11 Temmuz 2020 Cumartesi
BIST 100
114809
%-0,85
DOLAR
6,8627
%0
EURO
7,774
%0,15
ALTIN
396.959
%-0,25
22°/30°
İSTANBUL
Güneşli
GÖRÜŞLER

Koselleck ve modern politik düşünce

Halil Turhanlı
25.01.2020  20:59
+
-

Halil Turhanlı “Koselleck’e göre mutlakiyetçi sistem “burjuva Aydınlanma’nın kalkış noktası”ydı. Aydınlanma mutlakiyetçiliğin eleştiri olarak doğdu” diyor.

Reinhart Kosselleck tarih disiplini içinde özel bir alan olan kavramlar tarihinin geçtiğimiz yüzyıldaki en yetkin temsilcilerinden biriydi, hatta kimilerine göre bu alanın kurucularındandı. Kavramlar tarihi genel tarih içinde uzmanlaştırılan ve filoloji, yorumbilim ( hermenötik  ) , anlambilim  (semantik ) başta olmak üzere birçok disiplinle yakın temas içinde olan özel bir alan. Kavramlar tarihçisi tarihsel olayları, toplumsal formasyonları, farklı toplum katmanları arasındaki çatışmaları, devlet ve birey arasındaki ilişkileri, bunların başvurdukları meşrulaştırıcı kavramları öne çıkararak inceler. Onu öncelikle ilgilendiren dilin tarihe müdahalesidir.

İnsan dil yeteneğine sahip bir varlık, dil onun varoluşunda belirleyici etmenlerden. İletişimini dil ile kurar, çatışmalarını ve anlaşmazlıklarını dil sayesinde çözer, dil sayesinde uzlaşır. Tarihini yaparken de dilden büyük ölçüde yararlanır. İşte dilin oynadığı bu rol nedeniyle kavramlar tarihçisi de toplumun geçmişini, değişimini dil aracılığıyla açıklamaya çalışır. Koselleck’in ifadesiyle “Sözcüklerin neler başarmaya muktedir oldukları”nı gösterir. Dil ve dilin içinde oluşan kavramlar, dilin antropolojik önceliği onu teorisinde öne çıkar.

Koselleck de bir kavramlar tarihçisi olarak tarihte değişik kesimlerin, tarihin aktörleri olan halkların, sınıfların, toplumsal katmanların eylemlerini meşrulaştırmak, kendilerine dair kavrayışlarını açıklamak için kavramlara ihtiyaç duyduklarını; kavramlara, yani dilin özel bir kullanımına başvurduklarını belirtir. Onlara bu kavramları genelde tarih felsefecileri tedarik eder. Kavramlar eylemlerin, tarihsel olayların farklı mecralarda akışını, farklı mecralara taşınmasını meşrulaştırır.

On sekizinci yüzyılda güçlenen burjuvazi monarşilere meydan okuyarak kendini yeni bir düzenin kurucusu ve temsilcisi olarak takdim etmiş, bu iddialar doğrultusunda ilerlemeci bir felsefe ve tarih anlayışı geliştirmişti. Burjuvazi yeni ve zinde bir güç olarak monarşileri gerici olarak niteliyor, onların geriliği ölçüsünde de kendini ilerici olarak sunuyordu. Giderek tarihsel rolünü tüm insanlığı kapsar biçimde genişletti, kendini tüm insanlığın temsilcisi olarak gösterdi. Koselleck bu genişlemenin Avrupa’da baş gösteren uzun süreli krizin nedenleri arasında sayıyor.

On sekizinci yüzyıl Avrupa’sının ütopyacı tasarımlara sahip sınıfı amaçlarını ve çıkarlarını meşrulaştıran bir dil oluşturmada, kavramlar bulmada da gecikmedi. Örneğin, mülkiyet hakkını ve imtiyazlarını savunurken ya da bir anayasa yapılmasının gerekliliğini ileri sürerken özgürlüklerin özel bir tanımı veriyordu. Bunu aristokratlar da yapmışlardı kuşkusuz. Onlar da aristokratik ayrıcalıklarını özel bir dil ve bu dille oluşturdukları kavramlarla meşrulaştırmışlardı. Ancak burjuvazi Aydınlanma döneminde oluşturduğu dile didaktik, vesayetçi, filantropik, pedagojik özellikler de atfediliyordu.

Koselleck’in 1953 yılında sunduğu ve onun akademik kariyerini başlatan doktora tezi Kriz ve Kritik, Alman akademilerinde insani bilimler alanında savunulmuş en başarılı tez çalışmalarından biri kabul edilir. (Koselleck, Kriz Ve Kritik, çev. E. Y. Murteza,Otonom Yayıncılık, 2008). Sağlam teorik ve metodolojik temeller üzerine inşa edilmiş bu tez Aydınlanma hakkında en özgün düşünceleri içeren, modern politik düşünceye muhafazakâr-liberal perspektiften yaklaşan ve eleştirel katkı sunan bir metindir. Koselleck yeni bir tarih anlayışı geliştirmeyi ve bu anlayış ışığında modern politik düşünceyi yeniden gözden geçirmeyi amaçlıyordu. Neydi asli amacı? Tek bir hat üzerinde ve tek bir zaman içinde daima ilerleyen tarih anlayışının yerine “çoğul tarih” anlayışını ikame etmek.

Kriz Ve Kritik modern politik düşüncenin Aydınlanma ve Fransız Devrimi ile birlikte geliştiği, bu gelişmenin radikal değişiklikleri meşru gören, devrimlere onay veren ve söz konusu özelliklerinden dolayı sürekli kriz üreten ütopyacı düşünceleri de beraberinde getirdiği tezini işler. Burada sekülerleşmenin oynadığı role özel bir yer verir. Görüldüğü üzere, hayli iddialı bir tezdir.

Kriz Ve Kritik, Aydınlanmanın Diyalektiği ile kıyaslanmıştır. Koselleck de Nasyonal Sosyalizmin modern tarihte bir sapma olmadığını, tam aksine Batı modernitesine özgü olduğunu belirtir. Nazisizmin esasen, modern Avrupa uygarlığı içinde doğduğunu, köklerinin orada bulunduğunu, bu nedenle salt Almanya’nın sorunu olmadığını belirtir. Aydınlanmanın özünde tahripkâr bir gücün bulunduğunu ileri sürer. Bu bakımdan görüşleri Adorno ve Horkheimer’e yakınlaşır.

Koselleck terör ve kurtuluş iddiası arasında bağ bulunduğunu, söz konusu bağın Fransız Devrimi ile birlikte çok belirgin hale geldiğini göstermeye çalışıyordu. Bu girişimi de J. L. Talmon’un Totaliter Demokrasinin Kökleri’nde öne sürdüğü tezlerle birkaç noktada örtüşür. Talmon da Batı’da yirminci yüzyılda totaliter rejimlerin peş peşe boy göstermesinin kaynağında Fransız Devrimi’ni görür. Başta Jean-Jacques Rousseau olmak üzere Aydınlanma’yı ve Fransız Devrimi’ne esin veren, modern politik düşünce üzerinde ağırlıklı etkilerini duyuran düşünürleri totalitarizmin kuramcıları olarak eleştirir. Ona göre totaliter düzenlerin bir diğer kaynağı da Sovyet Devrimi’ydi. Her ikisi de mesihçi anlayışa dayanan bu devrimler liberal demokrasiler ile çatışan “totaliter demokrasi”leri doğurdular. Koselleck de Aydınlanma’nın ve Fransız Devrimi’nin, beslediği ve yaydığı ütopyacı görüşlerin modern politik düşüncede olumsuz ve tehlikeli sonuçlar doğurduğunu vurgularken Talmon’a yaklaşır.

Yukarıda da belirttim, Koselleck modern politik düşüncenin geliştiği dönem olarak Aydınlanma’yı işaret eder. Ancak Aydınlanma’nın nasıl geliştiğinin, tehlikeli sonuçlarını nasıl doğurduğunun anlaşılabilmesi bakımından Aydınlanma ile mutlakiyetçi rejimler arasındaki çatışmanın incelenmesi gerektiğini de vurgular. Bir başka ifadeyle Aydınlanma’yı anlayabilmek için, mutlakiyetçi rejimlerin egemen olduğu on yedinci yüzyıl Avrupa’sını, burjuvazinin monarşilere karşı yürüttüğü mücadeleyi, bu mücadelenin sonunda yenik düşen monarşilerin yapısını bilmek gerekir. Alman tarihçi , “Aydınlanma’nın politik önemini ayrıntılandırmak için, Mutlakiyetçi Devletin yapısına bakmak zorundayız” der. (Kriz Ve Kritik, s. 15)

Koselleck’e göre mutlakiyetçi sistem “burjuva Aydınlanma’nın kalkış noktası”ydı. Aydınlanma mutlakiyetçiliğin eleştiri olarak doğdu. Şöyle de denilebilir: Mutlakiyet Aydınlanma’nın gönülsüz ebesi ve aynı zamanda ‘ütopyacı modernizmin’ ilk kurbanıydı. Bu noktada Alman kavramlar tarihçisinin kriz ve kritik arasındaki karşılıklı bağa, kök ortaklığına yaptığı vurguyu bir kez daha hatırlamalıyız. Aydınlanma burjuvazinin güçlenmesi karşısında krize giren mutlakiyetçi düzeni eleştirdi. Aydınlanmanın kritiği eski rejimin krizini daha da derinleştirerek devrimci durum yarattı, Fransız Devrimi’nin oluşum koşullarını hazırladı. Ne ki devrim sonuçta bütün Avrupa’yı saracak, giderek yirminci yüzyıla uzanacak daha uzun süreli bir politik krizi de tetikledi. Monarşiyi daha yoğun bir krizin içine çekenler Voltaire’in ‘yargıçlar’ olarak nitelediği ve Edebiyat Cumhuriyeti (République des Lettres) olarak anılan Aydınlanma entelektüelleriydi. Onların öncülüğü yaptığı kritik devrimci durum yaratmakla kalmamış, Avrupa hukukunu radikal değişime uğratan bir süreci de başlatmıştı. Koselleck’in sözleriyle, “On sekizinci yüzyılda tarih bir bütün olarak, farkında olunmadan bir tür hukuki sürece dönüştürülmüştü. Modern dönemi başlatan bu olay, tarih felsefesinin doğuşuyla özdeştir” (Kriz Ve Kritik, s. 19).

Kritiğin  nihai hedefi mutlakiyetçi devletti. Oysa Mutlakiyetçi Devlet çok değil, yaklaşık bir asır önce, on yedinci yüzyılda Avrupa’da dini savaşlara son vermiş, bu savaşların tahrip ettiği alanları onarmış, yeni bir politik düzen kurmuştu. Klasik mutlakiyetçiliğin gelişmesini dini iç savaşlar belirlemiş, bu savaşlara son vererek yükselmişti. Mutlakiyetçi sistem din içi çatışmaların ilk kez ve kati surette Fransa’da üstesinden gelmiş, bu zaferi sonradan Avrupa’nın tümüne yayılmış,  ütün kıtayı kapsayan bir politik düzene dönüşmüştü. İşte, Aydınlanma Avrupa’nın tümüne yayılmış olan bu düzenin içinden ve onunla çarpışarak çıktı. Bu nedenle Aydınlanma’nın başlangıç noktası mutlakiyetçi sistemin içinde yatıyor.

BUNLARDA İLGİLİNİZİ ÇEKEBİLİR
Minerva’nın baykuşu veya biten eğitim öğretim yılı üzerine
Almanya’nın AB dönem başkanlığı Türkiye için ne anlama geliyor?
İslami yenilenmenin (Tecdit) metodu olarak ‘Tarihsel Kritik Yaklaşım’
YUKARI