Dindarlığın yaşam için hayati olan su, hava ile güneşin renksiz, şekilsiz bir tarzı ve tavır hali olduğunu söyleyen Prof. Dr. İlhami Güler, gösteriş, bağırma, zıplama, göze sokma olmadığını yazdı. Güler, gerçek dindarlığı tahrif, tezyif, tahkir ve tahrip eden en önemli hususun, kendilerini dinin ‘temsilcisi’ olarak gören ‘din adamları’ ve siyasetçiler olduğunu anlatıyor.
Vahiy-Peygamberlik ile temellendirilen İlahi dinin doğası doğru kavranmadığı takdirde, cehalet, kör inanç, taklit, şiddet ve din sömürüsü, kolayca meşrulaştırılabilir. Oysa, İlahi dinin doğası, sürekli düşünceli-eleştirel olma, barışsever ve merhametli olma, adil ve paylaşımcı olmadır. Kur’an’da bu içerik doğru “İman ve Salih Amel” olarak nitelenir ve yüzlerce tekrarlanır. İkisinin toplamı ise “Takva” kavramı ile ifade edilir. Yani hakiakatı bulma ve yapma hususlarında sürekli tetikte ve teyakkuzda olma durumu (Beyne’l-Havf ve Raca=Endişe ve Umut arasında olma/kalma). “Dindarlık” su, hava, güneş gibi “Hayatî” ve/fakat renksiz/şekilsiz bir tarz/tavır/haldir. Gösteriş, bağırma, zıplama, göze sokma değildir: “Yeryüzü mescittir”. “İyilik yap, denize at; balık bilmez ise, Hâlık bilir.” “Her geceyi, Kadir; her geleni, Hızır bil.” “Her gün Aşure; her yer Kerbela.”…
Spinoza’nın doğru teşhis ettiği gibi: “Kitleler, sürekli Tanrı’yı kandırma peşindedirler.” İnsan, Rabbine karşı çok nankördür; buna kendisi de şahittir; menfaatine çok düşkündür.”(100/6-8) ayetleri de, bu gerçeği doğrular. Bundan dolayı, “Yükte hafif, pahada ağır” şeylerden kendilerine bir ajanda oluştururlar. Oysa, Kur’an’ın ifade ettiği gibi, dinsel denenme olarak “Emanet”, “Göklerin, yerin ve dağların, yüklenmekten kaçındıkları düzeyde ciddi bir sorumluluktur.(33/72). “Emanet” in ağırlığı, büyüklüğü, onun “önemini/azametini” ifade eder; yoksa onu taşımanın “zorluğunu/imkânsızlığını” değil. Teklif edilen varlık formasyonlarının “iradesiz” olduklarına dikkat etmek gerekir. Benzetmenin yönü, “taşınanın” değeridir; “taşımanın” imkânsızlığı değil. Altının, zümrüdün, incinin, mücevherin “taşınması” gibi. Emanet veya sorumluluk, “ Hakikat”ı bilme ve yapma anlamında bir hikmete sahip olmayı, ciddi bir cehd(cihat-içtihat), kaygıyı, titizliği ve sabrı gerektirir.
“İlm-i hal” kavramı, özünde içinde bulunulan tekil durumun-ilişkinin/halin şuurlu bir halde “bilinmesini” ifade ederken; Tanrı’yı kandırma peşinde olan kitleler, bundan, ezber halinde bir “İtikad/Akaid(Amentü)” ve alışkanlık/taklit olarak tekrar ettikleri birkaç ibadeti/ritüeli anlayıp “Dindarlık” ajandasını kapatırlar. Oysa, “İtikat”, canlı ve sürekli tazelenmesi gereken “İman” olmadığı gibi; “İbadet” ler de, Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızın tamamı değildir. Ortada hemcinsimize karşı kallavi bir “Ahlak” yani adalet ve merhamet sorunu vardır.
Kur’an, baştan sona kadar, vicdanı diri(…Li yunzire men kâne hayyen-36/70) can kulağı ile dinleyen(Üzünün vaiyeh-69/12) ve sürekli düşünen(tefekkür, takkul, tezekkür, tedebbür, teemmül, taabbur, tafakkuh…) ve Allahtan sürekli yardım talep eden(dua) mümiler/muhsinler yetiştirmeye çalışırken; Ulema heyeti, kör-inancı ve “Taklit”i meşrulaştırarak(Mezhep-Tarikat), Vicdanı dumura uğratarak “Hile-i şeriyye”yi ve “Kitabına uydurma”yı meşrulaştırdı. K ur’an: “Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?”(29/68,61/7) diye dehşetli bir soru sorarken; Ulema, “Kader” ve “Alın Yazısı” inancını geliştirerek, iftirayı “sevap” ve “dindarlık” olarak vazetti.
Kur’an, sadece “zalimliği” düşmanlık olarak tanımlarken(60/8-9); “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”(2/193) derken; Fatihler, tanımı değiştirip müşrikliği ve gayri müslimliği “düşmanlık” olarak vaz ederek, “Daru’l-İslam-Daru’l-Harp” kavramları ile “Sürekli savaş” ortamı oluşturdu. “Fetih” kavramı, Kur’an’da anlaşma yolu ile İslam’ın tebliğ edilmesi ve yayılması için “Kapı açma” iken(48. Fetih Suresi); Fatihler(Araplar), durduk yerde ülke işgal etmeyi(Fütuhat) meşru hale getirdiler.
Fakihler, hırsızlık suçunu ve cezasını özel mülk için kılı kırk yararcasına tanımlarken; kamunun mülkünü korumak için bekçiler olarak atanan bürokrat ve siyasetçilerin, nüfuzlarını kullanarak yaptıkları kamu/miri malı hırsızlıkları(“Deveyi hanudu ile götürmek”) “suç/günah/haram” bile sayılmadı.
Alimler, dinlerde Tanrı’nın gazabını ve rızasını celp eden, Tanrı’ya veya insanlığa karşı işlenen “Büyük” ve “Küçük” “Günah” ve “Sevap”ların özgül ağırlıklarını ortaya koyacak gerekçeli bir temellendirme ve sıkala yapmamışlardır. Helal ve Haramın, işlenen sevap ve günahın faturasının, bireylerde yarattığı maslahat ve mefsedetin/mazarratın, hüsranın, acının, ıstırabın yoğunluğuna ve etkilediği insanların sayısının/kapsamının/eriminin(müteaddiyat) genişliğine bağlı olması gerektiğini ortaya koymadılar. Tanrı’yı kandırma peşinde koşan kitleler ve yalaka teologlar, kendi vehimlerine göre bir “Büyük Günah-Büyük Sevap” ve “Küçük Günah ve Küçük Sevap” ajandası oluştururlar. Örneğin: “Kandil” gecelerinde yapılan ibadetlerin, bir yıllık bütün günahları sildiği; “Lailaheillelah” diyen, herkesin cennete gideceği; Abdest alırken, kıl-dibi kadar kuru yer kalanın, Cehennemde 80 sene yanacağı; Namazını, taammüden terk edenin dövüleceği, hapsedileceği, hatta öldürülebileceğine fetvası verdiler. Ceza için, “cehennem” yetmiyormuş gibi; -eften-püften şeylere- ölüm anından itibaren Kıyamet kopuncaya kadar “Kabir Azabı” takdir edilir. Günahlar için cehennemin üzerine “kıldan ince-kılıçtan keskin” Sırat Köprüsü kurudular ve çoğunluk, oradan aşağı attılar…. “Allah, sizin yüzünüze, şeklinize bakmaz; kalplerinize ve amellerinize/işinize bakar” Hadisine rağmen; şekil-şemail, cübbe-sarık, sakal-bıyık, peçe-çarşaf, riya-gösteriş ile mükemmel “dindar”lıklar vehmedildi.
Sahici dindarlığı tahrif, tezyif, tahkir ve tahrip eden en önemli husus, kendilerini dinin “Temsilcisi” olarak gören “dindar” lar veya kendini Tanrının temsilcisi olarak gören “Din adamları” ve siyasetçilerdir(zıllullah). Kur’an’ın, “Kitap yüklü eşekler” olarak nitelediği Yahudi “Din adamlarına Hz. İsa, Kudüs’teki mabette şöyle çıkışmıştı: “ Din bilginleri ve Ferisiler, Musa’nın kürsüsünde otururlar; size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin; ama, onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü, söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp, başkalarının omuzlarına koyarlar da; kendileri, bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmazlar. Yaptıklarının tümünü, gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde başköşeye, Havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlamaktan ve insanların kendilerini “Rabbi” diye çağırmalarından zevk duyarlar.”( Matta. 23. Bölüm: 1-7). “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin hükümranlığının kapısını insanların yüzüne kapatıyorsunuz; ne kendiniz içeriye giriyorsunuz; ne de içeri girmek isteyenleri bırakıyorsunuz…Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız; dininize döneni de, kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız…”(13-15). “Sizi gidi yılanlar, sizi gidi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız…”(33).
Nietzsche ise, “Deccal: Hırıstıyanlığa Lanet” adlı kitabında Kilse ve Hırıstıyan Din adamları şöyle eleştirmişti: “…Sonunda ‘hastalıklı barbarlık’, kendisini “Kilise” olarak örgütleyerek güce ulaştı. Kilise: bu, ruhun her dürüstlüğüne, her yüceliğine, ruhun her yetiştirilmesine, her özgür yürekli, iyi yürekli insancılığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimidir.”(Nietz sche, Deccal. Çev: Oruç Aruoba. İst. 1995. S 54). “ Dürüstlükle en ufak bir alışverişi olan kimse, bugün bilmek zorundadır ki; bir teolog, bir rahip, bir papa, söylediği her cümle ile, yalnızca yanılıyor değil; yalan söylüyordur.”( a.g.e. 55) “Aldanmayalım: “Yargılamayın” derler; ama yollarında duran her şeyi cehenneme gönderirler. Tanrı’nın yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar. Tanrı’yı yüceltmekle, aslında kendilerini yüceltirler. Tam da kendi elde edecekleri- dahası, üstte kalmak için gereksinim duydukları- erdemleri ‘teşvik etmekle’ kendilerine erdem uğruna savaşıyorlar/ erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümü verirleer.”(a.g.e. 65)
Müslümanların durumu ise, Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde detaylı olarak tasvir etmiştir. Onun şu mısraları, bu eleştiriyi özetler niteliktedir: “ Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…/Alem aldatmaksa maksat; aldanan yok, nafile!/ Kaç hakiki Müslüman gördüm ise, hep makberdedir;/ “Müslümanlık”, bilmem amma; galiba göklerdedir.”(M.Akif. Safahat.İst.1981. s311)
Nurettin Topçu ise, “İslam ve İnsan” adlı kitabında bu mevzu ile ilgili şöyle diyor: “Zamanla yıprana yıprana birer otomatik hareket haline getirilen ve bu şekilde emr olunduğu anlatılan ibadetler ise, iyi hesaplayan ve dikkatle kaydeden meleklerin takip ettiği bedende bir takım şekil değişmeleri haline getirildi. El, ayak, baş, beden hareketlerinde maharet, dindarlığın şartı oldu; bunlar, dinin esasları oldu. Bütün ruh ve manasından sıyrılan dini hayatın bu şekilperestliğine “Zühd-Takva” adını verenler, bu vehimlerinin kaskatı gururu içinde gömülüp kaldılar. Ve bu yolda yürürken, Allah’a götüren ahlak yolunun izlerine bile rastlamadılar.”(N.Topçu. İslam ve İnsan. İst. 1970. S33).
Allah, müşriklere: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.”(6/919 demişti. Maalesef Yahudiler de, Hırıltıyalar da, Müslümanlar da aynı hataya düştüler.
