Back To Top
M. Bahadırhan Dinçaslan yazdı: Sıradan insanın üçüncü rönesansı

M. Bahadırhan Dinçaslan yazdı: Sıradan insanın üçüncü rönesansı

 - Son Güncelleme: 10.03.2018 Cumartesi 08:12
M. Bahadırhan Dinçaslan yazdı: Sıradan insanın üçüncü rönesansı
- A +

Siyasal İletişim Uzmanı M. Bahadırhan Dinçaslan “Çağımızın insanlarında bugünden duyulan memnuniyetsizlik artarken, geçmişi kurcalama ihtiyacı her zamankinden yüksek. Bir yeni Rönesans yaşıyoruz” diyor.

Memoria praeteritorum bonorum, yani “Geçmiş her zaman güzel hatırlanır” demiş Romalılar. Bu kadim medeniyetin bize kalan eserlerinde, daha öncesinin Yunan şiirlerinde, Orhun abidelerinde, Tarih-i Taberi’de (…) birçok eski metinde daha eskinin daha güzel olduğunun ifadesi ya da iması vardır. Dünyanın bütün mitolojisi ve edebiyatı öyle ya da böyle “geçmişin daha güzel olduğu” fikrini işliyor desek yeridir. Bizler bugün yaşadığımız bu çağın adamı olmadığımızı düşünüyor, sözgelimi “Ah şu çağda yaşasaydım” diye hayal ettiğimiz çağın adamları da, daha öncesinin daha güzel olduğunu düşünüyorlardı.

Sebebi ne olabilir? Avcı-toplayıcı zamanlarımıza hakim olduğu düşünülen öfori mi? Kolektif bilinçaltımızın en derininde, yerleşik hayata geçmemizden evvelki o çağlarda zaman ve mekan algımız bambaşkayken yaşadığımız bir tür sürekli vecd-kaygısızlık halini mi özlüyoruz? Bütün insanların bilinçaltında paylaştığı ve zaman zaman kendisini dolaylı yollardan belli eden bir pişmanlık mı var? Ya da her insan kendi çocukluğunun kaygısız ve yükü az, dolayısıyla mutluluk hacmi yüksek günlerini bilinçaltında özlüyor da, bunu bütün çağa teşmil ederek, bir nevi bütün insanlığı kendiyle benzeştirerek, insanların “çocukluk çağı”nda, kadim zamanlarda daha mutlu olduğunu mu düşünüyor? Yahut daha biyolojik bir nedenden mi söz etmeliyiz? Beynimiz kayıt alanından kazanmak için hatıralarımızı basitleştirerek, gereksiz detayları atarak saklıyor; o yüzden mutlu bir anımız daha pürüzsüz bir mutluluk halinde depolanıyor. Bu yüzden eskiden her şeyin tadının, zevkinin bambaşka ve güzel olduğunu düşünüyor olabilir miyiz? Allah-u alem.

Emin olabileceğimiz bir şey var: Çağımızın insanlarında bugünden duyulan memnuniyetsizlik artarken, geçmişi kurcalama ihtiyacı her zamankinden yüksek: Bir yeni Rönesans yaşıyoruz. İlk Rönesans bugün “klasik” denen Grekoromen mitolojinin ve literatürün yeniden keşfini içeriyordu. İkinci Rönesans Wagner’in İskandinav motiflerini operasında kullanmasında tezahür ediyor; bütün bir Avrupa’nın dini ve klasik anlatımın ötesinde köklerinin nerede olduğunu anlama peşinde antropolojiyi, dilbilimi müthiş bir sıçramayla ileri götürdüğü bir diğer “geçmişi kurcalama” operasyonu/dalgası. Bugün bambaşka bir fenomen var karşımızda: Yüksek kültür çevrelerinin hakikat peşinde, yahut tatminsizliğin iteklemesiyle geçmiş irfanı deşerek yeni ve yüksek ilmi tespitler yaptığı, bunu tabana yaydığı bir manzara değil. Üçüncü Rönesans sıradan insanın rönesansı; iki rönesansın ve sonuçlarının getirdiği bilimsel, teknolojik, sosyal ve kültürel sıçramaların yarattığı modern “çevre”de insan sıkışmış hissediyor.

