Görüşler

Türkiye’de siyaset sevdası ve hukuk nisyanının politik-teolojik genetiği

Türkiye’de siyaset sevdası ve hukuk nisyanının politik-teolojik genetiği

‘Politik Teoloji Yazıları’ kitabının yazarı İlhami Güler “Hukukun, onun yapıcısı egemen irade tarafından “kanun” yolu ile yozlaştırılması veya kanunlara riayet edilmemesi, insanların vicdanlarındaki adalet ve adaletsizlik ayrımını siler ve yok eder” değerlendirmesinde bulunuyor.

1- İKİ SİYASET TARZI

Siyaset; devlet veya toplum güvenliği ve yönetimi olarak, tarih boyu bireysel düzlemde temel iki saikle icra edilmiştir: 1-  Kişisel İhtiras-içgüdü, güç istenci, zenginlik oluşturma (ontoloji-tağutluk). 2- Toplumsal maslahatı, adaleti ve hakkaniyeti koruma (insanlık-ahlak). Platon ve Aristo, siyaseti pratik ahlak olarak tanımlamışlardır. Birinci tarz siyaset, kendini kitlelere “kanun” yolu ile meşrulaştırır; ikinci tarz siyaset ise, ahlaka dayanan “hukuk (adalet)” ile meşrulaştırır. Kanunu hukuktan ayıran temel nitelik, birincinin, egemenin salt iradesine ve gücüne-ontolojiye dayanması; ikincinin ise,  yaptırım güç ile birlikte ahlaka, adalete, hakkaniyete dayanmasıdır. Bu bağlamda siyaset ile kanun ve hukuk yapmak geçişkendir. Yani siyaset yapma tarzı ile kanun veya hukuk yapma arasında kopmaz/zorunlu bir iç ilişki söz konusudur. Makyavelli, “Prens” adlı kitabında “başarılı (güç istenci-ontoloji)” olmak için, siyasilere birinci yolu tavsiye etmiştir. Kur’an ise, birinci yolu, Firavunların siyaset tarzı olarak (Tağutluk/ontoloji)  kınamış; -daha önceleri Hz. Musa, Hz. Davut ve Hz. Süleyman’a tavsiye edildiği gibi (38/26, 21/78)- Hz. Muhammed’e ikinci yolu tavsiye etmiştir (16/90). Fakihlerin formüle ettikleri “Makasidu’ş-Şeria (Şeriatın maksatları)”, siyaset ve hukukun (devletin) ortak telosu/amacı/gayesi olarak, bireylerin canını (güvenlik), malını (mülkiyet), onurunu (özgürlük), aklını (düşünce) ve dinini (özgürlük-ahlak) korumaktır.

2- HUKUK VE KANUN AYRIMI

Fransız iktisatçısı Frederic Bastiat (1801- 1850), hukuku, -makasidu’ş-şeria’ya paralel olarak- Tanrısal kaynaklı ve bireyin kişilik, özgürlük ve mülkiyet hakkının, yani bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olarak tanımlamıştır. (Bastiat, Hukuk, çev: Y. Arsan-A. Yayla. Ank. 2017. S. 15). Bastiat, hukukun, “kanun” yolu ile yozlaşmasının temel saikleri olarak, insanın aç gözlülüğü (yağma-soygun-ganimet-gasp) ve sahte bir “yardımseverlik” iddiası olduğunu teşhis eder. Ona göre ne din, ne de ahlak, tek başlarına tarihi süreç içinde bu eğilimleri engelleyememiştir. Bastiat’a göre hukukun temel amacı: “kolektif gücün soygunu çalışmaya tercih ettiren beşeri eğilimi durdurmak için kullanılmasıdır. Bütün hukuki tedbirler, mülkiyeti (kişiliği ve özgürlüğü) korumalı; yağmayı ise cezalandırmalıdır. Ne var ki, kanunlar, genellikle bir insan veya insan grubunun eseridir. Hukuk, müeyyidesiz olarak ve güç kullanılmaksızın hayata geçirilemeyeceğinden dolayı, gerekli gücü temin etme görevi, kanunları yapan iradeye bırakılmaktadır. İşte bu olgu, insanoğlunun fıtratında ezelden beri var olan ihtiyaçlarını en az çabayla karşılama (yağma-gasp, soygun, ganimet-İG) eğilimi ile hukukun evrensel bozulma/yozlaşma sürecinin temel nedenidir.” (Bastiat, Hukuk, 18). Hukukun, onun yapıcısı egemen irade tarafından  “kanun” yolu ile yozlaştırılması veya kanunlara riayet edilmemesi, insanların vicdanlarındaki adalet ve adaletsizlik ayrımını siler ve yok eder. Yasalara uyulmaması durumunda, toplumun ayakta kalması mümkün değildir. İnsanların yasalara uymasını temin etmenin yolu, yasaları saygıdeğer, meşru, hakkaniyetli (hukuk) kılmaktır. Kanunlar, hukukla, adalet duygusu ve ahlak ile çatışmaya başladığı andan itibaren (Hukuka güvenin kaybolması), insanlar ahlak duygusu ile hukuk saygısı arasında birini tercih etmek zorunda kalırlar. Bu iki seçenekten birini seçmek zorunda kalmak kadar kötü bir şey yoktur. “Kanunî” olan her şeyin, adil ve hukuki olduğu sağduyusu, asla doğru değildir. (Bastiat, Hukuk, s. 20). Nazi Almanyası,  Sovyet Rusyası, Çin Komünizmi, İsrail Siyonizmi ve Güney Afrika Apartheid rejimi, bunun örnekleridir.

Hukukun, “negatif” bir kavram olduğunu belirten Bastiat şöyle diyor: “Hukukun amacı, adaletin hükümranlığını sağlamaktır” ifadesi, yanlıştır; onun yerine: “Hukukun amacı, adaletsizliğin hükümran olmasını önlemektir” ifadesi kullanılmalıdır. Zira kendiliğinden (somut olarak) var olan, adalet değil; adaletsizliktir. Adalet, ancak adaletsizlik yoksa gerçekleşir. Buna göre, “güç” kullanma yoluyla insanlara işgücünün istihdamını, eğitimin konu ve yöntemini veya dinsel bir inanç ve itikadı zorla dayatmaya kalktığı andan itibaren, hukuk, negatif olma özelliğini yitirir ve insanlar üzerinde pozitif (müdahaleci-dayatmacı) bir eyleme dönüşür. Böyle bir hukuk anlayışı ile halk iradesi yerine, kanun koyucunun iradesi hâkim duruma geçer. Bu durumda halk, ne tartışma, ne de seçenekler arasında tercih yapma, ne de geleceği hakkında plan yapma gereği duyar. Onun adına, bütün bunları “Hukuk” adına, aslında kanun koyucu (siyasal egemen) üstlenir. Artık düşünme melekesini kullanma zorunluluğu kalmadığından, halk, beşeri özelliklerini, kişiliğini/kimliğini, özgürlüğünü ve mülkiyetini de yitirmiştir.” (Bastiat, Hukuk, s. 35)

3- HUKUK/ŞERİAT VE SİYASET/SALTANAT

İslam’ın kurucu anında (610-632) ve siyasal tarihinde dört “Raşid” halife döneminde, Allah’ın iradesi doğrultusunda ahlaka yaslanan bir siyaset ve hukuk pratiği ortaya konmaya çalışılmıştır. Kur’an, Allah’ın, kendine koymuş olduğu kesin ahlaki yasalara göre insanlarla ilişkiye girdiğini beyan eder: “Rabbinin kendine koyduğu kesin bir yasası olmasaydı; ihtilafa düştükleri mevzuda derhal hüküm verilirdi.” (10/19,117110,20/129,41/45,42/14). “Sünnetullah” ve “Sünnet’ül-Evvelîn” kavramı da, Allah’ın ahlak ve hukuka daimi riayetini ifade eder (33/62, 35/43, 40/85).  “Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni (Hakemi) değil midir?” (85/8) Hz. Muhammed de bu doğrultuda yönlendirilmiştir. Ahlaksız ve hukuksuz (adaletsiz) kanun koymayı ve siyaset yapmayı Allah güç istenci, içgüdü, istiğna, tuğyan ve zulüm anlamına gelen “Tağutluk” olarak niteler ve lanetler (2/257, 4/76, 16/36).

“Kur’an, başlangıçtan itibaren Müslümanlara tamamen ahlaki-doğal yasalarla temellenen bir kozmoloji sunmuştur. Muhtemelen Aydınlanmadaki metafizik benzerlerinden çok daha ikna edici bir güce, güçlü ve derin psikolojik etkilere sahip bir kozmoloji… Kur’an’ın ahlaki malzemesi, bu sebeple bütüncül bir ahlaki sisteme, metafiziği de içeren bir kozmolojiye dayanmıştır.” (W. Hallaq,  Hukukun Ahlaki Boyutu. Çev: N. Kızılkaya. İst. 2020. S. 88). İslami hukuk ve siyaset, bu metafiziğe-kozmolojiye yaslanmıştır.

Hz. Ali’nin politik hakkaniyet arayışına karşın; Muaviye’nin politik ihtiras, içgüdü ve güç istenci ile giriştiği ihtilalinden sonra “Saltanat” yönetimi, nisbî olarak bu rotadan çıkmıştır. Muaviye’yi bir anlamda Makyavelli’nin öncüsü sayabiliriz. Ancak, erken dönemde oluşan “Ulema” heyeti, şeriatın (mutlak olmayan-gerekçeci) temsilcisi olarak  - siyaseti olmasa da- hukuki hayatı siyasal iradeden bağımsız (sivil) olarak şeriatın kontrolünde tutmayı başarmıştır. Wael B. Hallaq, “İmkânsız Devlet”  adlı çalışmasında bu gerçeği ortaya koymaktadır: “ Yönetici, şeriat hukukunun üstünde değil, altında yer alıyordu ve hiçbir yönetici, şeriatın mahkemelerde olduğu gibi, toplumun genelinde de hüküm sürdüğü gerçeğine karşı gelemezdi. Bu şemaya göre, şeriat mahkemesi hukuku “yasama organı” yani şeriatın ahlaki yasası tarafından formüle edildiği haliyle uyguluyordu; sultanın yasaması tarafından değil.” (Hallaq, İmkânsız Devlet. Çev: A. Hikmet. İst. 2019. S. 114). “Şeriat, politikadan çok toplumla ilgili idi; ahlaki sosyal karakterle ilgiliydi. Politik toplum, birçok ikincil kaygıdan biridir.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 170). “Şeriat, İslami yasa diyeceğimiz hermenötik, kavramsal, teorik, pratik, eğitimsel ve kurumsal sistemdir.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 99). Saltanatın/siyasetin, şeriat dışı/haddi aşan epeyce eyleminin/amelinin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bastiat’ın vurguladığı gibi, “özel mülkiyet” ile “Hukuk” arasında kopmaz bir bağ vardır. Ekonomide üretim kaynağının büyük ölçüde toprak olduğu Patrimonyal tarım imparatorluklarında fütuhat yoluyla “ganimet” olarak elde edilen mülkiyetin, Hz. Ömer döneminden sonra “Devlet” dolayımı ile Saltanat ailesine, daha doğrusu Sultanın tekil iradesine ve kullanımına verilen mülkiyet sisteminde “Kamu Hukuku”nun durumu, yukarıda bahsedilen “özel hukuk” gibi olmamıştır. Daha doğrusu, İslam toplumlarında bir Kamu Hukuku gelişmemiştir. Ayrıca, kişilik ve özgürlük temel haklarının, mülkiyet hakkına bağlı olduğu gerçeğini göz önünde tuttuğumuz takdirde; özel hukukun da bundan etkileneceği, izahtan varestedir. Ayrıca ulemanın sivil alanda hukuk üretiminin zamanla “Hile-i Şeriyye” ve “Kitabına Uydurma” kavramlarıyla şeriatın/hukukun özü olan ahlaktan uzaklaştığını da itiraf etmemiz gerekmektedir.

4- ULUS DEVLET VEYA EGEMENİN MUTLAK İRADESİ OLARAK KANUN VE HUKUK

Modern Ulus Devlet, Avrupa’da ve Amerika’da uzun süren din savaşları, sınıf savaşları, ırkçılık savaşları ve çıkar savaşları sonunda Burjuva sınıfı veya çoğunluk olan etnisite tarafından mutlak bir egemenlik olarak kurulmuştur. Tanrı’nın veya Kilisenin elinden egemenlik yetkisi ile birlikte kanun koyma, hukuk yapma ve “istisna (Mucize)” koyma yetkisi de alınmıştır. Egemen irade (Ulus),  ülke sınırları içindeki bireyleri çekirdek aile, okul/eğitim, üniversite, ordu, hastahane, hapishane, kışla… gibi “kimlik teknolojileri” ile tornadan geçirerek “Milliyetçilik” ideolojisi ile bir potada eriterek istediği nitelikte kimlikler yaratmıştır (Hayali Cemaatler).  Politik faaliyet, ahlaktan boşandırıldığı gibi; hukuk yapma da, sonuna kadar politikleşmiştir. Halkı Müslüman olan ülkelerde kurulan devletler de aynı durumdadır. “Hukuk, ne tarihsel bir boşluğun içinde işlerlik gösterdiği, ne de toplumdaki ideolojik kavgalardan bağımsız olduğu için, tam olarak yasanın politikaya gömüldüğü yerdir… Bu yüzden yasa (kanun –hukuk), yapısal olarak daha geniş bir politik bağlamın bütünleşik bir parçasıdır.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 79).

Batı toplumları, uzun süren iç savaşlardan sonra, menfaatin altın kuralı olan “ayağıma basma; ayağına basmayayım” veya “sana yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma” yı keşfederek Hukuk yapmayı başardılar. Yalnız bu kural, İslam’da olduğu gibi iman/metafizik ve ahlaktan değil; menfaatten türediği için, tehlikenin yakın olduğunda (ülke içinde) işler; uzak olduğunda (dış politika) işlemez. Avrupa’nın yaratmış olduğu İnsan Hakları, Demokrasi, Hukuk Devleti, Kuvvetler Ayrılığı, Laiklik, Toplum sözleşmesi (Anayasa)… (iç barış), buradan türemiştir. Dış politikada “tağutluk (güç istenci-istiğna-içgüdü- sömürü…)” devam eder. “Modern proje, çağdaş Müslüman dünyanın yaşayan gerçekliğinde “hukuki ahlak” çağından politik çağa keskin bir dönüşümü temsil ve tesis ediyor. Modernitede politika ve politik olan her yerdedir ve güne (hayata) hükmeder.” (Hallaq, İmkânsız Devlet, 170).

5- TÜRKİYE'DE SİYASET SEVDASI VE HUKUKUN SAVSAKLANMASI (NİSYANI)

Genel olarak halkı Müslüman olan ülkelerdeki yönetimlere gelecek olursak, dış politikada olmasa da iç politikalarda siyaset ve hukuk (kanun) yapma tarzları Makyavalizme/Muaviyeizme yaslandığını görebiliriz. Türkiye devleti de tipik bir Ulus Devlet formatı ile kurulmuştur. Devrimlerle kurulmuştur. Tek Parti, Tek Adam dönemlerinden darbeler ve muhtıralar ile evrilerek yoluna devam etmiştir. 1960-2010 arasında bazı “Hukuk Kurumları” kurmaya çalışmıştır. Daha sonraları, tekrar hukuk kurumlarını askıya alarak, “kanun” yapmaya (KHK) veya var olan hukukun etrafını dolanmaya evrilmiştir. Hukuk yargılamalarında “kurunun yanında yaşın da yakıldığı” vakalar çoğalmıştır. 

Muhafazakârlar İmana, ahlaka (adalete) dayanan ve herkese güvenlik ve adalet dağıtan “Hukuk” kurumları yaratma ve hukuka riayet çabasından ziyade;  “İlm-i Siyaset (devlete sızma-takiyye, paralel yapı, harp=hile)” yapmayı tercih etmektedirler. “Partizanlık” kavramı, Marksist literatürde “militanlık”, toplum için kendinden geçme, fedakârlık anlamlarına gelirken; Türkiye’de kamu kaynaklarını partililere tahsis etmek, adam kayırmak anlamlarına kaymıştır. CeHaPe’nin seküler “siyaset”ine karşı, muhafazakâr rövanş “siyaset”i yapılmaktadır. Örneğin: Muhafazakâr bir siyasetçi, 17 Aralık 2020 günü Haber-Türk kanalında “17-25 Aralık” olayını yorumlarken, FETÖ tarafından, kanunsuz dinleme yapma ve bunları ifşa etmenin İslam’a göre nasıl bir “büyük” günah olduğundan bahsederken (ki söyledikleri doğrudur); siyasi elitlerin kamu kaynaklarına karşı nasıl bir şeffaf-ahlaki/hukuki tutum takınmaları gereğinden hiç bahsetmemektedir.

Topluma güven veren bir hukuki yapı kurulamadığı için, “Sosyal Medya” bir linç mahkemesine dönüşmüştür. Hâsılı, Türkiye’de siyaset, herkeste onulmaz bir “sevda”ya dönüşmüş iken; Hukuk da, “kanun” yapma olarak, onun bir aracına/aparatına dönüşmüştür. Oysa Müslümanlık, siyasette ve hukukta “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak”tır. Yani “Rahmani siyaset” olarak, “tağutluk (zulüm)”tan uzaklaşarak, herkese (düşmanlar dâhil) güven, adalet, hakkaniyet ve insaf ile muameledir; bir “Hukuk Devleti” inşa etmektir. Üstünlerin hukuku (kanunu) yerine “Hukukun Üstünlüğü” nü tesis etmektir. Hukuk, -tağutluğun karşıtı olarak- insanlar arasında “Hakemlik (Tanrılık)”tir.

İlgili Haberler
YORUMLAR (6)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
6 Yorum
Bunlar da İlginizi Çekebilir