Türkiye ve İran
Türkiye, iki haydut devletin İran’a yaptığı saldırıya karşıdır. Fakat bunun için aktivist bir tavır takınmıyor. İran uğruna ABD ile, hele de Trump gibi dengesiz bir otokratla takışmak istemiyor.
Cumhurbaşkanı dün “İsrail bölgeyi felakete sürüklüyor” dedi. Amerika?.. Ona söz yok.
İktidarın ortağı MHP lideri Bahçeliye göre ise:
"Ankara ile Tahran’ın ufku aynı yöne bakmaktadır. Ankara ile Bağdat ve Şam’ın, Kudüs ile Gazze’nin kaderi aynı ortak paydada birleşmektedir."
Buna karşılık, Cumhurbaşkanı’nın ve Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarında sık sık tekrarlanan NATO vurgusu ve “NATO’daki müttefiklerimizle birlikte” ifadesi dikkat çekiyor.
Rusya’dan S-400’leri alarak Türkiye’nin elindeki F-35’lerin kaçmasına, NATO’da sorunlar yaşanmasına sebep olan iktidarın bu NATO vurgusu elbette dikkat çekici.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın sözleri:
“İranlı yetkililer Türkiye'ye füze atmadıkları konusunda ısrar ettiler, ancak mevcut veriler füzelerin İran'dan geldiğini gösteriyor.''
Ankara’nın Tahran’la “aynı ufka” bakmadığı açık.
TÜRKİYE BAŞKA, İRAN BAŞKA
Anadolu ve İran coğrafyaları iki bin yıldır rakip oldu. İslamiyet döneminde mezhep farkları olarak ortaya çıktı.
Atatürk’le Şah Rıza Pehlevi arasındaki dostluk ve 1950’lerdeki Bağdat Paktı, istisnai dönemlerdir.
Yaşadıkları tarih de iki ülkeye “ayrı ufuk”lar verdi. 1999 yılında yayımlanan “Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet” adlı kitabımda, Şii gelenekte din adamlarının devlet dışında hem teokratik hem mistik yüce otorite olduğunu yazmıştım. Şii İslam’da “ülü’l emr” Ayetullahlardır. Bu gelenek Ayetullahlar liderliğinde İran İslam Devrimi’ne yol açtı.
“Şii hilal” politikası bölgede bugünlere kadar gelen büyük gerilimler yarattı.
Sünni gelenekte ise din adamlarının devlet memuru olduğunu, devletin de “ulul’ emr” kabul edildiği anlatmıştım. Bu, 19. Yüzyıldan itibaren devletin laikleşmesini mümkün kılmıştı. Laikliğin artık liberalleşmesi gerekiyordu.
Bakın, bugün muhafazakar iktidar bile NATO vurgusu yapıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan defalarca “Türkiye’nin yeri Avrupa’dır” diye konuştu. Bu iktidar zamanında çıkarılan temel kanunların tamamı Avrupa’ya bakarak düzenlendi. Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, anayasaya konuldu. İktidar, Avrupa’nın özgürlükler anlayışından rahatsız.
TÜRKİYE JEOPOLİTİĞİ
İki haydudun saldırısı karşısında elbette İran’ın yanındayım. Çünkü rejimler ve siyasi kimlikler değil, haydutça saldırılar söz konusudur. Fakat İran’ın ve Türkiye’nin ufukları farklıdır, bu gerçeğin altını çiziyorum.
Türkiye’nin güvenliği için NATO’nın ne kadar önemli olduğu ve ana politika meselelerinde de en çok Avrupa ülkeleriyle ortak davrandığımız açıktır. Bu gerçek, vahşi savaş döneminde bir kere daha ortala çıktı.
Türkiye, yeni Avrupa savunma sisteminde yer almak istiyor, bu iki tarafta da gelişmekte olan esaslı bir fikirdir.
Türkiye Gümrük Birliği’ni güncellemek istiyor. En yoğun ticari ilişkilerimiz Avrupa ile.
Başka iç bir devletler grubu ile ne gümrük birliğimiz var ne de ortak standartlarımız…
Hele de “Rusya, Çin ve İran’la ittifak” hayal bile edilemez. İran için Çin ve Rusya kılını kıpırdatıyor mu? Avrasya masalının bir ittifak sistemi yoktur. Şanghay Beşlisi bir “kurum” bile değildir.
GÜVENLİ LİMAN
Bu iktidar 2010’lu yıllarda Batı’dan uzaklaşma siyaseti izledi. S-400’ler macerası somut bir örnektir. İhvan uğruna kavga ederek Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yalnızlaştırdı… Avrupa Birliği’yle sorunlarımızı diplomasi kanallarında tutmak yerine, seçim meydanlarında “Haçlı ittifakı” gibi suçlamalarda bulundu. Yatırımcıyı da ürküttü…
Ama onca tecrübeden sonra geldiği yer, Türkiye’nin iki yüzyıllık ana politika eksenidir.
Bütün dünya ile iyi ilişkiler, özellikle Orta Doğu ülkeleriyle ve Türk Dünyası ile iyi ilişkiler. Fakat ana eksen, Batı ittifakıdır. “Türkiye’nin yeri Avrupa’dır.”
İki haydut, özellikle Hürmüz sorununda fevkalade sıkıntılı durumdalar, yalnız kaldılar. Fakat İran’ı harabeye çeviriyorlar.
New York Times’da Thomas Friedman, eğer İran yönetilemeyecek kadar tahrip edilirse, ortaya çıkacak kaosun savaştan büyük felaket olacağını yazdı. Bundan herkes sakınmalıdır.
Türkiye elbette savaşın dışında ve savaşa karşı, “NATO müttefiklerimizle” birlikte ‘güvenli liman’ olmalıdır. Kısaca “yurtta sulh, cihanda sulh.”
