Görüşler

Yassıada ve Silivri

Yassıada ve Silivri

Avukat Abbas Bilgili, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılandığı Yassıada’daki mahkeme ile İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı Silivri’deki mahkemeyi karşılaştırdı. Tıpa tıp aynı olmasa da ikisinin benzer yönleri olduğunu belirten Bilgili ‘Tarih boyunca tüm siyasi yargılamaların benzer yönleri olmuştur’ diyor.

Zaman zaman Silivri’deki yargılama ile Yassıada yargılamasının karşılaştırıldığına tanık oluyoruz. Sosyal medya ve/veya gazete sayfalarında görülen bu benzerlik iddiaları karşı görüşlerin açıklanmasına da neden oluyor. Son günlerde bu görüş ve karşı görüşü Ahmet Taşgetiren ile Atilla Yayla’nın yazılarında gördük. Muhafazakâr olarak bilinen sayın Taşgetiren 27 Mayıs Darbecilerinin getirdiği Yassıada Mahkemesi’nden bahsederek, “Benzeri bir siyasi yargılama şimdilerde Silivri’de gerçekleşiyor” demişti. (Karar, 10 Nisan 2026). Liberal olarak bilinen sayın Atilla Yayla ise “Yassıada ile Silivri’yi Karıştırmak” başlıklı yazısında Taşgetiren’in bu görüşünü eleştirdi (Türkiye, 15 Nisan 2026).

Atilla Hoca’nın yazısında Menderes’in alçakça bir askeri darbe ile devrildiğini, anayasal düzenin ve tabii hakim ilkesinin dışına çıkılarak Yassıada’da yargılandığını, tabii hakim ilkesi ile hakimlerin bağımsızlığı şartının ihlal edildiğini, özel bir mahkeme kurularak hukukun siyasi intikama alet edildiğini belirterek, Yassıada’nın Silivri’ye benzetilemeyeceğini ileri sürmüştü. Şu satırlar Atilla Hoca’ya ait: “Devrilmiş bir anayasal düzen yok. Sanıkları yargılamak için sonradan kurulmuş özel bir mahkeme ve vakadan sonra görevlendirilmiş hâkimler yok. Bu nedenle Yassıada ile Silivri’yi aynı kefeye koymak, tamamen farklı iki hukuki ve siyasi kategoriyi zorlayarak birbirine benzetmektir...” Devamında, bu benzetmenin sadece yanlış değil, sakıncalı da olduğu, tarihin çarpıtıldığı belirtilerek, “Bu ikisini birbirine benzetmek, ne akla ve mantığa uyar, ne de vicdana ve ahlaka sığar!..” dediğini görüyoruz. Sayın Yayla’ya göre “Ekrem İmamoğlu’nun yargılanması ise, bütün tartışmalara rağmen, olağan ceza yargısı içinde yürüyen bir dosyadır.”

Yassıada Mahkemesi hakkında sayın Yayla’nın söyledikleri elbette doğrudur. Yassıada Mahkemesi ile Silivri yargısının tıpa tıp aynı şey olduğu da söylenemez. Ama ikisinin benzer yönleri olduğunu söylemek hiçbir biçimde tarihi çarpıtmak olmadığı gibi, bu benzetme için hukuku zorlamaya da gerek yok, benzerlik çok açık biçimde görünüyor. Esasen tarih boyunca tüm siyasi yargılamaların benzer yönleri olmuştur ve bunlar dile getirilmiştir. Silivri yargılaması ve bu bağlamda Ekrem İmamoğlu’nun yargılanması da siyasi bir yargılamadır. Belediyelerin ve ihalelerin bu ülkede yolsuzluğun odak noktası olduğu bir gerçektir. Ekrem İmamoğlu öncesindeki yolsuzluk dosyalarının yargının önüne gitmesini engelleyip, yargılamayı İmamoğlu dönemine hasrederseniz bu tam anlamıyla siyasi bir yargılama olur.

YASSIADA YARGISI

Silivri yargısının Yassıada yargısı gibi siyasi olduğunu söylerken, tabii hakim (doğal yargıç) ilkesi ve yargının bağımsız ve tarafsızlığı üzerinden bu iddiada bulunuyoruz. Önce Yassıada yargıçlarının nasıl görevlendirildiğine bir bakalım. 27 Mayıs 1960 darbesini yapan askerler meclisi feshedip 38 kişilik darbeci askerden oluşan Millî Birlik Komitesi’ni meclis yerine “yasama organı” olarak kabul ettiler ve istedikleri kanunları çıkartmaya başladılar. Çıkarttıkları ilk kanun, 1924 Anayasası’nın bazı maddelerini yürürlükten kaldıran ve yeni bazı düzenlemeler getiren 1 sayılı kanundur ve “Geçici Anayasa” olarak anılıyordu (Resmi Gazete, 14 Haziran 1960, Sayı: 10523). Bu kanunun 3’üncü maddesine göre Millî Birlik Komitesi yasama yetkisini doğrudan, yürütme yetkisini Bakanlar Kurulu eliyle kullanacaktır. Yasana organı denilen MBK’nin başı Cemal Gürsel, Bakanlar Kurulunun da, yani yürütmenin de başı idi. Yani yasama ve yürütmenin başı aynı kişide birleşmişti. Aynı kanunun 6’ncı maddesinde ise Demokrat Partilileri yargılamak için adına “Yüksek Adalet Divanı” dedikleri Yassıda Mahkemesi’nin kurulacağı, sorgulamayı yapacak kişiler ile burada görev yapacak yargıç ve savcıları da Bakanlar Kurulu’nun teklifi üzerine MBK atayacaktı. Yani bu madde ile yargıyı da kendilerine bağlamışlardı. Yasama, yargı ve yürütmenin aynı kişi ve kuruma bağlandığı bu yöntemde kuvvetler ayrılığı olmadığı gibi, tabiî hakim ve bağımsız yargı ortadan kaldırılmış oluyordu.

Suç olduğu iddia edilen olaylardan çok sonra kurulan mahkeme elbette tabii hakim ilkesine aykırıydı. Yargıçların ise darbeciler tarafında seçilmiş olması da hem tabii hakim ilkesine ve hem de yargının bağımsız ve tarafsız olması gerektiği ilkesi ile çelişmekteydi. Esasen “tarihten korkarım” diyen bazı hukukçular darbecilerin kanunlarının yapım aşamasında ve yargıda görev almak istemediler. Ama bu görevi canı gönülden yapmaya hazır “hukukçular” da vardı ve yaptılar.

Sonradan anılarını yazan bazı MBK üyeleri, biz bu yargıçları askeri kışladan getirmedik, DP döneminde görev yapanlar arasından seçtik diyerek tabii hakim ilkesine uyduklarını iddia etmiş iseler de, bu beyanlar aslında tabii hakim ilkesinden ne anladıklarını göstermektedir. Tabii hakim ilkesine uyduklarını savunan bu cümlelerle aslında uymadıklarını kabul etmiş oluyorlar.

SİLİVRİ YARGISI

Silivri’deki mahkeme normal hukuk düzenimizdeki mevcut bir mahkeme olması nedeniyle suç olduğu iddia edilen olaylardan sonra oluşturulmuş bir mahkeme değildir.

Ancak Anayasa’nın “Hakimler ve Savcılar Kurulu” başlıklı 159’uncu maddesi dikkatle incelenecek olursa, yürütmenin yargı üzerindeki ağırlığı net olarak görülür. İlgili maddeye göre 13 üyeden oluşan kurulun başkanlığını Adalet Bakanı yapmakta, Adalet Bakanlığı müsteşarı ise kurulun doğal üyesi sayılmaktadır. Bunları cumhurbaşkanı belirlediği biliniyor, ayrıca 4 üyeyi de doğrudan partili Cumhurbaşkanı seçiyor. Buraya kadar saydığımız 6 üyenin doğrudan Cumhurbaşkanınca seçilmiş olduğu görülüyor. Üç üyeyi de TBMM’de çoğunluğu olan partiler seçtiği için, toplam 9 üyenin doğrudan ya da dolaylı olarak Cumhurbaşkanınca seçildiğini söyleyebiliriz. Geriye kalan 3 üyeyi Yargıtay, 1 üyeyi de Danıştay seçmekte olup, Yargıtay ve Danıştay üyelerini de HSK seçtiğine göre, burada dahi dolaylı yoldan Cumhurbaşkanlığının etkisi olduğunu söylemek mümkün.

Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun bu şekilde yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanınca seçilmesi yargıyı büyük ölçüde yürütme gücüne bağlamaktadır. Bu kurulun hakim ve savcılarla ilgili disiplin ve atama işlemi yaptığı dikkate alındığında hakim ve savcılar için ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Bu da yargıyı siyasetin kullanımına uygun duruma getirmektedir. Bu şekilde kurul esasen partili Cumhurbaşkanına bağlanmış durumdadır. Gündelik hayatımızdaki sıradan davalarda siyasetin etkisi görülmeyebilir ama muhalefet partileri ile ilgili yargılamalarda bu güç sonuna kadar kullanıma müsaittir. Nitekim siyasi diyebileceğimiz bir çok davada yargıç değişiklikleri gözlerden kaçmıyor ve bu durum Uluslararası raporlara da yansımaya başlamıştır. Yani siyasetin yürütme eliyle yargıyı dizayn etmesi dış gözlemcilerin de gözünden kaçmamıştır.

Kuvvetler ayrılığı ve doğal yargıç ilkesi bugün ciddi biçimde yara almıştır ve Silivri uygulaması bu yaralı hukukun pratiğinden başka bir şey değildir. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun oluşumunda bilinçli biçimde üretilen dengesizlik, siyasi nitelikteki bir çok davada yüzünü göstermektedir.

SİLİVRİ PRATİĞİ, DARBE PRATİĞİNİN BENZERİDİR

Yassıada Mahkemesi’nde avukat tutuklamak bir darbe mahkemesi pratiğidir. Nitekim Başbakan Adnan Menderes’in avukatları Burhan Apaydın ve Talat Asal tutuklanarak savunma yapmaları engellenmiştir. Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve bir çok kişinin avukatı Hüsamettin Cindoruk da o mahkemedeki konuşmasından dolayı tutuklanmıştır. Silivri’de Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan tutukludur. Bunlar darbeci uygulamaların benzerliğidir.

Yassıada yargıcı Salim Başol, Adnan Menderes’e “kes, kesmezsen kestiririz” demiştir. Silivri’de savcı Ekrem İmamoğlu’na “haddini bil, bilmezsen bildiririz” demiştir. Hukukun normal işlediği bir mahkemede bir savcı asla böyle bir şey söyleyemez. Ama Silivri savcısı bunu söylemiştir ve duruşma düzenini sağlamakla görevli yargıç buna müdahale etmemiştir. Bu bir darbe dönemi uygulamasıdır.

Yassıada savcısı Altay Ömer Egesel, üniversite öğrencilerinden tanıklık yapacakların ifadesini önceden hazırlayıp imzalatmıştır ve imzalamak istemeyenleri tehdit etmişti. Silivri’da bazı sanıklar savcıların yönlendirmesinden, tehdidinden, vaadinden bahsetmektedir. Bunlar darbe dönemi uygulamasıdır.

Bir başka darbe dönemi uygulaması da kanunun kişilere eşit uygulanmamasıdır. Daha doğrusu bazı kişilere uygulanan kanunun, bazılarına hiç uygulanmamasıdır. Yassıada Mahkemesi’nde yargılanan Demokrat Parti milletvekilleri 26 Mayıs 1960 günü, yani darbeden bir gün önce vekilliği devam edenlerdir. Bu kişiler anayasaya aykırı kanun yapmakla, bu kanunlara “evet” oyu vermekle suçlanmış, bu şekilde anayasayı ihlal etmiş sayılmışlardır. Oysa bahsi geçen kanunları meclise taşıyan, evet oyu veren bazı milletvekilleri partiden istifa etmiş oldukları için 26 Mayısta DP milletvekili değillerdi ve bunlar yargılama dışında tutulmuşlardır. Yani aynı eylemi yapan milletvekillerinden 26 Mayısta mecliste olanlar yargılanmış, daha önce partiden ayrılanlar yargılanmamıştır. Diğer partilerden olan milletvekilleri ise hiç yargılanmamıştır. Bunu hatırlatan Samet Ağaoğlu’na mahkeme başkanı “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” anlamında sözler sarfetmiştir. Yani yargıya yön veren “buraya tıkan kuvvet”tir. Şu anda da Silivri’de uygulanan hukuk bundan ibarettir. İçeri tıkan kuvvetin yargılanmasını istediği kişiler yargılanıyor, istemedikleri yargılanmıyor. İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerinde CHP dönemi yargılanırken, Ak Parti dönemine ilişkin dosyalar yargıdan kaçırılmıştır. Yani kurallar CHP’ye işletilirken, Ak Parti’ye işletilmeyerek tam anlamıyla bir darbe dönemi hukuku sergilenmektedir.

Birkaç cümle de CHP hakkında verilen butlan kararından bahsetmekte yarar var. Bu kararın hukukla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tam anlamıyla bir darbe dönemi uygulamasıdır. Darbeler bu ülkede partilere büyük zarar vererek demokrasi kültürünün gelişmesini engellemiştir. Şimdi de CHP hakkında verilen butlan kararı ile iktidarın rakibi olan ana muhalefet partisi felç edilmeye çalışılıyor. Sadece CHP değil, demokrasi de felç edilmektedir. Bu uygulamanın darbe dönemlerinde siyasal partilere verilen zarardan bir farkı yoktur.

Sonuç olarak Silivri ve benzeri siyasi davaların Yassıada’ya benzerliğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

*Abbas Bilgili, avukat ve yazar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.
Bunlar da İlginizi Çekebilir