Yönetmen Emin Alper’in “Kurtuluş” adlı filmi, Altın Ayı için yarıştığı Berlin Film Festivali’nde ilk kez izleyiciyle buluştu. Festival jürisi başkanı Wim Wenders’in Gazze hakkında “Siyasetin dışında kalmalıyız” sözlerine karşı çıkan Alper, filmin toplumsal suçların nasıl mümkün olabildiğini anlattığını belirterek, bugün Gazze’de yaşananların da insanlık tarihindeki benzer trajedilerin güncel bir örneği olduğunu söyledi.
'KAVALA'DAN MI BAHSEDELİM, DEMİRTAŞ'TAN MI BAHSEDELİM?'
Berlin dönüşünde T24'ten Murat Sabuncu'nun sorularını cevaplayan Emin Alper, "Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hale geldik. Kendi aramızda konuşuyorduk nasıl bir politik duruş sergileyeceğiz diye. Çiğdem’den mi bahsedelim, Tayfun’dan mı bahsedelim, Can’dan mı bahsedelim, Osman Kavala’dan mı bahsedelim, Demirtaş’tan mı bahsedelim, İmamoğlu’ndan ve arkadaşlarından mı bahsedelim? Yani öyle bir hale geldik ki gerçekten bize verilen o kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hale geldik" açıklamasında bulundu.
Alper, "Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu olduklarından beri bilirler. Bizim bu konuda ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese ve sadece Müslüman dünyadaki hak ihlallerine değil önce kendi ülkelerindeki hem Kürtlerin hem Türklerin yaşadığı hak ihlallerine ses çıkarabilselerdi…" sözlerini kaydetti.
Emin Alper'in söyleşisinden öne çıkanlar şöyle:
'YA GİTMEYİN, YA DA GİDİN AMA KONUŞUN'
- Bu yıl 76'ncısı düzenlenen Berlin Uluslararası Film Festivali, diğer adıyla Berlinale, Gazze tartışmalarıyla anılacak. Açılış gecesinde jüri başkanı Alman yönetmen Wim Wenders'in bir soru üzerine Gazze ile ilgili verdiği cevabın "sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız" sözleri de pek çok eleştiri aldı. Siz hem filminiz sonrası hem de basın toplantısında ‘bugün İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma şahit oluyoruz, Filistinlileri yüzüstü bıraktık’ dediniz. Bu konuşmadan sonra neler yaşandı?
2024’ten beri zaten gözler Berlinale üzerinde biraz. Her ne kadar Berlinale kısmen özerk bir yapı olsa da Alman hükümetinin finansal desteğini alıyor ve onun açık baskısı altında. Bunu bizzat gözlemledim ben. Yani aslında Berlinale yöneticileri çok daha bu konuda açık fikirli olmalarına rağmen dengeleri gözetmeye çalışıyorlar. Alman hükümetinin baskısına maruz kalıyorlar. Bu yüzden de 2024’ten beri çeşitli boykot çağrıları oldu. Biz de bunu yakından takip ediyorduk.
Şimdi 2026’ya geldiğimizde şöyle bir karar verdik. Berlinale konusunda boykot çağrısı yapan belli başlı kurumlara baktık. Bunların en önemlisi Film Workers on Palestine ve Palestine Film Institute adlı iki oluşum. Bunlar Filistinli sinemacıların sesini duyurmaya çalışan Instagram sayfaları ve 2026 için şöyle bir çağrı yaptılar; ‘boykotu tabii ki destekliyoruz ve tavsiye ediyoruz. Ama boykot yapmayan sinemacılar da gitsinler orada bizim sesimiz olsunlar’ dediler. Yani bu konudaki en yüksek ahlaki otoriteye sahip kurumların sinemacılara çizdiği tek bir muhalefet yolu yok. Ya gitmeyin ya da gidin ama konuşun diyorlar. Sonuç olarak biz de şöyle bir karar verdik. Bizim Berlinale’ye film göndermememizin hiçbir etkisi olmayacaktı. Bunu yaparsak kimsenin ruhu bile duymayacaktı.
Dolayısıyla gidip orada politik olduğuna inandığımız filmi gösterelim, bizzat bu konuyla ilgili olduğunu düşündüğümüz filmi bir politik duruş olarak sergileyelim ve orada lafımızı söyleyelim dedik. Bu kararımızı zaten en başından beri almıştık. Daha sonra süreçte Wenders açıklamasıyla iş biraz daha kızıştı. Dolayısıyla bizim kararlılığımız daha da arttı. Wenders’in söylediğine onun sözüne karşılık bizim de sözümüz olduğunu, bizim de söz hakkımızı kullanmamız gerektiğini söyleyerek hem basın toplantısında uzun uzadıya Gazze’deki soykırımdan bahsettim. Hem de filmden sonra bu konuda hazırladığım metni okudum.
Şu noktanın altını bir kez daha çizeyim. Boykot ancak güçlü bir irade ortaya konulduğunda, iyi hazırlandığında ve kolektif bir biçimde yapıldığında anlamlı ve etkili bir mücadele yöntemi. Böyle bir kolektif irade 2024’ten beri Berlin’de oluşmadı. Bunun oluşması için de yapılması gereken şey sinemacıların bir araya gelmesi, bir metin imzalaması, tartışması, konuşması ve büyük bir çağrıyla çıkmasıydı. Maalesef bu yapılamadı, yapılması da kolay gözükmüyor. Dünyanın dört bir köşesinden gelen, farklı siyasi görüşteki sinemacıları bir araya getirmek, böyle bir irade oluşturmak çok zor. O zaman geriye bir bireysel protesto hareketi olarak katılmamak kalıyor. Söylediğim gibi etkisiz bir bireysel katılmama inisiyatifi kullanmak yerine biz orayı bir kürsü olarak kullanmayı tercih ettik.
'WENDERS'İN DURUMUNU ALMANLIKLA AÇIKLAMAK GEREKİYOR'
- Bu dönem sanatını konuşurken, tartışırken nasıl bir yorumla bakacağımızı da sizden duymak isterim. Çoğunlukla ötekini görmezden gelen, dönemine, gerçeklere değil de daha çok güce ya da gücün gösterdiği alana bakan gören bir şey. Bunu şundan dolayı soruyorum. Mesela aynı festival başkanı Wenders o festivalin siyasal gücü ve siyasallaşmasının önemini vurgulayan bir konuşma yapmıştı birkaç sene evvel. Ama bu sene baktığınız zaman belli bir güç dengesine göre kuruyor cümlelerini. O güç dengesinin bir yerinde Almanya var, Amerika var, İsrail var. Bir tarafta daha az sesi duyulabilen bir halk var. Dolayısıyla bu sanatın, festivalin ya da sanatçının olduğu durumu nasıl tarif edeceğiz?
Bence Wenders’in durumu biraz özel bir durum gerçekten. Onu biraz Almanlıkla açıklamak gerekiyor. Wenders geçmişte politik de işler yapmış ve geçmişte “sinema politiktir” türünde önermelerde de bulunmuş bir isim. Bugün bu yaptığını gerçekten Almanlıktan başka hiçbir şey açıklayamaz. Çünkü Wenders Almanya'da çok saygı gören bir insan ve lafları iktidara göre pozisyon almakla falan da tam açıklanamaz. Bu gerçekten onun da belli ki muzdarip olduğu bir Alman hastalığı. Bu tarihsel suçluluk psikozu diyeceğim bir şey. Yasalara da dönüşmüş. Yani Alman yasalarında İsrail’i korumak bir yasal görev. Antisemitizm yasaları zaten çok katı. Ve bu durum yasal düzenlemenin ötesinde neredeyse millî kimliğin bir parçası olmuş durumda. Bugün Alman millî kimliğini dört beş maddede sayacak olursanız onlardan bir tanesinin de Holokost konusunda suçluluk duymak ve İsrail’i ne olursa olsun desteklemek olduğunu söylerim. Dolayısıyla bunu dönüştürmek o kadar zor ki. Bu çok zaman alacak bir şey.
Nasıl Almanya'nın Nazi soykırımıyla yüzleşmesi, 1945’te başlayan bir süreç olarak 1970’lere kadar sürdü. Belki bunun da geçmesi yıllar sürecek. Wenders’inki de bu aslına bakarsanız. Yani mesela Claudia Roth’u da hatırlar mısınız bilmiyorum. 2024’te kendisini çok zor duruma düşüren açıklamalar yapmıştı. Claudia Roth’u da az çok bilen birisi olarak söylüyorum. No Other’s Land belgeseli, Berlinale’de belgesel ödülü aldığı zaman ‘ben İsrailliyi alkışladım Filistinliyi alkışlamadım’ gibi korkunç bir açıklama yapmıştı. Ama onun da çeşitli kaynaklardan çok ağır baskı altında olduğunu gördüm, duydum. Yani Alman kamuoyundan gelen yoğun bir baskı var. Eskiye nazaran yine de bu konuda sınırlı bir değişim oldu özellikle son üç senede. Ama hâlâ dediğim gibi Alman kültürünün bir parçası olmuş bir antisemitizm paranoyası var ve bundan kurtulmaları gerçekten zaman ve mücadele gerektirecek.
- Ama yine de yaşananlara sessiz kalabilmek ya da bunun ifade edilmesine karşı gelebilmek, bunun geçiştirilmesi izah edilemez geliyor bana.
Doğru söylüyorsunuz. Bizde de Ermeni soykırım konusuna bakın mesela. Yani biz de Ermeni soykırımı konusunda ağır bir hava var. Ama bir sürü aydın, sanatçı çıkıp “hayır soykırım olmuştur” diyebiliyor. Yani sonuçta Wenders’in de bu kadar ağır bir tabu konusunda konuşmasını beklemek tabii ki hakkımız. Ama sadece bunun bir Alman hastalığı olduğunu vurgulamak istedim bir iktidarın yanında pozisyon alma çabasından ziyade.
''SONUNDA BİRİLERİ KONUŞTU' TARZINDA GELİP SARILANLAR OLDU'
- Konuşmanız ile Gazze’deki soykırımı dile getirdikten sonra nasıl tepkiler aldınız? Hem sanat camiasından hem diğer çevrelerden Gazze ile ilgili çerçeveden sonra?
Geneli çok olumlu tabii ki. Çok duygusal tepkiler aldık. Özellikle orada yaşayan muhalif Almanlardan “sonunda birileri konuştu” tarzında gelip sarılanlar falan oldu. Bir grup tabii ki eleştirmeyi sürdürdü. Yani onlar niye gidiyorsunuz diye eleştiriyorlardı. Konuştuktan sonra da gitmemeliydiniz diye eleştirmeye devam ettiler. Oysa dediğim gibi gitmemenin çok daha cılız bir politik etkisi olurdu.
Bu arada festivale gittiğim ilk gün İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filmini izledim. Bizi, ülkemizde yaşadığımız korkunç günleri anlatan çok cesur bir film. Son derece de politik. İyi ki film oradaydı ve iyi ki sadece ben değil binlerce Alman gördü diye düşündüm. Filmlerimizi birbirimize ve dünyaya sunduğumuz platformları bir mücadele alanına dönüştürmeden elimizin tersiyle itmek yapılabilecek en akılsızca davranış.
Bu arada küçük bir parantez: insanlar bu konudaki tek söz sahibinin yönetmen olduğuna dair yanlış bir kanıya sahipler. Filmimizin beş ortak yapımcısı var. Filme destek olan çok sayıda kurum var. Bir filmin arkasında onlarca insan var. Onların fikrini sormadan benim tek başıma bir karar almam mümkün değil. O yüzden zaten böyle festivallerde çok iyi bir örgütlenme, hazırlık ve çalışma yapmadan boykottan sonuç elde etmeniz mümkün değil.
'TÜRKİYE'DEKİ SİYASETÇİLER KENDİ İKİYÜZLÜLÜKLERİYLE YÜZLEŞMEK İSTEMEZLER'
- Berlin’deki konuşmanızda şöyle bir cümleniz var: Sadece kendimize ve dünya halklarına güvenmeliyiz, uyanık olmalıyız, birlikte ayağa kalkmalıyız ve değişimin gücü olmalıyız diyorsunuz. Burada biraz şunu da sormak istiyorum. İktidarlar ve iktidar mensupları değişik gerekçelerle ortak oldu, sessiz kaldı. Ama halkların tepkisi yeterli miydi? Acılara karşı kimlik, dil, ülke bazında seçici mi davranılıyor sizce?
