MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada hem iç hem de dış politikaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasının önemli bölümünü 3 Mayıs Milliyetçiler Günü’ne ayıran Bahçeli, Türk milliyetçiliğinin tarihsel mücadelesine ve 1944 sürecine atıfta bulunarak bu günün “bir dava ahlâkının ve şahsiyetli duruşun simgesi” olduğunu ifade etti. Milliyetçiliğin yalnızca bir fikir değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve tarih bilinci olduğunu vurgulayan Bahçeli, bu anlayışın gelecek nesillere taşınması gerektiğini dile getirdi.
Konuşmasında Türk dünyası ve özellikle Kerkük’teki gelişmelere de geniş yer ayıran Bahçeli, Türkmenlerin yaşadığı sıkıntılara dikkat çekerek Türkiye’nin bu coğrafyaya yönelik tarihî ve vicdani sorumluluğu bulunduğunu söyledi. Irak Türkmen Cephesi Başkanı’nın Kerkük’te göreve başlamasını önemli bir gelişme olarak değerlendiren Bahçeli, bu adımın Türkmen varlığının görünürlüğü açısından kritik bir eşik olduğunu kaydetti. Türkiye’nin Irak politikası çerçevesinde yalnızca güvenlik değil; enerji, ticaret, ulaştırma ve kültürel iş birliği alanlarında da daha güçlü ilişkiler kurulması gerektiğini belirtti.
Küresel sistemde yaşanan kırılmalara da değinen Bahçeli, jeopolitik gerilimlerin arttığı bir dönemde Türkiye’nin stratejik konumunun daha da belirginleştiğini ifade etti. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirilerinde ise Türkiye’ye karşı sergilenen yaklaşımın tutarsız ve çifte standartlı olduğunu savundu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarına tepki gösteren Bahçeli, bu ifadelerin Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki zihniyet sorununu ortaya koyduğunu dile getirdi.
Türkiye’nin uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör olduğunu vurgulayan Bahçeli, “Avrupa Türkiye’siz yapamaz. Güvenlikte yapamaz, enerjide yapamaz, göç yönetiminde yapamaz” sözleriyle ülkenin rolüne dikkat çekti. Türkiye’nin dış politikada bağımsız hareket ettiğini belirten Bahçeli, hiçbir küresel gücün yönlendirmesiyle hareket edilmeyeceğini söyledi. Avrupa ile ilişkilerin eşitlik, karşılıklı saygı ve rasyonalite temelinde kurulması gerektiğini ifade eden Bahçeli, aksi halde kalıcı bir iş birliğinin mümkün olmayacağını kaydetti.
Bahçeli'nin açıklamalarında öne çıkan başlıklar şu şekilde:
"Dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Jeopolitik zemin kaymakta, siyasal fay hatları daha da sertleşmekte, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır. Sınırla sabit görülse bile tehditleri mahiyeti değişmektedir. Millet olmanın manası böylesi zamanlarda daha da derinleşir. İşte böylesi zamanlarda ayrılığı büyüten her dil, hafızayı aşındıran her müdahale geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar. Bugünler de yalnız bugünü konuşamayız, maziyi ve istikbali de konuşmak zorundayız. Yalnız hadiseleri sıralamakla yetinemeyiz. O hadiselerin hangi millet vicdanında yer ettiğini, hangi tarihi yürüyüşün parçası olduğunu da izah etmek mecburiyetindeyiz. Bu vatan da sevinç tek başına yaşanmamıştır. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmıştır. Millet dediğimiz hakikat bazen bir marşta, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini. Türk milleti mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir.
“3 MAYIS, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN HAFIZASINDA SÖNMEYEN BİR MEŞALEDİR”
Önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir. Türk milletine mensubiyet duygusuna ne kadar derin, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs'ın çilesinde, 3 Mayıs'ın iradesinde, 3 Mayıs'ın mertliğinde açıkça görülmüştür. O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükselmediler aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi sadakata dayandığını da tarihe kazıdılar. Millet yalnızca aynı hudutlar içinde yaşayan insanların toplamı olarak anlaşılmamalıdır. Millet aynı kaderi yüklenmiş, zaman içinde birbirinin acısına alışmış, hafızasını müşterek hatıralarla beslemiş beşeri ve siyasi bir terkiptir. Millet aynı göğe bakan, cenazede omuz omuza yürüyen, tasada ve kıvançta birbirlerine yönelen büyük bir kader ortaklığıdır.
