İnsan ruhunun en dizginlenemez dürtüsü nedir diye sorsalar, cevabım tereddütsüz ‘merak’ olurdu. Yaz mevsiminin kapıda olduğu, tatil planlarının “her şey dahil” paketlerle ölçüldüğü şu günlerde, Meşher’in üç katına yayılan ‘Seyahat Sanatı’ sergisi bize unuttuğumuz bir ayrımı hatırlatıyor: Tatil ve seyahat arasındaki o derin uçurum. Bugün ‘tatil’ dediğimiz şey çoğunlukla pasif bir tüketim biçimiyken; seyahat, tarihin sayfalarında bir ‘Ars Apodemica’, yani bir seyahat etme sanatıydı. Dünyayı sadece görmek değil; onu bilinçli bir seçimle kaydetme ve yeniden kurgulama pratiğiydi. Koç Topluluğu’nun 100. yılı kapsamında Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonları’nın nadide parçalarını harmanlayan bu sergi, aslında çok kıymetli bir “güç birliğinin” meyvesi. Sadberk Hanım Müzesi Direktörü Hülya Bilgi’nin de vurguladığı gibi, müzenin köklü etnografik birikimi, Çiğdem Simavi’nin bağışladığı ilham verici tablolar ve Sayın Ömer Koç’un cömert koleksiyonu tek bir potada eriyerek seyahatin tarihe yön verme gücünü canlandırıyor. Sergiyi, hazırlık sürecini “farklı disiplinleri tek bir anlatıda buluşturma sanatı” olarak tanımlayan küratör M. Merve Uca ile adımlıyoruz. Meşher’in üç katını Uca’nın rehberliğinde tırmanırken, her durağın dünyayı anlama arzusuna dair farklı bir motivasyonla örüldüğünü görüyoruz.
EJDERHALAR VE MELANKOLİK FİLLER
Serginin ilk katı, mesafelerin henüz kilometrelerle değil, ‘hayretle’ ölçüldüğü bir döneme kapı açıyor. Merve Uca, o dönemde metre gibi soyut kavramların algılanamadığını, bu noktada devreye ‘Mirabilia’nın (mucizevi olanın dili) girdiğini hatırlatıyor. Uca’ya göre, egzotik hayvan tasvirleri bir seyyahın ne kadar uzağa gittiğinin kanıtı: “Zürafa veya gergedan resmetmek, ne kadar bilinmeyen bir yere gittiğinizi ifade etme şansı veriyordu”. Bölümün en dokunaklı hikâyesi ise 1540’larda Osmanlı’ya gelen bir elçilik heyetiyle ilgili. Krala hediye edilmek üzere getirilen bir filin yolda melankoliye kapılarak ölmesi ve heyetteki Pierre Gilles’in hayvana otopsi yaparak bulgularını bir kitaba dönüştürmesi, seyahatin bazen hazin birer bilimsel tanıklık olduğunu fısıldıyor.
ARS APODEMICA: EVDEN AYRILMANIN METODOLOJİSİ
16.yüzyılda ortaya çıkan ‘Ars Apodemica’ kavramı serginin iskeletini oluşturuyor. Yunanca ‘evden ayrılmak’ kökünden türeyen bu literatür, seyahati sistemli bir bilgi üretimine dönüştürmüş. Küratörün vurguladığı gibi, bu yöntem kişisel duyguları nesnel gözlemden ayırarak kendinden sonrakilere ‘arı bir bilgi’ sunma arzusu taşıyor.
DİPLOMASİDEN ‘TÜRK MODASI’NA
Üst katlarda anlatı, ‘Türk korkusu’ imgesinden diplomatik zarafete ve nihayetinde bir moda dalgasına evriliyor. Diplomasi bölümünde Uca, elçilerin Osmanlı’yı ziyaretini resmeden tabloların önünde ilginç bir detaya dikkat çekiyor: Avrupa’da bir kralın karşısında asla şapka çıkarılamazken, Osmanlı padişahlarının bu kuralı yıkarak elçileri nasıl şaşırttığını gösteriyor. Serginin sonlarında karşımıza ‘Turquerie’ çıkıyor. 18. yüzyılda Türk kıyafetlerinin Avrupa aristokrasisine sızması, seyahatin kültürel etkileşim gücünü kanıtlıyor. Anlaşılan o ki, Osmanlı topraklarını adımlayan seyyahlar artık sadece bilgi taşımıyor, beraberinde estetik bir dönüşümün tohumlarını da ekiyor.
