Görüşler

Kendi ellerimizle yarattığımız tanrılar

Kendi ellerimizle yarattığımız tanrılar

Fotoğraf sanatçısı ve araştırmacı Ömer Saruhanlıoğlu, on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllardan bu yana insanlığın geçirdiği değişimi ve ‘Dünya’ya yaptıklarını yazdı. Yapay zekanın kat ettiği gelişmeye de değinen Saruhanlıoğlu bu konudaki tehlikeye işaret ediyor ve “Öyle görünüyor ki insanlık ‘Kendi elleriyle yarattığı beşerî bir tanrı’ belası ile karşı karşıya” diyor.

On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllar bir anlamda insanlığın (asıl olarak Batı’nın) “altın çağı”nın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Savaşlar, adaletsizlikler devam etse de bilimsel gelişmelerin eşliğinde teknoloji, sanayi, teknik, sağlık ve tarımda gerçekleşen “mucizevi” gelişmeler insan aklına olan inancı dogmatik bir imana dönüştürdü. Doğa zaptu rapt altına alındı. İnsan aklı en geniş anlamıyla eşyanın sırrını, evrenin büyük problemlerini bugün olmazsa gelecekte çözebilecek güce sahipti. Ve gelecekte bir gün büyük ütopya gerçekleşecek ve bu dünya cennete dönüşecekti.

İnsan yeryüzündeki görece uzun ve tuhaf macerası boyunca bir kabileye, cemaate, dine, ulusa, devlete aidiyet konusunda hep bir huzursuzluk ve rahatsızlık duydu. Özgür olmak istedi. Aklına duyduğu güven bu arzunun ihtirasa dönüşmesini kolaylaştırdı. Fakat özgürlüğün hazır bir formülü yoktu. İnsan yüzyıllar boyunca bir taraftan özgür olma mücadelesi verirken bir taraftan da sürekli değişen bir kavram olarak özgürlüğün ne olduğunu anlamaya, onu tarif etmeye, sonra yeniden tanımlamaya çalıştı. Sürekli değişen bu özgürlük mefhumunun tanımına dair tartışmalar sürerken tarihin şimdiki anında insanın şu kabul üzerinden “özgür birey”e dönüştüğü söyleyebilir: Dünyayı dönüştüren, “islah ve imar eden” ve yarattığı bu ortamda başkasına ihtiyaç duymadan kendi başına hayatını idame ettirebilen otonom, hatta bağımsız canlı türü.

İnsanın dünyayı dönüştürmesi yakın zamanlara kadar “dünya,” “yeryüzü,” “doğa”ya da daha şiirsel bir ifadeyle “insanın yuvası” olarak adlandırılan bu yerin artık gezegenlerden bir gezegene dönüşmesine de yol açtı. Rönesansla birlikte evrenin merkezi olmaktan çıkan yerküre artık insanın merkezi olmaktan da çıkıyor. İnsana dair derin ontolojik anlamlar atfedilen yeryüzü ve “yeryüzüne ait olma” fikri geride kalıyor. İnsanlık artık uzayın bu parçasına ancak en ilkel ve hayvanî dürtü olan hayatta kalabilme açısından değer ve anlam veriyor. İnsan yapıp ettikleriyle yavaş yavaş bu dünyada hayatta kalamayacağını hissediyor ve geriye bakmadan burayı terk etmeye, kendisine uzayda başka yuvalar bulmaya hazırlıyor.

İnsanın bu uzun özgürlük ve birey olma mücadelesinin temelinde her şeye rağmen en genel anlamda iyilik arayışının yattığını söyleyebiliriz. İnsanlık geldiği noktaya özgürlüğün ve birey olmanın iyilik olduğu kabulüyle geldi. İnsan aklı, ruhu, vicdanıyla veya bunların hepsiyle birlikte dünyayı daha iyi bir yer yapabilirdi. Hatta belki de dünyayı daha iyi bir yer yapmak ancak insanın güç yetiştirebileceği bir şeydi. (Gerçekten de bu tespit, en azından, dünyayı yaşanılmaz bir yer kılanın bizzat insanın kendisi olması bakımından doğrudur.)

