giderken tek arabaya bindik. Ben normalde giderken hep arkada otururum ve konuşmaları çok net olmamakla birlikte duyamam. Ancak bu kez ön tarafta bir hanımefendi oturduğu için, yan tarafta oturdum; kabinin kapısı hafifi açıktı. Beni görmüyorlardı ama çok net duyabiliyordum.

Murat Kapki yanındaki arkadaşlarına, "Bugün ne oldu biliyor musunuz?" dedi. Kendi aralarında anlatıyorlar. “Ben döndüm Adem’e, ‘Bak biz bunun filmini çekeceğiz, sen de kendi kendi rolünü oynar mısın?’ Buğra Gökce de "Ya boş ver, o bilmem ne çocuğunun rolünü oynatacak başka bir bilmem ne çocuğu buluruz. Çok mu zor? Bunlardan çok yok mu?" dedi. Bu, benim yaşadıklarımın sadece bir tanesi. Dün bir avukatın sorularına sansür uyguladım. ‘Cevap vermeyeceğim’ dedim. Bu öyle hani çok basit değil. Ben, arka tarafta Murat Ongun’un eşinin ne konuştuğunu…

Mahkeme Başkanı: Bir araya gireyim… Adem Bey’in 20 Nisan tarihli dilekçesindeki bölümü aynen şöyle okuyorum. O ilk soruşturma sürecindeki durumu anlatmış. Ondan sonra demiş ki: "Tüm ifadelerimi samimiyetle ve gerçeklere dayanarak verdim. Beyanlarımın aksi ortaya konmamıştır. Ayrıca etkin pişmanlık kapsamında ifade vermiş olmam nedeniyle cezaevinde bulunduğum süre boyunca, sevk sırasında ve hatta duruşma salonunda dahi diğer bazı sanıklar tarafından sözlü sataşmalara ve psikolojik baskıya maruz kalmaktayım. Bu durum hem şahsi güvenlik hissimi zedelemekte hem de yargılamaya sağlıklı katılmamı güçleştirmektedir. Bu baskı nedeniyle bazı duruşmalara katılmakta zorlandığım da olmuştur. Bu durum savunmamı sağlıklı yapmamı engellemektedir…" Bu talep doğrultusunda değerlendirdik… Salonda da bir söz hakkı verdim. O söz hakkının bile doğru düzgün kullanılması engellendi. Yani ben bu anlamda bundan dolayı öne çektim. Varsa sizin müvekkilinizin de…

(Ekrem İmamoğlu araya giriyor ama sesi anlaşılmıyor.)

Mahkeme Başkanı: Zan altında bırakma değil bu… Ekrem Bey, siz kendi üstünüze neden alınıyorsunuz?

Ekrem İmamoğlu: Bu kadar da olmaz… (Ne dediği anlaşılmıyor farklı seslerden dolayı)

Avukat: Başkanım, kayıtlar yok bu araçta.

Ekrem İmamoğlu: Çok ayıp yani… Yok böyle bir şey…

Mahkeme Başkanı: Ekrem Bey, bu şekilde müdahil olmayın.

Ekrem İmamoğlu: Girerken selamlaşmalara ne oldu? Saygısızlık mı yaptınız?

(Farklı kişilerin sesleri birbirinin üzerine biniyor…)

Bir ses: Sayın Başkan, yalan söylüyor Adem Soytekin…

Mahkeme Başkanı: Sanık, etkin pişmanlık kapsamında beyanda bulunduğunu ve bu yüzden baskı gördüğünü iddia ediyor. Sizin müvekkiliniz de aynı yönde bir beyan varsa ve baskıya maruz kalıyorsa… Etkin pişmanlıktan yararlandığı için baskıya maruz kaldığını, aynı şekilde bana dilekçe ile sunarsa, ben de bu durumu değerlendiririm.

Bir ses: Sayın Başkan, Adem Soytekin yalan konuşuyor ve siz bunu kabul ediyorsunuz…

İkinci ses: Neden tartışmalarına izin veriyorsunuz. Çıkarsanıza salondan. Bilerek mi tartıştırıyorsunuz? Çıkarsanıza salondan tartışanları. Senin görevin bu… Jandarmanın görevi, tartışanları salondan çıkartmak. Niye çıkartmıyorsunuz? Hayır, bilerek yapıyorlar… Bilerek tartıştırıyorlar. Amaçları bu.

BUĞRA GÖKÇE'NİN AVUKATI, ADEM SOYTEKİN’İN İDDİALARINI CEVAPLAMAK İSTİYOR

Avukat Berivan Yaman: Adem Soytekin'in sorgusu bittikten sonra bugün ekstra bir söz hakkı verildi. Müvekkilimin de itham altında kaldığı bir olayla ilgili bir beyan verdi. Ben bir avukat olarak bu beyana karşılık savunma…

Mahkeme Başkanı: Bu savunma yapılacak bir husus değil zaten. Sadece burada dilekçenin, o tutanağın hususunu açıklattırmak için sorduk. Yani sanıklardan Murat Kapki de söz istedi, ona da aynı şekilde vermedik. Savunmanızı yaparken bu hususlara da değinirsiniz. Zaten beyanda bulunurken beyanda onu da söylersiniz yani.

Avukat Berivan Yaman: Ama olay... Yani şöyle, Buğra Bey'in savunması çok geçe kalacak ve bu olayın üzerinden geçecek. Bu duruşma zabıtlarına böyle geçsin istemiyoruz.

Mahkeme Başkanı: Dilekçe olarak sunarsınız o zaman.

Murat Kapki Avukatı: Sayın Başkan, Murat Kapki müdafiyim. Bizim bu konuda dilekçemiz de var. Söz alabilir miyim?

Mahkeme Başkanı: Avukat Bey, bunu daha fazla uzatmayalım. Polemiğe gerek yok, şu an gereksiz bir şekilde uzuyor bu durum.

Murat Kapki Avukatı: Uzatmak için söylemiyoruz Sayın Başkan ama bakın jandarma tutanağı var deyip iki gündür bir usul değişikliği yaptınız. Adem Soytekin'in savunmasını öne aldınız "tehdit edildiği" gerekçesiyle. Jandarma tutanağında, Adem Soytekin tehdit etmiş gibi görünüyor. Yani bu konuda müvekkilim de bir dilekçe yazdı. O şekilde ona da beyan hakkı verilsin o zaman. Yani işin meselesi size dilekçeyle kendini ifade etmekse...

Mahkeme Başkanı: Avukat Bey, bakın orada tutanağı da okuduk. Bize tutanak gelmeden önce zaten ilgili jandarma komutanımız tarafından da konu şifahi olarak aktarıldı. Orada ne yaşandığını biliyoruz. Karşılıklı olarak bir hakaretleşme durumu söz konusu. Bu durum o şekilde bize zaten ilk aktarıldığı da bu yöndeydi. Yani biz onu tek başına o münferit olaya istinaden burada sıra değişikliği yapmadık zaten. Asıl esas aldığımız husus bizim dilekçeydi zaten. Bu dilekçeye istinaden yaptık. Bundan dolayı da yani bu sıra konusuna da bu anlamda ben çok fazla anlam yüklendiğini düşünüyorum. Şimdi bu sıra... Yani hepimiz biliyoruz bu sıra konusunu biz burada baştan niye belirledik? Avukatlarımızın işini kolaylaştırmak açısından belirledik. Şimdi bizim normalde CMK'da böyle bir sıra listesi verme gibi yükümlülüğümüz de yok. Biz buradan çıkarız, tek tek sanıkları alır savunmasına başlarız. Yani hangi sırayla savunma alacağımızı da zaten belirleyici olan biziz zaten. Şimdi bu sırayı böyle belirledik de... Yani bunun altında art niyetler aramaya da gerek yok. Baştan da Adem Bey'i 13. sıraya da yazabilirdik. Yani şimdi bu niye böyle bir noktaya getiriliyor, biz bunu anlamıyoruz yani. Uzatmaya da daha fazla gerek yok.

ADEM SOYTEKİN'İN AVUKATI SALİM BAKİ'NİN SAVUNMASI

Sayın Başkan, muhterem heyet, sayın savcı; meslektaşlarım örgüt istisnası ve olay bazlı değerlendirmelerini az önce arz ettiler. Ben de size müvekkilimin üzerine atılı suçların hukuki olarak kurulamadığını ve hakkımızdaki dosyanın temelindeki yanılgıyı tekrardan kısaca beyan edeceğim. Şimdi, ceza yargılamasında belirleyici olan dosyanın kalınlığı, kişi sayısı, para miktarı değil; belirleyici olan tek şey şudur: Suçun unsurları. Şimdi somut ve hepimiz de biliyoruz somut, kesin ve birbirini tamamlayan delillerle ispatlanmalı. Bu dosyada bizim açımızdan bu nitelikte bir ispat yoktur. Dosyadaki yer alan tüm unsurlar birlikte değerlendirildiğinde dahi müvekkilimin bir suç işlediğini gösteren kesintisiz bir nedensellik bağı kurulamadığı da açıktır. Müvekkilin gerçek konumunu da konuşmamız lazım. Kamu görevlisi değil, kamu gücünü kullanma yetkisi yok, karar alma mekanizmasının parçası değil. Kendisi müteahhit, yüklenici ve ticari faaliyette bulunan bir kişidir. Kamu adına herhangi bir tasarruf yetkisi hiçbir bölümünde mevcut olmadığını da belirteyim. Bu dosyada tartışılan işlemler müvekkilin toplam ticari işlem hacminin 300'ü ile 500'ü arasında olduğunu da yine... Müvekkilim açısından bir örgüt yapısı değil, ticari faaliyetlerin suç gibi yorumlanmasından ibaret bir durum.

İrtikap suçuyla ilgili zaten temelinde olan; irtikap suçu özgü suçtur, faili yalnızca kamu görevlisi olabilir. Müvekkil kamu görevlisi değil. Ancak bu 'dolaylı bir yorum' değil, doğrudan kanunun emredici sonucu: Bu suç müvekkilim üzerinden imkansızdır. Rüşvete aracılıkla da ilgili arkadaşlarım anlattılar ve ben yine... somut bir bağ yokluğu da var. Rüşvete aracılık için tarafları buluşturma, anlaşmayı kurma, süreci yönlendirme gibi aktif roller gerekiyor. Dosyada telefon görüşmeleri var, ticari ilişkiler var, para hareketleri var; ama olmayan bir şey var: Rüşvet anlaşması müvekkilim dahilinde. Dosyada tek bir somut olayda 'şu iş karşılığında şu para verildi', 'şu kamu görevlisiyle şu anlaşma yapıldı' şeklinde kesin bir bağ da kurulamamış. Şimdi rüşvet suçunun kurulabilmesi için zorunlu olan menfaat-karar bağı dosyada mevcut değil. Aklama suçu zaten bir... orada kurulamayan bir yapı orada. Aklama suçu için de yani temelden geliyoruz öncelikle öncül suç, suçtan elde edilen gelir, gizleme gerekir. Dosyada öncül suç yok, suç geliri hiç yok; ticari gelirler ve faaliyetler daha önce de belirttik. Gizleme yok. Dosyada geçen para hareketleri var evet, hakediş ödemeleri var, çek karşılıkları var, taşınmaz devri var, mahsuplaşma ilişkileri var; ve bu işlemler ticari faaliyetin doğal sonucudur. Suç geliri ile ilişkili tipik... yani tipik göstergeler de değil. Suç geliri değil, ticari akıştır. İşte MASAK raporlarına da bakıyoruz; orada inanılmaz yorum hataları var. Hareketi gösteriyor ama suçun kaynağını ispatlamıyor. Bu dosyada yapılan temel hata da yani hareketin doğrudan suç kabul edilmesi. Oysa MASAK raporunun bizatihi kendisi dahi kesin suç isnadını kurmamakta.

Daha önemli bir konu: Etkin pişmanlık. Bence dosyanın kırılma noktası da burada; 'dosya' diyorum ama dosyadan kastım müvekkilimin alanı olduğunu söylüyorum. Etkin pişmanlıkta itiraf olmadığını hepimiz biliyoruz etkin pişmanlık uygulamasında. Suç kabulü de değil, gerçeğin ortaya çıkartılması. Müvekkil saklayan değil, açıklayan taraftır. Ve bu açıklamaları delil olan çok sayıda belgeyi de sunmuştur Sayın Başkan. Bu belgeler çek örnekleri, proje bazlı ödemeler, taşınmaz devirleri, ticari akış kayıtları... Bunların hepsini sundu ve bu neyi gösteriyor? Savunma soyut değil, belgeli. Yani 'dediydi de gördüydü de demediydi de' böyle bir şey yok, net olarak söylediği her şeyin de belgesini koydu. Savcılık bu beyanları -değerli savcılık- bu beyanları diğer sanıklar yönünden değerlendirmiştir. Ancak bu değerlendirme müvekkilin beyanı ile değil beyanı değil; bu savcılık makamının yorumudur. Müvekkil kimseyi suçlamak için suç bildirmesini söyleyerek bir şey söylememiş; gerçeği ortaya koymak için doğruyu belirtmiş. Gerçeği ortaya koymak için beyanda bulunmuş. Dolayısıyla iftira mekanizması yok ki bunu niçin söylediğimizi burada günlerce yaşadığımız yapı içerisinde de görüyoruz. Müvekkilin beyanları sonucu oluşan hukuki değerlendirmeler kendisine yüklenemez. Burada önemli olan nokta; müvekkil etkin pişmanlık kapsamında verdiği tüm beyanlarının arkasındadır. Arkasındadır, bunu belirtmiştir; ifadesinde de bunu beyan etmiştir.

Örgüt var ise biz bu örgüte mensup değiliz. Müvekkil, etkin pişmanlık kapsamında tüm bilgi ve belgeleri savcılığa ve mahkemeye vermiştir. Etkin pişmanlık var, örgüt yöneticiliği iddası var, aynı kişiye hem örgüt üyeliği hem sistemi açıklayan kişi olarak nasıl kabul edilebiliyor bilemiyorum. Hem sistemi kuran hem sistemi çözen kişi olamaz müvekkil. Müvekkil; özgür iradesiyle, net bir şekilde ve hiçbir baskı altında kalmadan, etkin pişmanlık hükümleri çerçevesinde doğruları açıklayan doğruyu belirleyen taraftır. Dolayısıyla müvekkil adına örgüt iddiası için kurumsal bir yapı, hiyerarşi, emir-komuta ve süreklilik gerekir. Oysa burada ne vardır? Ticari ilişki ve proje bağlantısı vardır. Ticari para hareketleri vardır ve bunların hepsi resmi, hepsi belgelidir; tüm bunları da müvekkil sunmuştur. Müvekkil açısından eğer bir örgüt var ise biz o örgüte mensup değiliz. Tanık beyanları duyuma dayalıdır. Az önce de beyan ettiğim üzere müvekkilim her türlü ifadesini belgeli bir şekilde sunmuştur. Duyuma ve yoruma dayalı beyanlarla ceza hukukunda mahkumiyet kurulamaz. Dosyanın temel algısında ticaret, suç gibi yorumlanmıştır; oysa çek, ödeme veya daire devri ticari olabilir ve bunlar kendiliğinden suç değildir. Bu tür işler, ticari hayatın olağan akışıdır ve olağan araçlarıdır. Gerçek tablo; sistemi kuran veya yöneten değil, iş yapan bir yüklenici olduğudur. Bazı işlemlerde tahsilat, mahsup ve ticari netleştirme rolünde bulunmuştur müvekkil; bu suç değildir. Müvekkilin dahli, işin yapılması ve bedelin tahsiliyle sınırlıdır.

Sayın Başkan, Muhterem Heyet, sayın Savcı, bu dosyada müvekkil Adem Soytekin yönünden somut ve kesin delil yoktur, suç unsuru yoktur. Şüphe vardır ve ceza hukukunda şüphenin mahkumiyet için yeterli olmadığını, ancak beraat için yeterli olduğunu hepimiz biliyoruz. Ceza hukukunun evrensel gereği olan "şüpheden sanık yararlanır" ilkesini tekrar edeyim. Müvekkilim açısından bu dosyada tartışılan şey suç değil, ticari hayatın yanlış yorumlanmasıdır. Müvekkil dosyadan kaçan, dosyayı andatan bir kişi müvekkil, kaçmamış, saklanmamış ve süreci açıklamıştır. Yargı sürecinde müvekkilin kişiliğini hedef alan ve ailesine yönelik saygı sınırlarını aşan ifadeler kullanılmış olmasına rağmen, müvekkilin beyanları doğrudur, nettir.

Bu nedenle müvekkilim üzerine atılan tüm suçlardan öncelikle beraatine, bu aşamada ise tahliyesine karar verilmesini saygıyla arz ederiz.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN