Görüşler

Ratko Mladić ve kimlik adına öldürmek

Ratko Mladić ve kimlik adına öldürmek

Araştırmacı Ahmet Tarık Çelenk, elinde 8 binden fazkla Boşnağın kanı olan 'Bosna Kasabı' lakaplı Sırp General Ratko Mladić'in ardından yazdı. Mladić'in Srebrenica’da kimlik adına yaptığı soykırımı ele alıp sebep ve sonuçlarını irdeledi.

Boşnakların “Sırp Kasabı” olarak tanımladığı, Lahey’de başta Srebrenica olmak üzere Bosna Savaşı sırasında işlenen birçok suçtan mahkûm olmuş Ratko Mladić, 27 Ağustos’ta öldü. Mladić, 2017’de soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından ömür boyu hapse mahkûm edilmiş; karar 2021’de kesinleşmişti. Srebrenica’da 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuğun öldürülmesindeki sorumluluğu mahkeme kararlarıyla tespit edilmişti.

Bosna Savaşı’nı yakından takip etmiş birisi olarak Mladić benim gözümde, sivilleri otobüslere yerleştirirken kadınlara kocaları ve çocukları hakkında göz göre göre yalan söyleyen, ardından katliamı yöneten ve bütün bunları “Türklerden intikam” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışan unutulmaz bir figürdü. 11 Temmuz 1995’te Srebrenica’ya girdikten sonra kameralar önünde yüzyıllar öncesine gönderme yaparak Türklerden intikamdan söz ediyordu.

Tevafuken, Mladić’in ölümünden iki gün önce Boşnak belgesel yapımcısı Selim Bogudanić ile Medyascope’ta, pek de ülke kamuoyunun ilgisini çekmeyen “Balkanlaşma ve Kimlik Siyaseti” başlığı altında etnik ve yıkıcı Sırp milliyetçiliğini konuşmuştuk.

İKİ HAFIZA, İKİ MAĞDURİYET

İlginçtir, bu yıl Srebrenica anmalarındaydım. İnsanlarla, Boşnak gazilerle konuştum. 2026 aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in 2024’te aldığı kararla 11 Temmuz’u “Srebrenica Soykırımı’nı Düşünme ve Anma Uluslararası Günü” ilan etmesinden sonraki anmalardan biriydi.

Anmalardan sonra Sırpların evlerinin yola dönük dış kapılarına kendi kayıplarının fotoğraflarını, bize göstermek istercesine astıklarını gördüm. Sırp tarafı böylece kendi savaş kayıplarının da hatırlanmasını istiyordu. Srebrenica anmalarının hemen ardından bölgede Sırp kayıpları için de anmalar yapılıyordu.

Aynı coğrafyada iki ayrı hafıza, iki ayrı mağduriyet anlatısı ve giderek birbirini duymayan iki tarih yaşıyordu.

Mladić’in ölümü açıklandığında da benzer bir tablo ortaya çıktı. 2011’de kendisini yakalayıp Lahey’e teslim eden Sırbistan ile bugünkü Sırbistan arasında belirgin bir ton farkı vardı. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, Mladić’in sağlık gerekçesiyle Sırbistan’a gönderilmemesini sert biçimde eleştirdi. Mladić hâlâ bazı Sırplar tarafından bir savaş suçlusundan çok millî kahraman olarak görülüyor.

İnsanlık ailesi adına insanın aklına şu sorular geliyor: Sırpların ciddi bir kesimi, suçları uluslararası mahkemelerce tespit edilmiş bir savaş suçlusunu neden kutsuyor? Bu durum, bu biçimiyle Sırp milliyetçiliğinin gelecekte benzer trajediler üretme potansiyelinin hâlâ var olduğunu göstermiyor mu?

Mladić, Karadžić ve Milošević gibi isimler Tito Yugoslavyası’nın içinden çıktılar. Nasıl oldu da sosyalist ve Yugoslav bir kimlik dünyasının içinden böylesine sert bir etnik milliyetçilik çıktı? Bir toplumun zihniyetinde bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?

Sorular bitmiyor.

Birileri de “Siz önce kendi Talat Paşa ve Bahattin Şakir’inize bakın, sonra konuşun” diyebilir. Önce şu söylenebilir: Talat Bey’in günahı çoktur ancak nitelik ve tutarlılıkta onlarla bilimsel olarak ilişkilendirilemez. Dr. Bahattin Şakir Bey’in hayranları ise bu ülkede yüzde 15’i geçmez.

Kimlik, yani Sırplık adına öldürme durumunun insanlık ailesi adına anlaşılması gerekmektedir. Tarih ve psikoloji burada en uygun yöntemdir.

KOSOVA: SEÇİLMİŞ TRAVMA

Etnik Sırp milliyetçiliği kimliği kurbanlık, seçilmişlik, yaşam alanı ve mağduriyet üzerine inşa edilmiştir. Bunun en önemli tarihsel kaynaklarından biri 1389 Kosova Savaşı etrafında oluşan mitolojidir.

Bu mitolojide savaşa hazırlanan Sırp Prensi Lazar’a kutsal bir kuş aracılığıyla bir tercih sunulur: Dünya krallığını mı, gökyüzünün krallığını mı istiyorsun? Lazar gökyüzünü tercih eder. Savaşta öldürülmesi böylece yalnız askerî bir yenilgi olmaktan çıkar, kutsal bir fedakârlığa dönüşür. Lazar’ın ölümü ile Sırp halkının tarihsel kaderi arasında dinsel ve millî bir bağ kurulur.

Böylece Kosova yalnızca kaybedilmiş bir savaş değildir. Kurbanlık, mağduriyet ve yeniden diriliş anlatısıdır.

Sırp milliyetçiliğinde siyaset, prens ve kilise-manastır iç içe geçmiş durumdadır. Mitolojik asalet; azizler, prensler ve komutanlar üzerinden kurulmuştur. Bu milliyetçiliğin Sırp Ortodoks Kilisesi ile oluşumunda Karadağ’daki Cetinje Manastırı önemli kırılma noktalarından biridir.

Burada Sırp milliyetçiliği açısından asıl önemli isim Petar II Petrović-Njegoš (1813–1851), hem Karadağ’ın hükümdar-metropoliti hem de şair ve düşünürdür.
Njegoš’un Gorski Vijenac — Dağ Çelengi — adlı eseri bu açıdan son derece önemlidir. Eser 1389 Kosova Savaşı’nı, Osmanlı hâkimiyetini, Ortodoks kimliğini, ihanet ve intikam kavramlarını güçlü bir şiirsel-millî hafıza içerisinde birleştirir. Cetinje çevresindeki Osmanlı’ya karşı mücadele anlatısı da bunun içine yerleşir.

MANASTIRDAN AKADEMİYE

Modern Sırp milliyetçiliği hattına bir kurum daha eklemek gerekiyorsa o kurum kuşkusuz Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi, SANU olur.

SANU’nun kökleri 1841’de kurulan Sırp Edebiyat Cemiyeti’ne uzanır. Buradaki mesele yalnızca bilim yapmak değildi. Tarihsel olarak “Biz kimiz, diğerlerinden farkımız ne?” sorusuna da cevap aranıyordu.

Bu açıdan Cetinje Manastırı ile SANU arasında ilginç bir iş bölümü görürüz:

Manastır hafızayı kutsallaştırıyor, akademi ise hafızayı tarihsel ve bilimsel bir dile tercüme edebiliyordu.

Tito’nun 1980’de ölümünün ardından Yugoslavya ekonomik, siyasi ve etnik bir krize girmişti. SANU’nun bazı üyelerinin hazırladığı tamamlanmamış bir memorandum taslağı 1986’da basına sızdırıldı.

Memorandumun ana fikirlerinden biri kabaca şuydu: Sırplar Yugoslavya’nın kurucu halklarından biri olmalarına rağmen sistem tarafından mağdur edilmişlerdir; Kosova kaybedilmektedir ve Sırp milletinin tarihsel varlığı tehdit altındadır.

Bu memorandum çevresindeki Mihailo Marković, Dobrica Ćosić ve Vasilije Krestić gibi isimler de önemlidir. Burada elbette hepsini aynı fikrî çizgiye ve Memorandum’un doğrudan yazarlığına yerleştirmemek gerekir. Ancak daha önce sosyalist ve hümanist düşünce dünyasının içinde bulunan bazı Sırp entelektüellerinin giderek Sırp millî meselesini merkeze almaları dikkat çekicidir.

SANU tartışması benim “Balkanlaşma ve kimlik kapanı” yaklaşımım açısından özellikle önemlidir. Çünkü kimlik kapanını yalnız siyasetçiler üretmez. Akademisyen, tarihçi, demograf, sanatçı ve din adamı da isteyerek veya istemeden onun entelektüel malzemesini hazırlayabilir. Siyasetçi çoğu zaman hazır olan bu hafıza deposuna girer ve işine yarayan parçaları seçer.

LAZAR’IN KEMİKLERİ

Bu noktada Prens Lazar’ın kemiklerinin hikâyesi belki bütün meseleyi özetliyor.
Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümü yaklaşırken Lazar’ın kutsal kabul edilen kalıntıları Sırp yerleşimlerinde dolaştırıldı. Büyük kalabalıklar tarafından karşılandı. Sonunda 28 Haziran 1989’daki 600. yıl anmaları sırasında Kosova hafızası yeniden bugünün siyasetine taşındı.

Vamık Volkan bu olayı özellikle inceler. Ona göre Milošević döneminde yapılan şey, 1389’daki yenilgi ile 1980’lerin siyasal krizini psikolojik olarak aynı zamana getirmekti. Volkan buna time collapse, yani “zaman çökmesi” der. Altı yüz yıl önce yaşanan travma, sanki dün yaşanmış gibi yeniden hissedilebilir hâle gelir.

Artık 1389’un Türkü ile 1990’ların Bosnalı Müslümanı arasında tarihsel mesafe giderek silinebilir. Mladić’in Srebrenica’ya girerken “Türklerden intikam” diline başvurması bu nedenle yalnızca bir savaş komutanının öfkesi olarak okunamaz.

VAMIK VOLKAN VE KİMLİK ADINA ÖLDÜRMEK

Bugünkü Sırp milliyetçiliğini ve kimlik adına gerçekleştirilen katliamları anlamakta Vamık Volkan’ın büyük grup psikolojisi bize çok önemli bir anahtar sunuyor.

Volkan’a göre insanlar yalnız bireysel kimlikleriyle yaşamazlar. Etnik, dinî ve millî kimlikleri üzerinden kendilerini ait hissettikleri bir “büyük grup kimliği” de taşırlar. İnsanların çoğu birbirlerini hiç tanımasalar bile “Biz Sırbız”, “Biz Türküz”, “Biz Yahudiyiz” diyerek ortak bir psikolojik kimliğin parçası olabilirler.

Bu büyük grupların hafızalarında Volkan’ın “seçilmiş travma” ve “seçilmiş zafer” dediği tarihsel olaylar bulunur. Seçilmiş travma, ataların düşman tarafından uğratıldığı büyük kayıp, aşağılanma ve çaresizliğin kuşaktan kuşağa taşınan ortak zihinsel temsilidir. Grup kendisini yeniden tehdit altında hissettiğinde bu eski travma canlandırılabilir.

Sırplar açısından 1389 Kosova Savaşı, Volkan’ın üzerinde özellikle durduğu örneklerden biridir. Milošević döneminde Lazar’ın kalıntılarının Sırp şehir ve kasabalarında dolaştırılmasını da bu eski travmanın yeniden canlandırılması bağlamında değerlendirir. Geçmiş, bugünün içine çekilir; ataların düşmanı ile bugünün “ötekisi” psikolojik olarak birbirine karışmaya başlar.

Ardından Volkan’ın “hak sahipliği ideolojisi” (entitlement ideology) dediği süreç ortaya çıkabilir: Ataların kaybettiği toprağı, itibarı veya gücü geri almaya kendini tarihsel olarak hak sahibi görme duygusu. Seçilmiş travmaya seçilmiş zaferler, kahramanlar ve kutsal mekânlar da eklenince büyük grubun kimliği giderek bir mağduriyet–seçilmişlik–tehdit–hak sahipliği çemberine kapanabilir.