Millet dediğimiz hakikat sadece acıyla tahkim olunmaz, sevinci paylaşma ahlakıyla da olgunlaşır. Millet yas ile yoğurulur, neşeyle tamamlanır. Millet olmak beraber yaşama arzusunun ötesinde beraber yürüme ahdidir. 3 Mayıs'ı anlamlı kılan ruh da burada saklıdır. 1944 yılının karanlık ikliminde dünyanın üstüne savaşın gölgesi düşmüştü. Her devlet kendi istikametini koruyacak direnci arıyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna yaklaşıldığı o günlerde Türkiye, yön tahini buhranların tam ortasında ağır bir tehdit altındaydı. Böylesi bir dönemde komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip, süreç 3 Mayıs'ta mahkeme salonlarına taşınmıştır. Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade yer bulmuştur. Ankara Adliyesi'ni dolduran Türk gençliği, İslamı komünizme çiğnetmemek için tek yürek oldu.
Merhum başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay ve nice Türk milliyetçisinin vatan ve millet sevdası yargılanmıştır. Hukuk devleti ilkesinin hiçe sayıldığı bu soruşturma süreci tarihimize kara bir facia olarak kazınmıştır. Vicdanı hür Türk gençleri, dar ve bunaltıcı hücrelere kapatılmıştır. Türk milliyetçileri açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla, işkenceyle hizaya çekilmek istenmiştir. Fakat biliyoruz ki teslimiyet yoktu. Tahrik vardı taviz yoktu, bedel vardı dönüş yoktu, baş vermek vardı baş eğmek yoktu. Türk milliyetçiliği geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır. Tarihine yaslanan, töresiyle yaşayan, terbiyesini köklerinde bulanların yegane sancağıdır. Bu nedenle 3 Mayıs Türk milliyetçiliğinin şerefle bir hatırası olmanın da üstünde bir manaya sahiptir. 3 Mayıs MHP'yi bugüne taşıyan iradenin hangi tertiplerle yolundan koparılmak istendiğinin başlıca timsalidir. 3 Mayıs millet şuurunun taviz vermeyen bir iradeye dönüşmesidir.
“KERKÜK’ÜN ACISI ANKARA’DA HİSSEDİLMEKTEDİR”
Türk milliyetçiliği silinmek istenen hatıraların müdafaa hattıdır, bu hattın yol bulduğu satıh Misak-ı Milli coğrafyasıdır. Misak-ı Milli coğrafyası denildiğinde ise yüreklerimize hasret düşmektedir. Bu hasretlerin başında ise Kerkük gelmektedir. Kerkük, ecdadımızın onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır. Kerkük'e baktığımızda asırlık hicranı görüyoruz. Kadınlarımızın feryadını, öksüzlerimizin kimsesizliğini duyuyoruz. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz. Kerkük'teki yangının ateşini Ankara'da görüyoruz. Türkmen'in ağıtını Ankara'dan duyuyoruz. Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, insan olmanın bir gereği olarak idrak ediyoruz. Kerkük Türkmenlerinin uzun süredir maruz bırakıldığı zulüm kahredici bir imtihandır. Nice analar gözyaşı dökmüş, nice yiğit baskı mahrumiyetle sınanmıştır. Kadim Türk yurdunu siyasi oyunlarla özünden koparmaya yeltenenler olmuştur. Ancak bilinmelidir ki Kerkük'ün çilesi büyük olasa da Türkmen'in seciyesi daha büyüktür. Baskı artmış fakat iman bükülmemiştir. İmkanlar daralmış fakat şiraze kaybolmamıştır. Bugün Kerkük'te yaşanan gelişmeler bu bakımdan fevkalade anlamlıdır.
Dedik ki hiçbir kişi, kurum ve kuruluş Irak Türkmenlerinin varlık mücadelesinin samimiyetle desteklemese de milliyetçi ülkücü hareket yanlarında olacaktır. En az 5 bin ülkücü başta Kerkük olmak üzere Türkmenlerin yaşadığı Türk kentlerindeki varlık mücadelesine katılmak üzere hazır beklemektedir. Bu sözler kelime oyunu değildi, Kerkük söz konusu olduğunda vazife için saflara koşacak Ülkücü yüreklerin sesiydi. Türkmeneli söz konusu olduğunda milliyetçi ülkücü hareketin tavrının Kerkük bahsinde geri adım atmayacağını gösteren namus yeminiydi.
Önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe, kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülür; kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman kibirli sözlerin arkasından kendini açık eder. Avrupa’nın Türkiye’ye bakarken içine düştüğü zihnî ve siyasî yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 21 Nisan 2026 tarihinde Avrupa kıtasının “Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini” söylemiştir. Bu söz, sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da tali bir aktörün beyanı sayılamaz.
Avrupa Komisyonu Başkanı’nın ağzından dökülen bu söz, dilin kazası olarak görülemez; zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standardın dışavurumudur. Nitekim bu küstah dilin “jeopolitik bakımdan sorunlu”, “gerçeklikten kopuk” ve “çifte standartlı” bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir. Hatta aynı çevreler; Türkiye’nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır.
Bahsettiğimiz husus, gündelik bir basın polemiği seviyesinde görülemez. Burada karşımızda duran şey, Avrupa’nın Türkiye’yi anlamakta yaşadığı derin zihnî arızadır. Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride; değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır.
Bir yandan ölçüt, ilke, norm ve uyum diyerek parmak sallamış; öbür yandan kendi jeopolitik ihtiyacı belirir belirmez Türkiye’yi enerji koridoru, ulaştırma kapısı, dijital bağlantı zemini ve güvenlik paydaşı ve yeri geldiğinde adeta bir tampon işleviyle yeniden devreye çağırmıştır. Fakat eşitlik bahsi açıldığı anda eski kibir cümlelerine rücu etmekten geri durmamıştır.
Bu tutum, siyasal ahlâk bakımından sakattır; stratejik akıl bakımından ise tutarsızdır. Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğuramaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez. Öyle ya da böyle; ister doluya koyun almasın ister boşa koyun dolmasın, Türkiye; jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır, kilit noktasıdır, cümle kapısıdır.
"MESELE TÜRKİYE’NİN NEREDE DURDUĞU DEĞİL; AVRUPA BİRLİĞİ’NİN NEREYE SAVRULDUĞUDUR"
“Neydim” demeyen mahfillerin “ne oldumcu” tavrıyla mücadele etmek zorunda kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye’nin nerede durduğu değil; Avrupa Birliği’nin nereye savrulduğudur. Mesele Ankara’nın istikameti değil; Brüksel’in ikiyüzlü siyasetidir. Mesele Türkiye’nin duruşu değil; Türkiye’yi gerektiğinde dışlayıp gerektiğinde kullanmak isteyen çarpık, çıkarcı, ikiyüzlü Avrupa zihniyetidir. Bakınız, bu tablo yeni değildir.
Türkiye ve dünya siyasetini satır satır okuyabilen, okuduğunu anlayan, anladığını yine ülkesi ve milleti için anlatan bizler bakımından hiç şaşırtıcı değildir. Avrupa’nın tarihî serencamı ortadadır. Coğrafi keşiflerden itibaren büyüttüğü güç, büyük ölçüde kan, gözyaşı, gasp, sömürü ve intihal çizgisi üzerinde tahkim edilmiştir. Bugün Avrupa kıtasının karşı karşıya bulunduğu asıl buhran, dışarıdaki rakiplerinden evvel kendi içindeki mana kaybıdır.
Niyetini ve eylemini aynı hatta buluşturamayan, değer söylemiyle çıkar siyasetini aynı anda taşımaya çalışan, eşitlik dilini menfaat hesabına feda eden Avrupa da bugün kendi siyasi körlüğüyle yüz yüzedir. Şayet Avrupa, Türkiye’ye karşı kullandığı dili adalet, hakkaniyet ve rasyonalite zeminine çekmezse; şayet kendisini hâlâ eski hiyerarşi duygusunun konforu içinde zannederse; şayet Türkiye’yi ihtiyaç anında çağrılacak, rahatladığı anda ötede tutulacak bir unsur gibi görmeyi sürdürürse, kendi tarlasını nadasa mahkûm eden siyasi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır. Tarih, kibrini aklının önüne geçiren merkezlerin nasıl çözüldüğüne defalarca şahittir.
Ursula Hanım’ın şahsında tüm Avrupa efkarına buradan sesleniyorum; Biz, kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika’ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz. Bize dar bir yer göstermeye çalışanlar, büyük milletlerin harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hâlâ idrak edememiş olanlardır. Türkiye, gel denildiğinde gelen, git denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez."