İnsan, politik varlık olarak eylem ve sözle dünyalar kurdu, siyasal sistemler, devletler, uygarlıklar, kültürler inşa etti. Savaşlar açıp, barış yaptı. Kendi elleriyle kurduğu sistemin üzerinde, dünyayı yöneten, gerektiğinde değiştiren konumda oldu. Kabul şu idi: İnsan hataları, kötülükleri görüp onları ortadan kaldırabilir. Kendisinin, bütün insanlığın ve dolayısıyla dünyanın yazgısının belirleyicisidir. İnsan dünyaya müdahildir.

Yüzyıllar boyunca değişmeden devam eden bu kabul yirmi birinci yüzyılda şiddetli bir değişikliğe uğramış gibi görünüyor. Daha önceleri bizden çok uzaklarda, sadece distopik fantezilerin, film ya da romanların konusu olan bir yeni durum bulaşıcı bir hastalık gibi bütün dünyayı sarmış durumda. Dünyanın şiddetle değişip alt-üst olduğu on dokuzuncu yüzyılda Marx, beklenen değişimi “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor. Komünizm hayaleti” sözüyle dile getirmişti. Ancak şimdiye kadar muhtelif biçimlerde dolaylı olarak ifade edilmiş olsa da bu yeni duruma dair Marx’ınkine benzer açık bir uyarı henüz yapılmış değil. Artık bu uyarıyı yapmanın zamanı geldi: Dünyada bir hayalet dolaşıyor. Her şeyi kontrol eden, her şeyi gören, her yerde hazır ve nazır, alt edilmesi imkânsız gayrı-insani bir sistem hayaleti! Görüldüğü gibi bu yeni durum, hiçbir bakımdan Marx’ın beklentisi kadar ümit verici bir kehanet değil. Bu gidişat yakın zamana kadar “dünya sistemi,” “küfür düzeni,” “sömürü çarkı,” “çokuluslu emperyalist düzen” gibi değişik isimlerle tanımlanmakta olsa da bu adlandırmaların hiçbirisi meselenin vahametini tam anlamıyla yansıtacak kadar kapsayıcı değil. Her şeyi kontrol eden, her şeyi gören, her yerde hazır ve nazır, alt edilmesi imkânsız olan ancak bir tanrı olabilir. Son birkaç on yıldır insanlığın gündemini meşgul eden “Yapay Zekâ” olgusu bile olayın ciddiyetini tam olarak yansıtmaktan uzak. Zira bütün muarızlarına rağmen “yapay zekâ” kavramı içinde insanlığın hayrına olması beklenen ümitleri de barındırıyor. Mesela ideal durumda duygusallıktan, tarafgirlikten, muhakeme hatasına düşmekten beri bir karar mercînin (yine bir tanrı tasviri!) insanlar hakkında onlardan daha isabetli kararlar vereceğini düşünenler var. Öyle görünüyor ki insanlık daha “dünya sistemi” vs. olarak adlandırılan belayla baş edemeden ondan çok daha büyük bir bela ile karşı karşıya: Kendi elleriyle yarattığı beşerî bir tanrı.

“İnsanlık bu noktaya nasıl geldi?” sorusu tarih, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, felsefe, bilim tarihi hatta genetik bilim gibi referanslar çerçevesinde tartışılıyor. Bu tartışmalar bağlamında kabaca şöyle bir çerçeve çizebiliriz: Doğayla giriştiği savaşı kazanan insan önce doğayı tahakküm altına aldı, onun dişlerini ve tırnaklarını söktü, ehlileştirdi ve dönüştürdü. Artık insan fırtınalardan, sellerden, yıldırımlardan, volkanik patlama ve hatta depremlerden korkmuyor. Güvendiği, içinde kendini emin hissettiği ve neredeyse kendi kendine işleyen bir sistem (dünya) inşa etti. Uzun zamandır çamaşırları çamaşır makinalar yıkıyor, hasadı tarım makinaları yapıyor, otomobilleri robotlar üretiyor. İnsanın işi nerdeyse sadece bir düğmeye basmak. Çok uzun yıllar boyunca yüceltilen, kutsanan bu gelişmelerin sonunda insan daha da özgürleşecek, kendisine dönecek, mikrokosmosu (kendisi) da makrokosmosu (evren) da daha iyi tanıyacak ve geliştirecekti. İnsaniyet, sanat, bilim, düşünce gelişecek, tarihin sonuna gelinecek ve nihayet yeryüzünde cennet kurulacaktı.

Bütün kritik kararları ve sorumlulukları hayranlık verici bir dakiklikte çalışan bu sisteme aktaran insan kendisine kalan varlığı ile birey olmayı ve görece özgürleşmeyi başardı, her şey neredeyse kendi kendine işlemeye başladı fakat beklentilerin büyük kısmı gerçekleşmedi. İnsan karar alma işlemlerini sisteme bıraktı, bireyleştikçe “içine kapandı.” Böylece karar alma yetileri zayıfladı ve zaman içinde köreldi. İnsanın bu yönelişi kendi hakikatini aramaya yönelik bir yolculuk olmadı, tersine insan yol aldıkça kendisinden uzaklaştı. Kendisine ve dünyaya yabancılaştı. Henüz tam olarak farkında olmasak da şimdi ne yapacağımızı bilmez bir halde çaresiz, yapayalnız orta yerde kalakaldık.

Edebiyatçı Ursulla K. Le Guin (1929-2018) bir süre önce bu durumu fark ederek “Kapitalizm çağında yaşıyoruz ve onun gücünde kaçamayacakmışız gibi görünüyor. Kralların kutsal iktidarları da öyle idi” demiş, ardından direniş ve değişimin sanatla, özellikle söze dayalı sanatla başlayabileceğini eklemişti. Ancak zaman içinde her şey çok hızla değişiyor ve sistem tanrısı kendisini büyük bir ustalıkla tahkim ediyor.

Özgürlüğü uğruna Tanrı’dan kaçan insan kendisini kendi elleriyle yarattığı ilaha teslim etti. Üstelik bu tanrı insana çok uzak ve hiç merhametli değil. Artık evcilleştirdiğimiz doğadan korkmaz oluk fakat yarattığımız bu yeni ilahtan dehşetli, Tanrı’dan bile daha çok korkuyoruz. Tenzih ederek kâinatın en uzak köşesine fırlattığımız geçek Tanrı bizden çok uzakta. Halbuki kameraları, algoritmaları, yapay zekâsı ve çok yakında bunlara katılacak olan robotlarıyla ve sadece makinaların okuyup tefsir edebildiği kutsal metinleriyle bu ilah, kanlı canlı karşımızda duruyor ve o kadar kuşatıcı ki “Büyük Birader” bunun yanında zayıf ve masum duruyor. Bu korkunun itikadi sonuçları olduğu kadar, hatta ondan da önemli toplumsal bir boyutu da var. İtikadi boyut tek tek bireyleri ilgilendirirken toplumsal boyut bütün bir toplumu, dünyanın, bütün insanlarını yazgısını etkiliyor. Daha önceki dönemlerde insanın karşısında hasım olarak doğanın gücü ve kendisiyle aynı cinsten (kötü) insan vardı. Bugün ise karşısında kendi eliyle yarattığı seküler bir ilah var.

İnsan kendi benzerinin kurduğu bir iktidara, baskıya ve zorbalığa karşı direnebilir ve onu değiştirebilir, fakat biyolojik anlamda kendi türünden olmayan kadir-i mutlak bir ilaha karşı nasıl savaşabilir? Kendi ellerimizle tanırlar yapma konusunda oldukça tecrübeliyiz. Fark şu ki daha önce yaptığı ilahları acıktığında yiyor ve yerine yenisini yapıyordu. Şimdi ise bu ilah bütün insanlığı yiyecek gibi görünüyor.

İnsanlık bu felaketten nasıl kurtulabilir? George Orwell’in 1984 romanı bağlamında bir röportajda söylediği gibi basit bir biçimde “böyle bir şeye izin vermeyerek” mi yoksa terk ettiği gerçek Tanrı’ya geri dönerek mi? Le Guin ve Orwell’in teklifleri için geç kalmış durumdayız. Umulur ki terk ettiğimiz Tanrı’dan artık O’nu tanıyamayacak kadar uzaklaşmış değilizdir.

*Ömer Saruhanlıoğlu, fotoğraf sanatçısı ve araştırmacı yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir