12 Eylül darbesi bir toplum mühendisliğidir, ben 12 Mart’ın sonrasında tasarlandığını düşünüyorum, bu tarihi daha geriye çekenler de var. Örneğin, Bedrettin Demirel ‘65 diyor. Bir de isim uydurmuşlar, ‘Devleti Kurtarma Planı’ yahut ‘Dev-Kurt’ diye. Yalana bak! 12 Eylül’ün tasarlayıcıları Amerika-İsrail ortaklığının hizmetindeydi, Amerika-İsrail ortaklığının amacı ise kaygan Ortadoğu coğrafyasında siyasal, etnik ve mezhepsel değişiklikler gerçekleştirip Amerika-İsrail yayılmacılığının yolunu açmaktı. Bunun için de önce İran değiştirilmeliydi, Şah rejimi her ne kadar CIA hizmetkârı olsa bile, yine de onun kitlesinin cılız milliyetçi damarına pek güvenilmiyordu. Bu yüzden rejimin önüne sol muhalefet hilesini sürüp, mütedeyyin kitleyi amaçlarının yedeğine aldılar. Hayır, Amerika-İsrail, dinî otoriteler ile doğrudan iş birliği yapmadı, harita çiziciler sadece Şah rejiminin yerine onların geçmesinin milliyetçiliği baskılayacağının farkındaydılar, bu amaçla Şah’ı komünistlerle uğraştırırken, mollalara ve rûhanîlere dolaylı olarak biraz rahatlık sağladılar.

Yazar Recep Küçükizsiz de Mamak başta olmak üzere çeşitli cezaevlerinde 11 yıl hapis yatmış, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda yargılanmış bir isim.
BİR AMERİKA-İSRAİL PROJESİ
İran bu suretle ilerisi için devre dışı bırakılırken, Amerika-İsrail için asıl büyük tehdit Türkiye ve Libya olarak ortaya çıkıyordu. Türkiye ve Libya zayıflatılmadan Irak ve Suriye değiştirilemezdi. Libya belki bir ‘çadır devleti’ydi ancak el-Fetih büyük oranda onun ve Esad’ın sayesinde ayaktaydı, içeriden devşirdikleri adamlarla ileride Kaddafi’yi kolayca yıkabilecekleri kesindi ama Türkiye öyle değildi, politik satrancı çok iyi oynayan harika bir bürokrasiye sâhip modern devletti ve dünyanın sayılı askerî kuvvetlerinden biriydi. Tasarıda en erken sekiz dokuz yıl sonra etkili olabilecek bir yöntem izlediler, Soğuk Savaş kurallarıyla solun ve sağın içini boşalttılar, onlara yeni ve yapısal olmayan dayatmacı anlamlar yüklediler ve ikisini çatıştırdılar. Sol ve sağ örgütlerin içine ‘polis’ yerleştirdiler veya ‘polis’e yeni sol ve sağ örgütler kurdurup onlarla solun ve sağın kapasitesini aşan kanlı terör eylemleri gerçekleştirdiler. Askeriyenin komuta kademesini değiştirip, emekliye ayırdıklarının yerine tasarılarına hizmet edecek Amerikancı isimleri koydular. Polisi böldüler, sağ veya sol görünümlü polis örgütlerinin içine bile ‘polis’ soktular. Bir taraftan da çakma Kürt ve Ermeni örgütleri kurup, onları içerideki çatışmaların yedeğinde tuttular. Sol ve sağ çatışırken, İslâmcı sosuna batırılmış küçük bir kesim bilhassa çatışmaların dışında tutuldu. Oysa, mütedeyyin kesimin asıl lideri Necmettin Erbakan en az Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel kadar milliyetçi reflekslere sâhipti ve Amerika-İsrail projesinin farkındaydı. Bunu da sık sık dile getiriyordu. Necmettin Erbakan’dan çalınıp değiştirilen bu kesim ne yüzde 61.55’lik kırsal nüfusu ve ne de yüzde 38.40’lık şehir nüfusunu temsil ediyordu. Ancak bu kitle 12 Eylül darbecileri için soldan da sağdan da çok daha önemliydi, darbeden sonra ipleri 12 Eylülcülerin ellerinde olarak yola onlarla devam edilecekti.
FİŞLENEN 1 MİLYON 600 BİN KİŞİ
Halk bıktırılınca darbe gerçekleştirildi, icat edilen terör bir gecede bitirildi, on binler toplanıp, Mamak’a, Metris’e veya Diyarbakır’a tıkıldı. Aklımda kaldığı kadarıyla 650 bin kişi gözaltına alınmış ve 230 bin kişi hakkında da iddianame düzenlenmişti. Yıllar önce aile dostlarımızdan emekli bir 27 Mayısçı general bana içeriye alınanların büyük bir kesiminin 12 Eylül rejimi açısından pek önemli olmadığını, 12 Eylül’ü tehdit eden asıl kitlenin fişlenen 1 milyon 683 bin kişi ile sakıncalı oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan veya bir işe alınmayan 30 bine yakın kişi olduğunu söylemişti, onlar için de kırklı yaşlarına gelmeleri beklenecekmiş. Yani, 12 Eylül uzun yıllar daha iktidarda kalacaktı. Bir de ‘Nasıl olsa içeriye alınanların kişilikleri Mamak’ta, Metris’te ve Diyarbakır’da işkenceyle ezilip yok edilir, tahliye edildiklerinde ise tanıyamadıkları bir kişinin hayatını yaşamaya başlarlar’ demişti.Recep Küçükizsiz’in Ötüken Neşriyât’tan çıkan ‘Askerlerin Anlatımı ile Mamak’ta İşkence’ kitabı tam da içeriye alınanlardan başlıyor. Kitabın her satırı ise 27 Mayısçı emekli generalin bana söylediklerini kelimesi kelimesine doğruluyor.
İŞKENCENİN SAĞI DA BİR SOLU DA
Recep Küçükizsiz Mamak’ta sekiz yıl yatmış bir ülkücü, işkenceyi vaktiyle Metris’te kalan solculardan epeyce dinlemiştim, Recep Küçükizsiz de Mamak’taki işkencelere sağdan fener tutuyor, bu açıdan çok önemli ve çok değerli bir kitap. Biz sağ ve sol mahkûm diyoruz da Mamak’ta, Metris’te veya Diyarbakır’da böyle bir ayrım asla yoktu. Uykusuzluğun, aç ve susuz bırakmanın, Filistin askısının, elektrik vermenin, çelik dolapta elektriğin, falakanın, bedende kesici aletlerle kesikler açılmasının, açılan bu yaralara tuz basmanın, tazyikli suyun, kasap askısının, makata ve vajinaya cop veya şişe sokmanın, kişiyi ıslatılmış bir somyaya bağlayıp elektrik vermenin ideolojisi olmuyordu. Psikolojik işkenceleri ise hiç saymıyorum, bir yığın kişi bu işkencelerle kurgulanmış davaların sanığı yapıldı. İşkencede sen şunu öldürdün diyorlardı, çocuksa biraz nefes alabilmek veya biraz uyuyabilmek için tamam onu ben öldürdüm diyordu. İşte o kadar! Bu ifadelerle yirmi otuz yıla mahkûm olan çok kişi var, ancak oğlan sekiz dokuz yıl yattıktan sonra ‘öldürdüğü adam’ın sağ olduğu anlaşılıyordu. İşkenceyle alınan bu ifadelere ve bu ifadelerle açılan kurgulanmış davalara önümüzdeki hafta Avukat Şerafettin Yılmaz’ın bir ‘basın açıklaması’ üzerinden yeniden döneceğim.
ASKERLERİN GÖZÜNDEN BİR MAMAK RESMİ

Recep Küçükizsiz’in kitabı aslında bir ‘sözel tarih çalışması’, çünkü Mamak’ı orada askerliğini yapanların ağızlarından resmediyor. Seçtiği askerler 12 Eylül öncesinin ülkücü kesiminden olsa bile, anlattıkları unutulmuş ayrıntılara kapı aralıyor. Kuşkusuz bir de Mamak’ta askerlik yapanların işkenceci subaylar tarafından işkencelere dâhil edilmeleri var. Hepsinin travma yaşadığı muhakkaktır. Bir kısım askerin dayatmayla ve korkuyla işkencelere katıldığıysa muhakkaktır, ancak onların işkence kelimesini kullanmaktan kaçınıp, ‘Biz işkence yapmadık ki, dayak atıyorduk sadece. Dayak işkence değildir!’ demelerini ise dikkat çekici buldum. Bunun tıbbi karşılığı için kitaba ‘Mankurt Devlet Zihniyeti’ başlıklı nefis bir takdim yazan Kaan Arslanoğlu okunmalıdır. Kaan Arslanoğlu önemli bir hekim, 12 Eylül sonrasında Halkın Kurtuluşu örgütünden içeriye alınıp, ağır işkencelerden geçmiştir. Onun gördüğü işkenceleri ‘Devrimciler’ isimli romanında anlattığını anımsayanlar mutlaka çıkacaktır. Bu ülkede gençliklerini ‘73 ile ‘80 arasında yaşamış olup da işkence görmemiş insan yok gibidir, inanın sağcımız solcumuz milyonlarcaydı ama öyle fazla sayıda işkencecimiz yoktu, aynı kişiler sağcıları Pol-Derli solcuları da Pol-Birli olarak işkenceye alıyorlardı, onların isimlerini biliyorduk, oradan oraya dolaştırıldıklarını da, haftaya belki iki üçünün ismini zikrederim, devletin namuslu polislerinin ise onlardan nefret ettiğinin tanığıyım. Söylediğim gibi, 12 Eylül’e haftaya devam edeceğim, siz yine de arada farklı bir iki kitap okuyup rahatlayın, bakın size Özlem Keskin’in Vapur Yayınları’ndan çıkan ‘Kuyruğundan Bağlı Zamanlar’ını hassaten öneririm, kitapta ‘Kayıp’ isimli bir hikâye var ki, hakikaten müthiş!
