Ne okurla gerçek anlamda buluşabilmiş ne de edebiyat kamusunun gündemine girebilmiştir. Oysa aradan geçen zamana rağmen roman, bugün dönüp bakıldığında, Türkiye edebiyatının en sert, en rahatsız edici ve en dürüst yüzleşme metinlerinden biri olarak okunmayı fazlasıyla hak etmektedir.
Taner Ay, edebiyat dünyasına geçici bir hevesle girip çıkan isimlerden değildir. 1980’ler ve 90’larda ortaya koyduğu avangard metinlerle edebiyatın kıyılarında dolaşmış, ana akımın diline ve estetiğine bilinçli bir mesafe koymuştur. ‘Marsyas’ın Cesetleri’, ‘Metruk Zamana Seyahat’, ‘Rock ve Şiddet’ gibi eserler, daha ilk bakışta, yazarın popüler edebiyatın rahatlatıcı konforunu reddettiğini gösterir. Uzun yıllar süren yayın sessizliği ise bir kopuş değil, aksine bilinçli bir geri çekiliştir.
İşte ‘Yaralı Gönül’, bu uzun sessizliğin ardından gelen bir roman olarak, yalnızca edebî değil, aynı zamanda ahlaki bir iddia taşır. Romanın temel meselesi, 20. yüzyılın başında yaşanan büyük tarihsel kırılmaların bireylerin ruhunda açtığı onulmaz yaralardır. Çanakkale’den tehcire, savaş cephelerinden sürgünlere uzanan anlatı, bir ‘hikâye’den çok, bir hesaplaşma alanıdır.

Romanın merkezinde yer alan İsmail Safa, Taner Ay’ın bilinçli olarak kusurlu, hatta zaman zaman itici biçimde kurduğu bir karakterdir. İsmail Safa’yı bir kahraman olarak değil, travmalarla şekillenmiş, arzuları ile vicdanı arasında parçalanmış bir figür olarak okuruz. Onun hayatı boyunca karşılaştığı kadınlar (Feyruz, Diruhi ve Suat Hanım) birer aşk nesnesi olmaktan çok, tarihsel ve ahlaki yükler taşır. Her biri, farklı bir dönemin, farklı bir ruh hâlinin ve farklı bir kaybın simgesidir.
Romanın en sarsıcı hattı ise kuşkusuz Diruhi’nin hikâyesidir. Tehcirle yerinden edilen, ailesini, özgürlüğünü ve bedenine dair tasarruf hakkını yitiren Diruhi, yalnızca bireysel bir trajedinin değil, kolektif bir suskunluğun da sembolüdür. Taner Ay, bu karakter üzerinden, edebiyatımızda sıkça romantize edilen ya da üstü örtülen bir tarihsel karanlığa doğrudan bakar. Ne ajitasyona kaçar ne de kendini temize çıkaran bir anlatı kurar. Romanın rahatsız edici gücü tam da buradadır.
Mazhar karakteri ise ihanetin ve gecikmiş bilincin vücut bulmuş hâlidir. Kardeşinin ihaneti, savaş esareti ve sürgünle birleşerek onu yaşayan bir hayalete dönüştürür. Fransız Guyanası’ndan dönen Mazhar, artık bir ‘hayat’ değil, taşınması gereken bir yük gibidir. Taner Ay, bu karakterle birlikte okura şunu fısıldar: Bazı yaralar kapanmaz; yalnızca taşınır.
Romanın son bölümünde sahneye çıkan Suat Hanım ise geçmişle bugün arasındaki köprüdür. İsmail Safa’nın ardında bıraktığı defterler, notlar ve sessizlikler, geçmişin asla tam anlamıyla geride kalmadığını gösterir. Suat Hanım’ın keşfi, yalnızca bir adamın değil, bir dönemin de karanlık defterlerinin açılması anlamına gelir.
‘Yaralı Gönül’ün zamanında yok sayılmasının en önemli nedeni, belki de tam olarak budur: Roman, ne okuru teselli eder ne de kolaycı bir yüzleşme sunar. Kahraman üretmez, suçluları tek bir yere yıkmaz, tarihi sterilize etmez. Üstelik bunu yüksek sesle değil, ağır ağır, katman katman yapar. Bugünün hız ve tüketim odaklı edebiyat ortamında bu tür metinlerin sessizlikle karşılanması tesadüf değildir.
Oysa bugün dönüp bakıldığında ‘Yaralı Gönül’ yalnızca bir ‘kaçırılmış roman’ değil, aynı zamanda edebiyatın neyi, neden ve nasıl unuttuğuna dair de güçlü bir belgedir. Taner Ay, bu romanıyla bireysel hikâyeleri tarihsel travmaların içine gömerek, okuru rahat koltuğundan kaldırır. Belki de bu yüzden roman, yayımlandığı dönemde konuşulmamış; fakat tam da bu yüzden bugün yeniden okunmayı fazlasıyla hak etmektedir.
Çünkü bazı romanlar zamanında değil, geç fark edilmek için yazılır. ‘Yaralı Gönül’ de onlardan biridir.
