Johannes Vermeer’in o meşhur tablosuna, ‘Sütçü Kız’a hiç dikkatli baktınız mı? O daracık pencereden süzülen kuzey ışığının, süt testisinin üzerindeki seramik pütürlerine değişine... Ya da Hoca Ali Rıza’nın bir Üsküdar manzarasını resmettiği kimi karlı kimi güneşli kimi yemyeşil o sükûnet dolu sulu boyalarına? O tablolara bakarken, saniyeler içinde içimize yayılan o tuhaf, huzurlu ‘eve dönme’ hissini sadece estetikle açıklayabilir miyiz?
Meğer o anlarda sadece ruhumuz beslenmiyormuş; bildiğiniz ‘biyolojik bir tamirat’ yapıyormuşuz.
DENEKLERİN ‘VAGUS SİNİRİ’ AKTİVİTESİ ÖLÇÜLDÜ:
Viyana Üniversitesi’nden bilişsel psikolog Matthew Pelowski ve ekibi, bu işin aslı astarını merak edip sanatı laboratuvar masasına yatırmışlar. Araştırmada denekleri ikiye ayırmışlar: Bir gruba 20 dakika boyunca van Gogh, Manet, Gaugin gibi sanatçıların eserlerinin orijinalleri, diğer gruba ise yüksek çözünürlüklü reprodüksiyonları (kopyaları) gösterilmiş. Deneklerin göğsüne elektrotlar bağlanarak, vücudun stres savarı olan ‘Vagus Siniri’ aktivitesi ve kalp atış hızı değişkenliği anlık olarak ölçülmüş.
Sonuç sarsıcı: Orijinal eserin karşısında durmak, ekrandan bakmaya oranla sinir sistemini çok daha derin bir onarım moduna sokuyor. Sanat eseriyle kurulan o ‘gerçek’ temas, vücudun parasempatik sistemini (yani ‘dinlen ve onar’ modunu) doğrudan aktive ediyor. Yani o tabloya bakarken içimizde kopan fırtınanın dinmesi sadece romantik bir his değil; nabzımızın düşmesiyle kanıtlanan nörolojik bir veri. Öyle ki, araştırmanın yazarları bu sonuçlara dayanarak müzeleri ve galerileri sadece kültürel birer durak değil; “önleyici sağlık teşviki için erişilebilir, klinik olmayan tıbbi alanlar” olarak konumlandırıyor. Bir başka deyişle, müze biletleri yakında birer doktor reçetesine dönüşebilir.
KİTAP KOKUSU VE ESKİ ŞARKILAR DA AYNI HİSSİ VERİYOR
Araştırmayı görünce aslında bu durumun sadece tablolar için geçerli olmadığını düşündüm. Bugün dijital okuma kültürü devasa bir hızla gelişirken, neden hâlâ bazılarımız o eski kitap kokusuna, kağıdın dokusuna tutkuyla bağlıyız? Araştırma işte buna da bir cevap veriyor: Kitap kokusu ve sayfa çevirme sesi, beynimizdeki nostalji merkezlerini tetikleyerek sinir sistemimize ‘güvendesin’ mesajı gönderiyor.
Ve tabii ki o eski şarkılar... Radyoda aniden karşımıza çıkan bir Sezen Aksu tınısı ya da bir plaktaki o hafif cızırtılı Tanju Okan sesi... Neden hemen her gün yeni birçok şarkı dolaşıma girerken dönüp dolaşıp o ‘eski tadı’ arıyoruz? Çünkü müzik, vagus sinirine de giden en kısa yollardan biri. O tanıdık melodiler, beynimize çocukluğumuzun neşeli bayram sabahlarını ya da o telaşsız günlerimizi hatırlatıyor. Dijital müziğin kusursuzluğu bizi ‘tüketici’ kılarken, eski bir şarkının kusurlu cızırtısı bizi ‘insan’ kılıyor ve sinir sistemimizi neredeyse bir anne şefkatiyle sakinleştiriyor.
PROUST’UN MADLEN KEKİ YA DA NOSTALJ
Modern hayatın kaosu, sosyal medyanın öfke sarmalı bizi her gün biraz daha “savaş ya da kaç” moduna hapsediyor. Batılılar, nostaljinin iyileştirici gücünü anlatırken Marcel Proust’u ve onun meşhur ‘çaya batırılmış madlen keki’ni anar. O kekin tadıyla çocukluğuna dönen kahramanın hissettiği huzur, aslında Vagus sinirinin bayram etmesi.
Peki bizde durum ne? Bizim ‘madlen kekimiz’ o pütürlü, renkleri artık solmaya yüz tutmuş Yeşilçam klasikleri. Neden repliklerini ezbere bildiğimiz halde televizyonda her karşılaştığımızda Adile Naşit’in kahkahasına, Münir Özkul’un o babacan “Bak beyim” deyişine sığınıyoruz sanıyorsunuz? Çünkü o filmlerdeki kimi zaman aile kimi zaman mahalle sıcaklığı beynimize şu mesajı gönderiyor: “Tamam, burası güvenli, burası evin, rahatlayabilirsin.” Bilim şimdi onaylıyor ki; o nostaljik kareye bakmak ya da o eski şarkıyı dinlemek, en güçlü antidepresandan daha hızlı karışıyor kanımıza.
Demem o ki; bugünlerde kendinizi çok mu gergin hissediyorsunuz? Hemen bir galeriye ya da müzeye gidin. Olmazsa evde bir sanat kitabını açın, kağıt kokusunu içinize çekin, fonda da eski bir şarkı çalsın... Görülen o ki sanat meğer aslında stressiz bir yaşamın reçetesiymiş. Sinir sistemimiz, o meşhur Vagus sinirimiz bizden bir ‘estetik temas’ bekliyor. Bilimsel olarak kanıtlandığına göre; müzeler artık sadece birer gezi rotası değil, önleyici sağlığın en estetik ‘klinikleri’ hükmünde. Görünen o ki ruhumuzun bu sanatsal terapiye, antidepresan kutularından çok daha acil ihtiyacı var.