TURİZMİN DOĞUŞU VE ENDÜSTRİYEL MERAK
Son katta, buharlı gemiler ve demiryollarıyla birlikte seyahatin doğasının değişimine şahitlik ediyoruz. Merve Uca bu dönemi, “merakın endüstrileşmiş ve keyif katılmış versiyonu” olarak tanımlıyor. Artık rapor verme zorunluluğunun bittiği, romantik ve edebi İstanbul seyahatnamelerinin dönemi burada başlıyor.
Meşher, Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonları’nın bu görkemli iş birliğiyle bizi 23 Mayıs 2027’ye kadar sürecek bir yolculuğa davet ediyor. Eğer bu yaz tatilinden önce ruhunuzu 500 yıllık bir merakla ateşlemek isterseniz, yola İstiklal Caddesi’nden çıkmalısınız. Belki siz de serginin sonundaki o nostaljik bavullardan birini kapıp ilk kez gerçek bir seyahate çıkmak isteyeceksiniz.
YENİÇERİLERİN ONURU: DEV KEVGİR
Sergide karşınıza çıkan devasa kevgir, ilk bakışta sadece dev bir mutfak gereci gibi görünse de aslında Osmanlı askeri teşkilatının en güçlü sembollerinden biri. Yeniçeriler sefere çıktıklarında bu kevgiri omuzlarında taşıyarak orduya eşlik ederlerdi. Merve Uca’nın ifadesiyle, bu nesne bir mutfak aleti olmanın çok ötesinde, askeri bir onur temsili. Öyle ki, bu kevgirin düşman tarafından ele geçirilmesi, yeniçeri ocağı için büyük bir aşağılanma sebebi kabul ediliyor. Sergide Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonundan gelen bu nadide parça, hayali tasvirlerle gerçeğin buluştuğu noktada, askeri bir enstrümanı andıran heybetli duruşuyla dikkat çekiyor.
500 YILLIK HAFIZANIN REHBERLERİ: ÖNE ÇIKAN SEYAHATNAMELER
Sergideki 300’ü aşkın eser arasında, dünyayı algılama biçimimizi değiştiren bazı temel metinler birer ‘ilk kaynak’ olarak parlıyor. İşte küratör Merve Uca’nın anlatımıyla serginin ‘yazılı’ yıldızları:
Pietro della Valle (Hacı il Pelegrino): Kendisini ‘Hacı il Pelegrino’ olarak adlandıran Valle’nin seyahatnamesi, o dönem adeta bir el kitabı vazifesi görmüş; kendisinden sonra Osmanlı topraklarına gelen pek çok seyyahın bu kitabı yanında taşıdığı biliniyor.
Menavino ve Türk Kroniği: Yaklaşık 10 yıl Enderun’da devşirme olarak kaldıktan sonra kaçan Menavino’nun yazdığı bu kronik, içeriden bir bakış sunmasıyla eşsizleşiyor.
Jean-Baptiste Tavernier: Meşhur ‘Umut Elması’nın (Hope Diamond) tüccarı olan Tavernier, kitabının kapağında kendisini Türk kıyafetleri içinde resmederek hem bir beğeni ifadesi sunuyor hem de bu kıyafetlerin o dönem sağladığı ‘korunma’ gücünü belgeliyor.
Luigi Ferdinando Marsili: Osmanlı askeri teşkilatlanmasını çok disiplinli bir şekilde dökümante eden Marsili, bugün tarihçiler için hâlâ en kıymetli birinci kaynaklardan biri kabul ediliyor.
Edmondo De Amicis – ‘Constantinopoli’: 19. yüzyılda seyahatin artık bir ‘rapor verme zorunluluğundan’ çıkıp keyfe ve edebiyata dönüştüğü dönemin en naif örneği; tamamen romantik ve edebi kaygılarla kaleme alınmış bir İstanbul güzellemesi.