En tehlikeli eşik ise bundan sonra gelir. Volkan, tehdit altındaki büyük gruplarda “öteki”nin insanlıktan çıkarılması ve grubun ondan “arındırılması” düşüncesinin ortaya çıkabileceğini anlatır. Sırp örneğinde modern Bosnalı ve Kosovalı Müslümanların yüzyıllar önceki Osmanlı düşmanının uzantısı gibi algılanabilmesinin, Bosna ve Kosova'daki şiddetin psikolojik zeminlerinden birini oluşturduğunu özellikle belirtir.
Belki Mladić meselesinin ürpertici tarafı da burada.

İnsan normal şartlarda tanımadığı bir çocuğu öldürmez. Fakat o çocuk artık zihninde çocuk değil, atalarını öldüren düşmanın bugünkü temsilcisi, grubunun varlığına yönelik tehdit ve tarihsel hesabın parçası hâline getirildiğinde öldürmek psikolojik olarak başka bir anlama bürünebilir.

Kimlik kapanının en karanlık noktası budur: İnsan artık öldürdüğünü düşünmez; kendi büyük grubunu kurtardığını düşünmeye başlayabilir.

Srebrenica bize yalnız bir savaş suçlusunun neler yapabileceğini değil, tarih, mağduriyet, seçilmişlik ve korku aynı kimlik potasında eritildiğinde sıradan insanların bile kimlik adına neleri meşru görebileceğini hatırlatıyor. Vamık Volkan’ın büyük grup psikolojisinin bugün hâlâ bu kadar önemli olmasının nedeni de belki tam olarak budur.

SONUÇ KİMLİK KADER DEĞİLDİR

Ancak bütün bunlardan “Sırplar böyledir” gibi bir sonuç çıkarmak, eleştirdiğimiz kimlik kapanına bizim de düşmemiz olur. Aynı tarih, bize başka Sırpları da gösteriyor. Bosna Savaşı sırasında etnik olarak Sırp olan General Jovan Divjak, Mladić’in ordusuna katılmak yerine çok etnili Bosna’yı ve kuşatma altındaki Saraybosna’yı savunmayı seçti; kendisini de esas olarak Bosnalı olarak tanımladı. Trebinjeli genç Sırp Srđan Aleksić ise 1993’te askerlerin saldırdığı Boşnak komşusu Alen Glavović’i korumaya çalışırken kendi tarafındaki Sırp askerlerince dövüldü ve birkaç gün sonra öldü.

Belgrad’da Siyahlı Kadınlar (Žene u crnom) savaşın en karanlık günlerinden itibaren Sırp milliyetçiliğine, militarizme ve daha sonra Srebrenica’nın inkârına karşı “bizim adımıza değil” diyerek sokakta durdular; bunun bedelini baskı ve tehditlerle ödediler. Sırbistan’ın içinde bilim insanları, gazeteciler, sanatçılar ve insan hakları savunucuları da aynı milliyetçi dalgaya karşı çıktılar. Demek ki mesele Sırp olmak değil, Sırplığın hangi hikâyesini seçtiğinizdir. Vamık Volkan’ın büyük grup psikolojisi bize mağduriyetin, seçilmiş travmanın, tehdit altında olma duygusunun ve tarihsel hak iddiasının uygun şartlarda insanı “kimlik adına öldürmeye” götürebileceğini gösteriyor.

Fakat Divjak, Aleksić ve Siyahlı Kadınlar bunun tersinin de mümkün olduğunu hatırlatıyor: İnsan büyük grubunun hafızasını taşıyabilir ama onun esiri olmak zorunda değildir. Mladić de Sırptı, Divjak da. Biri kimliği adına insan öldürdü, diğeri kimliğine rağmen değil, insanlığı adına kendi kimliğinden olanlara karşı durdu. Belki bütün kimlik tartışmasının özeti de budur: Kimlik kader değildir; vicdan hâlâ bir tercihtir.

*Ahmet Tarık Çelenk, araştırmacı yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir