Türkiye ile İran hem çok yakın hem çok uzak

Rumeli coğrafyası ile Anadolu arasındaki sürekliliği vurgulamak için Yahya Kemal “Üsküp ki Şar Dağında devamıydı Bursa’nın” diyor ya, aynı şekilde Anadolu’daki Türk kültürü de büyük ölçüde İran’da neşvünema bulmuş olan kültürel sentezin bir varyasyonu sayılabilir. Kültürel manada o kadar yakınız ki adeta ince bir duvarın iki tarafında aynı toplumun iki parçası aynı hayatı yaşıyor gibidir.

Biz, tabiri caizse, İslam’ın İran yorumunu benimsemiş olan toplumlardanız. Arabistan yarımadasında hâlâ hükmünü devam ettiren “nakilci” Ehl-i Hadis anlayışını değil, İran -ve İran’ın kültürel hinterlandı diyebileceğimiz Irak- coğrafyasında teşekkül eden “akılcı” Ehl-i Rey anlayışını kabul etmişiz. Bu anlayışın sonradan neye evrildiği ayrı bir mesele olmakla beraber, netice itibarıyla yine İran’da şekillenmiş olan bugünkü Ehl-i Sünnet yorumunda karar kılmışız.

Dilimizdeki dini kavramların -bir kısmı Soğdça olmak üzere- büyük bölümü Farsça kökenli. Klasik edebiyatımızın İran mitolojisi bilinmeden kavranması zor. Aynı durum Fars kültürü için de geçerli. Türk unsuru yalnızca İran’ın demografik yapısında değil sosyokültürel yapısında da derin nüfuza sahip.

Ülkenin bugünkü dini liderinin de cumhurbaşkanının da Türk kökenli olması/olabilmesi bunun bir sonucu olsa gerek. (1979’daki İran devriminden bu yana bir kısım Amerikalı uzmanların ve Türkiye’deki bazı milliyetçi grupların ümitle “ayağa kalkmalarını” beklediği “İran Türkleri” aslında bugünkü İran milli kimliğinin asli unsurlarından biri. Bunu da böyle parantez içinde hatırlatmış olalım.)

Netice itibarıyla, esas olarak 16. yüzyıldan itibaren gelişen ve giderek keskinleşen mezhep farkının dışında, iki ülke arasındaki kültürel yakınlık ve benzerlikler ortak tarihî köklerden kaynaklanıyor.

Ancak öte yandan İran ile Türkiye arasında aşılmaz bir duvar yer alıyor: Jeopolitik. Yani giderilmesi imkansız doğal çelişkiler... Bütün tarih boyunca kendisini göstermiş olan “İran-Anadolu hattındaki jeopolitik rekabet” Anadolu platosu ile İran platosu arasındaki stratejik gerilimin kaçınılmaz sonucudur. Çünkü her iki coğrafi bölgedeki siyasi oluşumlar da aynı ticaret yolları, aynı yayılma koridorları ve aynı tampon bölgeler üzerinde birbirleriyle zorunlu bir hakimiyet mücadelesi içinde olmak zorundadırlar.

Bu yüzden bir yandan Mezopotamya ve Suriye üzerinde bir yandan da Kafkaslar’da çıkar çatışması ve dolayısıyla nüfuz rekabeti asırlardan bu yana devam edegelmiştir. İlk çağlardaki Pers-Yunan mücadelesi Orta Çağda yerini Sasani-Roma çekişmesine bırakmış, Safevi-Osmanlı rekabeti bu coğrafi miras temelinde devam etmiştir.

İran siyasi kültürü çerçevesinde güçlü bir imparatorluk kuran Selçuklu Türkleri bilahare Anadolu’yu da fethetti ama jeopolitik gedik kapanmadı ve çok geçmeden Anadolu-İran rekabeti yeniden su yüzüne çıktı.
İran üzerinden Anadolu’ya gelip yerleşen Türkmen grupları tarafından kurulmuş olan Osmanlı devleti yine Türkmen topluklarının İran’da kurduğu Akkoyunlu ve Safevi devletlerinin rakibi ve dolayısıyla düşmanıydı.

İran’ı tam da bu dönemde resmi olarak Şiiliği benimsemeye yönelten başlıca amil de jeopolitik rekabet zorunluluğuydu. Bu tercih karşı taraftaki Osmanlı’nın Sünni kimliğini nispeten koyulaştırmasına da yol açmıştır.

Her ne kadar esas olarak 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşmasından bu yana değişmeyen sınır hattına sahip olsak da çakışan nüfuz bölgeleri ve yayılma alanları üzerinde rekabet ve mücadele hep sürmüştür ve sürecektir. Söz gelimi Ermenistan/Azerbaycan geriliminde veya Suriye iç savaşında karşı cephelerde yer almamız jeopolitik zorunluluğun sonucudur.

Coğrafya değişmediği sürece jeopolitik şartlar ve öncelikler de kısa sürede kolay kolay değişmez. Demek ki gelecekte de “Türkiye-İran el ele” olmayacaktır.

Ancak komşuluk yalnızca çekişme ve çatışma değildir. Bu kadar ortak yönü bulunan iki ülkenin çatışan çıkarları yanında daima birtakım çakışan çıkarları da vardır. Nitekim, tarihte bunun örneklerini çokça görüyoruz. Söz gelimi Sasaniler ve Bizans arasındaki mücadelenin en şiddetli zamanlarında kuzeyden gelen göçebe bozkır kavimleri Kafkas geçitlerinden inerek hem İran hem Bizans topraklarını tehdit etmeye başladığında iki ülke birbirleriyle savaşmayı bırakıp ortak askeri tedbirler aldı, ortak savunma hattı kurdu.

Bugün de ABD/İsrail saldırısı altındaki İran’ın herhalde en son isteyeceği şey Türkiye’yi de karşısına almak olmalıdır.

Aynı şekilde, aramızdaki giderilmesi imkansız doğal çelişkilere rağmen, İran’ın bütünlüğünü ve istikrarını koruması Türkiye’nin çıkarınadır. Rakibimizin hareket kabiliyetinin azalması ve güçsüz kalması da çıkarımızadır tabii ama tamamen kontrolsüz kalması bizim için ciddi anlamda jeostratejik bir risk kaynağı olur.

Rakip ülkenin üçüncü bir gücün kontrolüne girmesi ise tartışma götürmez şekilde milli varlığımıza karşı büyük bir tehdit oluşturacaktır.

YORUMLAR (3)
3 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.