Ölüm, insan yaşamının tek kesin gerçeği olmasına rağmen, modern dünya bu gerçeği pırıltılı vitrinlerin, sonsuz gençlik vaatlerinin ve hızın arkasına gizlemeyi tercih ediyor. Ancak o kaçınılmaz an geldiğinde, geride kalanlar için sessiz, derin ve çoğu zaman korkutucu bir süreç başlıyor: Yas. Fransa’nın önde gelen psikiyatristlerinden Alain Sauteraud, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Yas Psikolojisi: Sevilen Bir Yakının Ölümüyle Baş Etmek’ kitabında, bu süreci klinik bir soğuklukla değil, sarsıcı bir insani dille ele alıyor. Yazarla, modern hayatın ölüm algısından inancın yas sürecindeki yerine, kayıptan sonraki kritik süreçten ‘normal ölüm yaşı’ yanılgısına yasın tüm katmanlarını KARAR okurları için konuştuk.
Sayın Sauteraud kitabınızda, “Yasta mesele ölüm değil, kıymetli bir varlığın kaybıdır. Çünkü ölüm bir olay iken kayıp bir süreçtir,” diyorsunuz. Bir insan bu kayıp sürecini en kolay nasıl atlatabilir?
Yas, insanlarda doğal ve doğuştan gelen bir psikolojik süreçtir. Buradaki amaç onu kolaylaştırmak değil, aksine ona müdahale etmemektir. Bu bağlamda, kişi kendi üzüntüsüne saygı duymalı, üzgün ve nostaljik olmayı kabul etmeli, eksikliği ve yokluğu hissetmeyi kabul etmeli, kendini yeniden organize etmeli ve ölen kişiyi yavaş yavaş yeniden konumlandırmalıdır. Yani, sevgi temel ve yapılandırıcı olduğu için, onun sonsuza dek içimizde olduğunu fark etmelidir. Yas ritüelleri, hafızanın kalıcılığına dair bu algıya göre aylar içinde gelişir.
Modern insan ölüm üzerine düşünmeyi pek sevmiyor. Günümüzdeki reklam, estetik… çabalar insanın daha uzun yaşama isteği üzerine kurulu. Sizce modern hayatın insana yüklediği bu bakış, yas sürecini nasıl etkiliyor?
Hayır, etkilemiyor. Bu durum yaşlanma veya ölüm korkusu yaşayan insanları ilgilendirir. Yas için ise ölüm şarttır. Genç, yakışıklı veya güzel kalmak, sevilen birinin kaybıyla ilgili hiçbir şeyi değiştirmez.
Kitabınızda şöyle bir istatistik paylaşmışsınız: “1750’de ortalama ölüm yaşı 25, 1850’de 43 idi.” Bu rakamlar günümüz için erken ölümü ifade ediyor. Tarihte insanlar bu ölümleri nasıl karşılamışlar. O dönemler için ‘yas’ ifadesi neyin karşılığıdır?
Bu çok ilginç bir soru ve cevabını bilmiyorum. Ancak, bence ölümler erken yaşta meydana gelebildiği için, mesela bebek ölüm oranı çok yüksekti, yas tutmak çok daha yaygındı ve çok daha az beklenmedikti. Günümüzde insanların zihinlerinin bir köşesinde taşıdığı yaşam beklentisi, onları keder için iyi hazırlamıyor. Ölüm için ‘normal’ bir yaş yoktur. Ölüm vardır ve kederi yaratan da bu kayıptır.
Birlikte çok zaman geçirmiş insanların kaybı hayatta kalanı oldukça olumsuz etkiliyor, İnsanı yıpratıyor. Bu kayıptan sonraki altı ayı çok önemsiyorsunuz, neden?
Altı aylık süre, akut yasın olağan süresine karşılık gelir ve zirve noktası üç ila dört ay civarındadır. Fransızcada yas kelimesi, Latince ‘dolere’ kelimesinden gelir ve ‘acı çekmek’ anlamına gelir. Acı olmadan anlamlı bir yas olmaz. Yas, özellikle ilişki yakın olduğunda, örneğinbaba, anne, erkek kardeş, kız kardeş, çocuk gibi, ilişki uzun sürdüğünde ve kayıp beklenmedik olduğunda daha da acı vericidir. Yasın paradoksu budur: Çok genç yaşta veya çok yaşlı yaşta ölmek daha fazla acı yaratır.
İNANÇ, KEDERİ YATIŞTIRIR
Yas sürecindeki birisine, din inancı ne kadar yardımcı olabilir? İnanmak yasın süresini azaltabilir mi?
Dini inanç genellikle ölümden sonraki bir yaşam biçimi fikri ve kendi ölümümüzde ölenle bir araya gelme umuduyla kederi yatıştırır. Ancak bir çocuğun ölümü söz konusu olduğunda, ister kaza sonucu ister cinayet sonucu olsun, inanç bazen yeterli olmaz. Yas tutanlar kendi kendilerine şöyle diyebilirler: “Tanrı var olsaydı, buna izin vermezdi.” Ancak din adamları genellikle bu gizem hakkında yas tutanlarla konuşmaya alışkındırlar.