18-03/10/screenshot_2.jpg

Bu sıkışıklıkta çıkış aydınların, bilim adamlarının, büyük sanatçıların, yani “yüksek kültür” tabakasının geçmişi kurcalaması yok. Sıradan insanların kimlik bunalımları var. Tabandan gelen bu dalga, artık endüstriyi de etkiler hale geldi: Pagan dönemin, antik tarihin masallarını, olaylarını, motiflerini konu alan filmler, konseptler ve ürünler ciddi bir hacimle üretilip talibine sunuluyor. Folk müzik ya da folk-metal müziği kendine has bir kitle yaratmış ve festivallerle, etkinliklerle metal müziğin en canlı alt dalına dönüşmüş durumda.

Türkiye de bundan etkileniyor elbette: Osmanlı öncesini konu alan diziler, Osmanlı dizilerinin yanında yerlerini aldı. Kayı tamgası, börkler, atlı-okçuluk; hülasa “Bozkırlı Türklük” artık bir avuç Türkçü-Turancı’nın değil, geniş kitlelerin vitrininde çekici kabul ediliyor. Kendisiyle söyleşi yaptığım yıllarda Türk Dünyası müzikleri meraklılarının bildiği bir isim olan İrfan Gürdal artık “aşina olmadığı” çok geniş kitlelere hitap eden bir figür. Arslanbek Sultanbekov’un “Dombra”sı, Orta Asya esintileriyle, taklitleri yapılacak kadar etkili olan bir “internet mem”ine dönmüş durumda.

Birçok yabancı folk-metal icracısıyla söyleşiler gerçekleştirdim. Hepsinde ortak bir tema dikkati çekiyor: Bugünün ve bugüne dair mesajların yeterli olmadığı hissi, arayış ve eski müziği keşfediş. İnsanlara bu “eski”, modern yaşamdan daha gerçek geliyor, daha güzel, daha “insancıl” bir eski insanlara bu “yeni ama eski” müzikle anlatılıyor. Milliyetçilikler de değişti: Avrupa’nın neo-nazizm ve sığ bir üstün ırk vurgusu taşıyan “2. Rönesans’ın gayrımeşru çocuğu” ırkçılığı çoktan demode oldu. Fakat yükselen yeni milliyetçilik, Ruslar tarafından NATO blokunun altını oymak için kullanılıyor olsa da, gerçek ve karşı konulmaz bir dip dalgasının ilk emareleri. Türkiye de farklı değil. Siyasal İslama yakın duran ve Milli Görüşçü kökleri olan bir parti daha önce seçim müziği olarak Dombra kullanır mıydı? “Solcu” siyasetçiler dahi Yörük-Türkmen kökleriyle böyle övünür müydü?

Amerikalı sosyolog Herbert J. Gans’ın ortaya attığı bir terim var “sembolik etnisite”. Grup rollerinin yahut organizasyonel yapıların değil, bireyin kendi kimlik tanımlamasının yarattığı etnisiteye Gans “sembolik etnisite” diyor. Yahudilikle pratikte hiçbir bağı kalmamış, İbranice bilmeyen, Sinagog’a gitmeyen bir Amerikan Yahudisi, İsrail’e destek veriyor, kendi hükümetine baskı yapıyor ve bu kimliğine sıkı sıkıya tutunuyor. İsrail’in iç meseleleriyle ilgilenmiyor; Yahudi olmanın gerekleriyle de. Fakat kendisine kimlik olarak gördüğü Yahudilik’i ve onun sembolü İsrail’i önemsiyor. Sembolik etnisiteyi Gans, etnisiteden şöyle ayırıyor: Sembolik etnisite bir kültürün sembollerini kullanıyor olabilir, fakat o kültürü uygulamak zorunda değildir. Etnisiteyi, milleti ve kültürü yaratan “etno-semboller”in, paralel bir düzlemde, öncesi ve sonrası olmayan, bireysel bir kullanımı gibi. Bu bireysellik “paylaşılan” bir bireysellik, yani sembolik İrlandalılar bir ortak varlık oluşturuyor olabilir, ancak bu varlık “İrlandalılar”dan farklı.

Ömer Seyfettin’in “Bir Kayışın Tesiri” isimli öyküsünde, güzel bir Çerkes kayışı nedeniyle Çerkes olmaya karar veren Türk’ten ve yazarın “Bize böyle hariçten millettaş celbedecek bir küçük kayışımız bile yok” hayıflanmasından mülhem, bir de “satın alınan etnisite”den bahsedebiliriz. Kimlik buhranına düşen yığınlar, bir de eldeki yahut “alışıldık” kimlikleri prestijsiz ise, sembolik etnisite bulamadıklarında, yukarıda anlatılan endüstrinin ürünlerini satın alarak kendilerine sembolik bir etnisite yaratıyorlar: Gamalı haçı sembol olarak kullanan binlerce Twitter kullanıcısı var Türkiye’de.

Sembolik etnisite ve ilk paragraflarda anlatılan geçmiş ilgisini irdelerken akılda tutulması gereken bir husus var: Bu etnisitenin gerçekle rabıtası çok az ve “mutassavver” değil, “muhayyel”. Açıklamak gerekirse, kendisini “Türk” olarak gören birisi, bir tasavvurda bulunuyordur: Hiç tanımadığı ama varlığına emin olduğu çok sayıda insanla belli mitolojik hikayeleri, kimliği ve davranışları paylaştığını düşünüyordur. Fakat muhayyel etnisitede, bireyin hayalinde canlandırdığı bir kimlik yahut arketip var, birey ona benzemeye çalışıyor.

“Türk” temsili Türkiye’de git gide kan kaybetti. Olduğu ve “eski” haliyle –yahut doğal haliyle mi demeli?- Türklük muteber ve güzel olmaktan çıktı. Şu halde iki ayrı gidişat sözkonusu: Kendisinde “Gayr-ı Türk” bir köken bulabilenler, ya da bulduğunu düşünenler Gayr-ı Türk bir sembolik etnisite yaratıyor ve onu önemsiyorlar. Diğerleri ise çareyi “Türk’ü farklılaştırmakta” buluyorlar. Bu yalnızca yeni kimliklerin “sembolik” olması nedeniyle tehlikeli değil: Millet olma halinden etnisiteye tenzil-i rütbe içermesiyle de ilgili. Arayışlarını “Türklük” dairesi içerisinde devam ettirenler dahi, Türklüğü artık bir etnisite olarak algılıyorlar. Bu sembolik etnisiteyle bireyin ilişkisi ekseriyetle hastalıklıdır: Birey bütün açmazlarını, isyanlarını, eksikliklerini seçtiği sembolik etnisiteyle teskin, tatmin yahut tamam etmeye çalışır. Hamasetin en sevdiği ve kendisini bir ideolojinin sürükleyici bileşenlerinden biri olmaktan çıkarıp hakim unsuru haline getirdiği alan da budur. Kimlik bunalımında bir gençlik, etnisite mertebesine inmiş bir Türklük ve bu Türklükle ilişkiyi gerçeğe, çevresi ve şimdiye göre değil, geçmiş özlemi, psikolojik tatmin ve hayali katharsisler yaşamak için kuran bireyler…

Çare Akşener’in gündeme getirdiği Renan’ın “günlük referandum”u ve objektifliği reddeden millet (nation) tanımında mı; yoksa Türkler yarın “Afedersiniz Türk” dedirtecek kadar çirkinleşmiş bir temsili bırakıp, Batılı ülkelerden farklı olarak bir dış tesirin yarattığı eksikliğin değil, temsilin yozlaşmasının yarattığı kimlik buhranlarını teskin edecek yeni bir Türk milleti ve milliyetçiliği anlatısı mı yaratmalılar? Ben çözümü ikincisinde görüyorum. İnsanımız hem sanrılı bir nostalji hastalığına tutulmuş durumda, (II. Abdülhamid’i göklere çıkaranlar) hem de kendine gerçekle alakası olmayan bir sembolik etnisite arayışında. İkisinin de ilacı bugünü ve Türk’ü odağına alan, birleştirici sembolleri tekrar çekici kılan bir Türk milliyetçiliğinde. Bir zamanlar Araplar kendilerine sahte şecere çıkartıp, Türk gibi göstererek köle pazarlarında sattırmaya çalışırlardı. Memluklar döneminde Türk’ün kölesi dahi bu denli çekiciydi. Bin cihana değişilmeyen öksüz Türklükten, cihanın gıpta ettiği Türklüğe geçebildiğimizde bunu yeniden gerçekleştirmek mümkün. İhtiyaç duyduğumuz başarı öyküsü, Müslüman toplumlar arasında yalnızca burada, -nisbeten- kadın haklarının, hukukun üstünlüğünün, demokrasinin, düzenli seçimlerin, kamusal alan anlayışının yeşerdiği gerçeğinde saklı.

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN