'Anemonlar' romanı okurla buluşan Zeynep Kesler Özdoğan: Kadınların görünmeyen yaralarını yazdım

'Anemonlar' romanı okurla buluşan Zeynep Kesler Özdoğan: Kadınların görünmeyen yaralarını yazdım

Zeynep Kesler Özdoğan: Bize küçük yaşta uyumlu olmayı öğretiyorlar ama kimse sınır koymayı öğretmiyor. Özellikle kadınlar, kendilerine biçilen rollere uyum sağlamak için içlerindeki sesi susturuyor. Ben Anemonlar’da, şiddetin ve tacizin çocuk zihninde normalleşerek nesilden nesile aktarılan o görünmeyen yaralara nasıl dönüştüğünü anlattım. Bu roman, öğrenilmiş suskunlukları görünür kılma cesareti...

Modern zamanın gürültüsü içinde en çok kendi sesimize yabancılaşıyoruz. Toplumun biçtiği roller, aileden miras kalan suskunluklar ve ‘uyumlu olma’ zorunluluğu, bireyin özgürlüğünü görünmez bir kafese hapsediyor. Zeynep Kesler Özdoğan, Ceres Yayınları’ndan çıkan ikinci romanı ‘Anemonlar’ ile tam da bu kafesin kapısını aralıyor. Sarsıcı bir çocukluk travmasından yola çıkarak; şiddetin, tacizin ve yalnızlığın gölgesinde ‘kendini yeniden yaratmaya’ çalışan ruhların haritasını çıkarıyor. Özdoğan ile sessizliğin sesini, kırılan yerlerimizden nasıl yeşerebileceğimizi ve Anemonlar’ın o naif ama dirençli dünyasını KARAR okurları için konuştuk.

Anemonlar bize ne anlatıyor?

Anemonlar; bir taraftan içinde bulunduğumuz toplumun bizden bekledikleriyle başa çıkmaya çalışırken bir taraftan da var olma, hayatı anlamlandırma mücadelemiz üzerine insana dair, yaşamın içinden bir roman. Modern hayatın kadın ve erkeklerin omuzlarına yüklediği rollerin, aile içinde öğrenilen sessizliklerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan yaraların etrafında dolaşıyor. Mutsuzlukla baş etmenin, eksik büyümenin ve sevilme biçimlerinin insanda bıraktığı izleri sorguluyor. Görünmeyen yaraların ve öğrenilmiş suskunlukların hikâyesi.

Romanın bir soruyla başladığını söylüyorsunuz, nedir o soru?

Güçlü olmak nedir? Yaşamak zorunda olduğun hayata uyum sağlamak mı, yoksa şartları zorlayıp istediğin hayat için mücadele etmek mi? Hikâyemde bu sorunun cevabını aradım. Kitabımı içindeki sesi dinlemeye cesareti olanlara ithaf ettim. Bu cesaret isteyen bir şey çünkü. Hepimiz yaşamak zorunda olduğumuz hayata uyum sağlamak için bu sesi susturuyoruz. Olmak istediğimiz insanla olmamız gerektiğini düşündüğümüz insan arasında bocalayıp duruyoruz. Anemonların anlattığı sadece kendini bulmak değil, kendini bile isteye yaratmak, yaratabilmek...

Özellikle kadınlar için bu süreç daha mı sancılı işliyor?

Evet bu cesaret isteyen bir şey. Özellikle de kadınlar için. Bize küçük yaşta uyumlu olmayı öğretiyorlar ama kimse bize sınır koymayı öğretmiyor. Anemonlar biraz da o sınırı arama hikâyesi. Dört ana karakterin çocukluklarında yaşadığı anne baba baskısı, çekirdek aile içinde yaşananların karakterlerini şekillendirmesi, kendilerine biçtikleri rollerin ömür boyu onları takip etmesi; toplumda kadın olmanın ne demek olduğu, zorlukları, önyargılar, anne baba baskıları; taciz, tacize karşı sessiz kalmak, karşı koyamamak ve toplumca sindirilmiş kadınlar; kitabın irdelediği diğer konulardan.

NESİLDEN NESİLE MİRAS KALAN SESSİZLİKLER

Zeynep Hanım, Anemonlar romanınızda aile içi şiddet var. Romanınızın parçalarından birisi. Aile içi şiddet sizce bir çocukta nasıl bir iz bırakır?

Anemonlar’da irdelediğim konulardan biri de bu. Çocuklar sadece yaşadıklarını değil, gördüklerini de taşıyor. Şiddet, sadece o ana ait bir şey değil maalesef. Çocuğun dünyayı algılama biçimini değiştiriyor, güven duygusunu ve sevgiyi algılama biçimini zedeliyor. Şiddetle büyüyen çocuk ilerde kurduğu ilişkilerde tanıdık gelen o duygunun peşinden gidebiliyor. Bazen farkında bile olmadan, aynı yarayı yeniden üretebiliyor. Belki en kötüsü, çocuk zihninde şiddeti normalleştirebiliyor ve normal sandığı şeyle yaşamayı öğreniyor. Bu yüzden şiddet, sadece kötü bir anı değil, nesilden nesile aktarılan görünmez bir yaranın başlangıcı oluyor.

İlişkilerdeki çıkmazlarımızın kökenini çocuklukta mı aramalıyız?

Bazı hikâyeler çocuklukta başlar ve hiç bitmez. Anemonlar’da da biraz bunu anlatıyorum. İlişkilerde yaşadığımız tekrarların çoğu, çocuklukta öğrendiğimiz sessizliklerden geliyor. Bu roman biraz da o sessizlikleri görünür kılma cesareti.Görünmeyen yaraların hikâyesi. Taciz ve travma sonrası susmaya zorlanma, en az yaşanan kadar derin izler bırakıyor. Bana göre edebiyatın görevi biraz da toplum içindeki bireyin kırıldığı, hırpalandığı, zorlandığı yerleri görünür kılmak. Anemonlar’da da bunu yapmaya çalıştım.

Romanınızda Serap isimli kahramanımız, kliniğe seans için gidiyor. “Benden beklentiniz nedir” sorusuna kahramanımızın cevabı: “Beni dengeli, mutlu kendine güvenen ve bir o kadar da kendinden memnun muhteşem bir insana dönüştürmeniz.” Modern insan kendine yetemiyor ve mutluluğu hep başkalarında arıyor ve kendini hep başkaları üzerinden tanımlıyor?

Çoğumuz ancak başkaları tarafından onaylandığımızda kendimizi iyi ve tamamlanmış hissedebiliyoruz. Toplumun beklentilerini karşıladığımızda mutlu olacağımızı zannediyoruz ama o beklentilerin hiçbir zaman sonu gelmiyor. Biz de o bitmeyen yarışın içinde, sürekli bir eksiklik ve olmamışlık duygusuyla yaşamaya başlıyoruz. Mutsuzluğumuzu çözecek en temel sorulara dönmeye ise çoğu zaman vakit bulamıyoruz: Ben ne istiyorum? Beni gerçekten ne mutlu eder? Serap da tam olarak böyle bir yerde. Kendine dönmek yerine, dışarıdan tamamlanmaya çalışan biri ve aslında bu yüzden mutsuz ve yorgun. Başkalarının sesinden çıkıp, kendi sesini duymaya başladığında dönüşüm de başlıyor.

TEKNOLOJİ İLE MESAFELER AZALDI AMA TEMAS KALMADI

Kitapta komşuluk ilişkilerinin yok oluşuna dair de bir eleştiri var. Yalnızlaşmamızda bu kopuşun payı nedir?

Bence çok etkisi var. Eskiden insanlar birbirlerinden haberdardı. Yardımseverlik vardı. Kimse gerçekten yalnız hissetmezdi. Şimdiyse iletişim yolları kolaylaştı, mesafeler azaldı ama temas kalmadı. Hayatlar daha bireysel yaşanıyor. Bu da insanları yalnızlaştırıyor. Oysa insanın ihtiyaçları değişmedi... Görülmek, anlaşılmak, paylaşmak ve en önemlisi kendini güvende hissetmek. Bunlar azaldıkça yalnızlık arttı ve insanlar kalabalıkların içinde kendini görünmez hissetmeye başladı.

Yalnızlık bizi eksiltiyor mu?

Bir yerde okumuştum; Uzak Doğu’da bir köyde insanlar çok uzun yaşıyormuş. Çevre köylere göre farkın ne olduğu araştırıldığında, burada inanların bir arada, sıkı komşuluk ilişkileri içinde yaşadığı gözlemlenmiş. Kimse dışlanmıyor, kimse yalnız bırakılmıyormuş. Bu bana şunu düşündürdü, insan en çok yalnızlıktan mı yoruluyor… Belki de en çok yalnızlıktan eksiliyor. Anemonlar’da da biraz toplum içindeki bireyin nasıl yalnızlaştığını anlatmak istedim. Yan yana ama temas edemeyen hayatları...

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN