Ülkü Takvimi’nde günün yemeği, radyoda Orhan Boran...
Efendim, sizi bu hafta 34 DS 422 plakalı 1948 model yıllı bir siyah DeSoto ile Yedikule sapağının önündeki tabeladan ‘69 yılının ilk günündeki İstanbul’a sokayım. DeSoto sarı bantlı taksi dolmuşlardan, koca şehirde sadece yedi yüz beş adet sarı bantlı vardı. Ben koca şehir diyorum da, siz sapaktaki mavi tabelada beyaz harflerle “İstanbul, Nüfus 1.790.000” yazısına bakıp, öyle karar verin.
O yıllarda erkekler ceketlerinin veya paltolarının ceplerinde mutlaka gazete ve dergi taşırlardı. Kadıköyü’nün erkekleri Akşam gazetesine ve Akbaba dergisine mübtelâlıklarıyla hemen dikkat çekerler, Yeni İstanbul veya Milliyet okuru olan Suriçi’nin ve Hürriyet okuru olan Beyoğlu’nun erkeklerinden ayrılırlardı. Bu yüzden isterseniz DeSoto’nun yanınızdaki koltuğuna bir Kadıköylü beyefendiyi oturtayım. Elindeki Akbaba dergisinin kapağına bakıp bakıp gülsün. Derginin kapağını Semih Balcıoğlu çizmiş, ‘68’in yaşlanmış Demirel’i, ‘69’un genç Demirel’inin sırtına bir çuval yüklemiş, ona “Al bakalım, bu yıl da sen taşı!” diyor. Çuvalın açık ağzından, zam, toprak reformu, asayiş, bütçe açığı, Demokratların affı ve Kıbrıs gibi bir sürü mesele görünüyor. Onun yanına da gençten bir edebiyat merâklısını koyalım. Varlık dergisinin sarı beyaz kapaklı 733’üncü sayısını almış, derginin kapağında Nuri İyem’in bir deseni var, içindeyse Nahit Ulvi Akgün, Necati Cumalı, Selâhattin Batu, Şinasi Özdenoğlu, Oktay Akbal, Behçet Necatigil ve Talip Apaydın oğlanı harika saatlere çağırıyor.
Ayhan Işık bıyıklı şoförümüz Suriçi’nden ya, pek sevdiğim Milliyet gazetesini okusun, gözüm onun gazetesindeki dördüncü sayfanın sol tarafına üst üste yığılmış sekiz bantta. Turhan’ın “Abdülcanbaz”ı bir numaram, Al Capp’ın “Hoş Memo” Swan’ın “Allahlık Ali Bey” ve Martin’in “Maruf Bey” bantlarını ondan sonra okuyorum, Walt Disney’in “Boncuk” serüvenlerini pek severdim. Frank Robbns’in “Johnny Hazard”, Leonard Starr’ın “Sahne Aşkları” ve J. Salinas ile R. Reed’in “Cisco Kid” bantları bana göreydi dersem, inanın yalan olurdu, ama yine de okuyordum. Milliyet’in dördüncü sayfasına bir de tefrika avantür romanları için bayılırdım.
1 Ocak 1969 herkese tatildir, unutmayın Çarşamba günündeyiz. Ülkü Takvimi günün yemeği olarak, kızartma eti, pilavı ve muhallebiyi yazıyor; bugün doğacak erkek çocuklara İlkay, kız çocuklaraysa İlknur ismini öneriyor. Okul yok ya, benim niyetim Fitaş listesinden As, Dünya, Site, Yeni Melek, Kent ve Reks sinemalarında gösterimde olan “Doktor Jivago” filmini seyretmek. Annemin aklındaysa Atlantik Sineması’ndaki “Funda” var, Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet oynuyorlar, ben de Reks’e gitmeye karar veriyorum, oranın ilk matinesinde “Doktor Jivago”yu seyredip, sonra da Efes’teki “Bir Yaz Gecesi”ne yetişeceğim. Ama, filmlerden önce İstanbul Radyosu’nda her sabah 9.40’ta yayınlanan “Arkası Yarın”ı dinlemeliydim, çünkü en heyecânlı yerinde kalmıştı.
Suâdiye’de Emin Âli Paşa Caddesi üstündeki Uğur Apartmanı’nın bahçe katındaki ön dairesinde kirâdayız, üç oda bir salon, aklımda 300 lira kirâ verdiğimiz kalmış, memûrlarların maaşı ortalama olarak 745 lira, annem de babam da yirmi yıldan fazladır öğretmenlik yaptıklarından hânemize 1.500 liradan fazla paranın girdiği muhakkaktır. Demek ki kirâmız hâneye giren paranın en fazla beşte biri kadarmış. Asgari ücretin ‘69’da 585 lira olduğunu da belirteyim, buysa 65 dolar ediyordu. İşçilerin alım gücüyse yüksekti, asgarî ücretle çalışan bir işçi ayda otuzdan fazla çeyrek altın alabildiğinin tanığıyım. Arkadaşlar, ‘60’lı yıllarda mutlak yoksullaşma diye bir şey bilmiyorduk, okul harçlığım sinemaya da Arif Damar’ın Yeryüzü Kitabevi’nden birkaç kitap ve “Matchbox” model araba almaya da yetiyordu.
Sıfır kilometre bir Anadol otomobil 26.800 liraya satılıyordu. ‘69’un İstanbul’unda kirâda oturma oranı ise yüzde 61.4 olarak kayıtlara geçmiş, az altımızdaki Bostancı’da ve İçerenköyü’nde 200 liraya bile çok iyi daireler bulmak mümkündü. Paran mı kalmamıştı, mahalle bakkaları vardı, çok kişi bakkaldan aldığını ay başında öderdi, bunun için de her hânenin bir bakkal defteri bulunuyordu, bakkala onunla gidilir, aldıklarını bakkal kendi el yazısıyla sizin deftere geçirirdi, o defterinin aynısı bakkalda da tutardı. Maaşlar alındığında iki defter mukayese edilir, borç ortaya çıkardı. Bizimki Ali Bakkal’dı, mahallemizde bir de Kurudere Sokak’taki çamın altında ahşap ve tek katlı bir Çam Bakkaliyesi vardı, orayı semtimizin fırıldağı olan Salim Efendi yaza doğru yıktırıp arkasına üç katlı inşaat yapmaya başlamıştı, biz Feneryolu’na taşınana kadar da o inşaat altı yıl kadar yarım kaldı diye anımsıyorum, kimi Salim’in dolandırıcılıktan hapse girdiğini, kimisi de battığını söylerdi.
Bizim bakkal defterinde Kulüp ve Altınbaş rakıları, abone olduğumuz gazete ve dergiler, babamın Yeni Harman sigarası ağır çekerdi. Yenice, Hisar, Yeni Harman, Çamlıca, Bahar, Bafra, İkinci, Köylü, Gelincik, Kulüp ve Samsun sigaraları raflardaydı. Onların arasından Samsun ve Çamlıca filtreliydi. Komşularımızdan eski Demokrat Partililer mutlaka Yenice içerdi, meğerse rahmetli Adnan Menders Yenice sigarasının tiryâkisiymiş. Ancak, Yenice’yi her bakkalda bulmak mümkün değildi, 27 Mayıs’tan sonra satışı düştüğünden çoğu bakkal getirtmezdi. Ben ilk sigaramı fakültedeyken Haziran sınavları sırasında içmiştim, filtreli ve mentollü Çamlıca’ydı, evimizin salonunda mutlaka bulunurdu, çünkü annem kırk yılda bir orta şekerli kahveyle Çamlıca tüttürmeyi severdi.
Ali Bakkal’da sigaraların yanında “Gripin” ve “Opon” kutularını anımsıyorum, bir yerin mi ağrıyordu, hemen bakkaldan Necip Akar’ın bu mucize ilâçları alınırdı. “Gripin” 250 miligram parasetamol ve 15 miligram kafein içerirken, “Opon” 500 miligram asetilsalisiliğiyle efsâneydi. İyi de o koca tabletler nasıl yutulurdu, işte onu bir türlü aklım almıyordu. Pembe renkli plastik kutulardaki “Optolidon” onların peşinden çıkmıştı ama aklımda kaldığı kadarıyla bakkallarda değil, eczahânelerde reçetesiz satılıyordu. Yıllar sonra içindeki barbitürat yüzünden bağımlılık yaptığı anlaşılınca, piyasadan çekildiğini duymuştum.
‘69’da tedavüldeki paraları anımsayan var mı? Önce kâğıt paraları sayayım. Beş lira mor renkteydi, önde Atatürk, arkada Manavgat Şelalesi vardı. On lira zeytin yeşiliydi, öne Atatürk, arkaya Kız Kulesi resmedilmişti. Yirmi lira açık kahve rengindeydi, önde Atatürk, arkasında Anıt Kabir cepleri ısıtırdı. Onun biraz daha koyu kahve renginde olanıysa elli liraydı, çok büyük paraydı, önünde Atatürk’ü, arkasında da Zafer Anıtı’nı anımsıyorum. Yüz lira zeytin yeşiliydi, önünde Atatürk, arkasında Gençlik Parkı vardı. Beş yüz lira koyu gri renkte olmalıydı, önüne Atatürk, arkasınaysa Sultan Ahmet Camii, Dikilitaş ve Hipodrom resmi çizilmişti. Bin lirayı ‘69’da hiç görmedim desem, doğru olur. Sanırım elime ilk defa Fenerbahçe Lisesi’nde veya İstanbul Hukuk’ta okurken almıştım. Menekşe rengiydi. Önünde Atatürk, arkasında da Rumelihisarı vardı.
Televizyon yaşamlarımıza girmemişti, sadece radyo vardı. ‘69’da Philips’in dört yeni modeli 495, 650, 945 ve 1150 liraya satılıyordu. Radyodan sadece “Arkası Yarın”a değil, İstanbul Radyosu’nda Türk Ticaret Bankası’nın sponsorluğunda Orhan Boran’ın takdim ettiği “Çek Soruyu Bil Doğruyu” programına da bayılırdım. Sahi ya, bankaların altın çağlarını yaşadıkları yıllardaydık, örneğin Osmanlı Bankası ‘69’un ilk ayında Kabataş, Kasımpaşa, Unkapanı ve Altınbakkal şubelerini açmıştı. Annem ve babam için banka Türkiye Öğretmenler Bankası demekti. Oysa İş Bankası harika metal kumbaralar dağıtıyordu. Bankaların takvimleri de pek güzeldi, yine de annem Saatli Maarif ve Ülkü takvimlerinden şaşmıyordu. Sadece Eczacıbaşı’nın sipiralli ve bol sanat fotoğraflı ajandalarını ben ve babam arardık. Eczacıbaşı’nın ‘69 ajandası ise sanırım “Evler” temalıydı.
Radyoda geceleri önce ajans dinlenirdi, haber programına ajans denmesi sanki bir büyümüşlük ifâdesiydi. Dünyada olup bitenler ancak radyo ile günü gününe hânelerimize giriyordu. İstanbul Radyosu’nun spikerlerinden Başak Doğru da “ajans kızı” olarak yeni yeni isim yapmaya başlamıştı. 9 Ocak’ta ses hızını aşan ilk yolcu uçağı olan Concorde’un deneme uçuşunu geçekleştirdiğini duymuştuk da, yüksek sesle bir “Yaaa!” çekmiştik. Ses hızını aşmak, bizlerin tahayyül edebileceği şey değildi. Ajanslar bir de 12 Ocak’ta Led Zeppelin’in ilk plağının çıktığı söylüyordu. Biz en fazla Beatles’i bilirdik, Led Zeppelin de neydi, bir bilen yoktu. 20 Ocak’ta John Lennon’un veYoko Ono’nun evlendikleri duyuruldu. John Lennon’u Ses ve Hayat dergilerindeki fotoğraflarından ve üst komşumuz Kadriye ablamızın 45’lik Beatles plaklarından biliyordum da, Yoko Ono kimdi, epeyce merâk etmiştim. 22 Ocak’ta Brejnev’e Kızıl Ordu subaylarından Viktor İlyin suikast teşebbüsünde bulunmuştu, haber TASS’tan geldiğinden sonrası yoktu.
Bana sorarsanız, 19 Ocak’ta Prag’ta Jan Palach ismindeki bir öğrencinin Sovyetler Birliği’nin Çekoslavakya’yı işgalini protesto etmek maksadıyla kendisini yakmasının dışında dış haberlerde pek heyecân yoktu, fakat Türkiye haberleri “Tommiks” veya “Teksas” okumak gibi kalp atımlarımızı yüzün üstüne çıkarıyordu. 6 Ocak’ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin öğrencileri “Vietnam Kasabı” Robert W. Komer’in 06 CA 001 plakalı makam aracı siyah Cadillac’ı yakmışlardı. Polis kaynaklı haberlerde Hüseyin İnan’ın ve Sinan Cemgil’in isimleri dolaşırken, Ankara Sulh Ceza Mahkemesi’nin makine mühendisliği öğrencisi Tuncay Çelen’i ve maden mühendisliği öğrencisi Seçkin İnceefe’yi tutuklaması herkesi şaşırtmıştı. Asıl bomba 10 ve 11 Ocak’ta Kartal’ın Cevizli mahallindeki Singer Fabrikası işçilerinin İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın ve İstanbul valisi Vefa Poyraz’ın basiretsizlikleri yüzünden polisle çatışmasıydı. Olaylarda on dört işçi ve sekiz polis yaralanmıştı ama Singer Fabrikası direnişinin işçi örgütlenmesine yeni bir sayfa açtığı muhakkaktı. 11 Ocak’ta kimsenin aklına gelmeyecek bir grev patlak verdi, Şehzâdebaşı’ndaki Yeni Sinema’nın çalışanları film gösterimlerini durdurdu. 28 Ocak’ta radyo ve gazeteler İstanbul’daki şiddetli kışı ana haber olarak geçti, aşırı soğuklardan Küçükçekmece Gölü, Küçüksu ve Kağıthane dereleri donmuştu. Sadece onlar değil, Elmalı Barajı da kısmen donduğundan İstanbul’da sular kesildi, elektrikli trenler yirmi dört saat içinde altı defa gecikmeli sefer yaptı, Türk Hava Yolları’nın İstanbul-Ankara seferleri tehir edildi, şehir için telefon hatları arızalandı. Denizde ve karada meydana gelen kazalarda bir kişi ölmüş, iki kişi kaybolmuş, dördü ağır on kişi de yaralanmıştı. 29 Ocak’ta Göztepe futbolda yüzümüzü güldürdü, Fuar Şehirleri Kupası’nda Yugoslavya’nın Beograd takımını beşinci dakikada Fevzi Zemzem’in ve on dördüncü dakikada Ertan Öznur’un attığı gollerle 2-0 yenerek Avrupa’da çeyrek finale yükselen ilk Türk takımı olmuştu. .
Sanırım sayfa hakkım bitti, sözü uzattığımdan Hüseyin İstemil’in saçını başını yolmaya başladığını düşünüyorum. Yapacak bir şey yok, 69’un Şubat ayındaki İstanbulu bende kaldığı kadarıyla haftaya yazacağım. Bu vesileyle de semt-i dildârım Suâdiye’ye de Ajda Pekkan’ın sesinden bir merhaba göndermiş olayım. “Yıllar seni bana getiren tek dostum oldular / Yıllar bana hayatı sayfa sayfa okuttular / Yıllar boğazımda düğüm gözümde yaş oldular / Yıllar sonunda seni bana verip kayboldular”. Ajda’nın sesi sizin de nefesinizi kestiyse, bu yazıya artık üç nokta koyabiliriz...