Batı bazı konularda biliyorsunuz çok duyarlı. Bazı insan hakları ihlalleri konusunda son derece seçici davranıyor. Ama aynı şey Batı dışı dünya için de geçerli. Yani Çin, İran, Rusya, Türkiye hem sicilleri kötü hem de onlar da işlerine geldiği zaman hak ihlalinden bahsediyor. Türkiye'deki siyasetçiler her fırsatta Batı’nın ikiyüzlülüğünden bahsederler ama aynaya bakıp kendi ikiyüzlülükleriyle yüzleşmek istemezler. Bir yandan kendi vatandaşlarını baskı altında tutup dünyanın çeşitli yerlerinde ezilen halklar için güya hak savunuculuğuna soyunurlar. Bu dünyanın her yeri için hemen hemen geçerli. Dolayısıyla gerçekten dünyada güvenebileceğimiz, ezilen halklarla dayanışma içerisinde olan insanlardan, halklardan başka, güvenebileceğimiz kimse yok. Tabii ki çok zor bir şey halkların örgütlenmesi. Yani devletlerin örgütlenmesinden, devletlerin bir araya gelmesinden çok daha zor. Devletlerin bir kere çok daha güçlü yaptırımları var. Bizim elimiz çok daha zayıf. Ama yine de çok şey yapabiliriz ve yapıyoruz da. Bu arada ben Gazze’deki soykırımın durdurulmasında dünya kamuoyunun etkili olduğunu düşünüyorum. Bu konuda hiç karamsar değilim. Yani Amerika Birleşik Devletleri’ne ve Trump’a kalsa ne delilikler yapabileceğini zaten kendi açıklamalarından takip ediyoruz. Düpedüz bir etnik temizlik operasyonunu bir Riviera yaratma hayaliyle allayıp pullayarak, bize bir proje olarak satmaya çalıştı. Fakat her geçen gün artan itirazlar, hem Avrupa'dan yükselen protesto sesleri yavaş yavaş Avrupalı siyasetçileri dönüştürmeye başladı. İspanya öncülük yaptı, sonra Macron, sonra Almanya bile silah satmayacağını duyurdu artık. Ve en sonunda Amerikan kamuoyundaki dönüşüm, sürekli yapılan kamuoyu yoklamaları ve kamuoyunun artık İsrail aleyhine dönmeye başladığını gösterdikten sonra Trump da nihaî adımını attı ve orada artık bir ateşkesi zorladı. Benzer bir şeyi bence birkaç hafta önce Rojava’da da gördük. Güçlü kamuoyu tepkisi hem Batı’da hem Türkiye'de hem Türkiyeli Kürtlerin tepkisi, Türkiye'nin tavrını yumuşattı. Dolayısıyla protestoların kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Siyasetçiler ne zaman oy kaybedeceklerini anlarlar, ne zaman ahlaki meşruiyetlerini kaybedeceklerini anlarlar, bu konuda harekete geçmeye başlarlar. Yoksa bu iş onlara bırakılamayacak kadar ciddi meseleler.
'TRUMP, SESSİZ GERİ ADIM ATIYOR'
- Çünkü yine siz diyorsunuz ki ‘öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar dengesiz, tutarsız kişileri seçiyorlar, seçebiliyorlar’. Herhalde Trump da bunların başındakilerden bir tanesi. Çünkü yetkisini anayasa ya da mahkemeyle değil ahlakiyle sınırladığını söylüyor biliyorsunuz. Ve dolayısıyla bu liderleri bir noktaya çekebilecek halkların güçleri var diye düşünüyorsunuz.
Kesinlikle. Bu arada tam da bizim filmimiz Kurtuluş bunu anlatıyor. O yüzden bu cümleleri kurdum. Bizim filmimizin hikayesi biraz bununla da ilgili. Ama evet, Trump gibi son derece narsist, dengesiz tam da dediğiniz gibi kendisinden başka hiçbir şeyin onu durdurmayacağını iddia eden insanı bile aslında durdurabiliyoruz. Bir kere Minneapolis’te artık geri adım atmak zorunda kaldı ve artık ilk kez Trump geri adım attı dedik. Bu arada bu ilk kez açık geri adım atışı. Yoksa sessiz geri adım atıyor. Mesela Grönland’da da geri adım attı. Sessiz sessiz geçiştiriyor. Ve bunlara geri adım attıran gerçekten de ortak tepkiler. Mesela Grönland’da da herkes başta Avrupalılar dedi ki tabirimi bağışlayın ‘yalakalık yapmayı bırakın dik durun bu adamın karşısında’ dedi ve ne zaman ki Avrupalılar dik durmaya başladı Grönland’da geri adım atmaya başladı. Yani bu tip liderlerin anlayacağı iki şey var. Ya gerçekten karşısında dik duracaksınız ve ciddi bir maliyetle onları yüz yüze bırakacaksınız ya da ‘içeride oy kaybedeceksin ve bir daha iktidara gelemeyeceksin’in işaretlerini vereceksiniz.
'KEŞKE AYNI DÜRÜSTLÜĞÜ İSLAMCI AYDINLAR SERGİLESE'
Türkiye'de belki de hiç bitmeyen, hiç bitmesi istenmeyen bir seküler- muhafazakar kutuplaşması da var. Dizilerden siyasi dile gerekli görüldüğünde yeniden üretilmeye çalışılıyor ve bu dil vasıtasıyla da o siyasi gücün ya da oyun sürdürülmesi hedefleniyor. Bu da çok ciddi bir risk değil mi?
Öyle tabii. Birbirini anlayamayan birbiriyle konuşmayan iki toplumuz uzun süredir. Çok ironik mesela Yeni Şafak’ın hakkımda yaptığı olumsuz onlarca haber var. Gazze’deki konuşmayı alkışlayan bir haber yaptı geçen gün. İlk kez herhalde Yeni Şafak övücü bir haber yapıyor benimle ilgili. Bu ironik. Daha önce muhafazakar birtakım sinemacı arkadaşlar şöyle şeyler söylüyordu. Sürekli ‘bizi Batı’ya şikâyet ediyorsunuz’ diyorlardı.
Kafalarındaki imaj öyle yani bizim insan hakları savunuculuğumuz onların gözünde ülkeyi Batı’ya şikâyet etme. ’Ama Batı’nın ikiyüzlülüğünü seslendirmiyorsunuz’ diyorlardı. Biz onlara diyorduk ki, biz Batı’nın ikiyüzlülüğünü çok iyi biliyoruz ve seslendiriyoruz merak etmeyin. Siz kendi ikiyüzlülüğünüzle yüzleşin. Bu ülkede hak ihlallerine karşı çıkın bir şeyler söyleyin diyorduk. Cevap veremiyorlardı. Şimdi bir kez daha bunu kanıtlamış olmak da ayrıca beni rahatlatıyor.
Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu oldukları günden beri bilirler. Bizim buradan ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese ve sadece Müslüman dünyadaki hak ihlallerine değil kendi ülkelerindeki hem Kürtlerin hem Türklerin yaşadıkları hak ihlallerine ses çıkarabilselerdi.
'HAPİSHANEDEKİLERİ DÜŞÜNDÜKÇE KAHROLUYORUM'
- Bıraktığınız yerden şunu sorayım. Uluslararası bir film festivaline, Berlin’e bu gidişinizdeki konuşmanızda özellikle Batı’da çok fazla seslendirilmeyen bir konuda bir sanatçı olarak konuştunuz. Bir evvelki filminizin galasında Cannes film festivalinde de Türkiye'yi daha çok ilgilendiren, Gezi davasıyla özgürlüğünü kaybeden Çiğdem Mater’i anarak, hapisteki durumunu eleştirerek gündeme gelmiştiniz konuşmanızla. Mayıs 2022’ydi siz o konuşmayı yaptığınızda. Şimdi Şubat 2026’dayız. Dolayısıyla o günden bugüne Çiğdem Mater’i de sormak istiyorum. Meslektaşınızla nasıl bir haberleşme, diyalog içindesiniz?
Görüşmecileri aracılığıyla haberleşiyoruz tabii. Annesi Nadire Mater aracılığıyla da arada mesajlaşıyoruz. Yani gerçekten hapishanedekileri düşündükçe kahroluyorum. Hatta Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hale geldiğimizi konuştuk. Kendi aramızda konuşuyorduk nasıl bir politik duruş sergileyeceğiz diye. Çiğdem’den mi bahsedelim, Tayfun’dan mı bahsedelim, Can’dan mı bahsedelim, Osman Kavala’dan mı bahsedelim, Demirtaş’tan mı bahsedelim, İmamoğlu’ndan ve arkadaşlarından mı bahsedelim? Yani öyle bir hale geldik ki gerçekten bize verilen o kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hale geldik. Ve durum giderek de maalesef kötüleşiyor. Biz elimizden geleni yapacağız tabii ki. Buradayız ve burada kaldığımız sürece de elimizden geleni yapıp direnmeye devam edeceğiz. Bu dönemde morale ve dayanışmaya ihtiyacımız var ve ben de çok duygulanıyorum insanların bu şekilde sergilediğimiz dayanışmadan kendilerine moral bulduklarını gördükçe.
- Dayanışmanın kitleselleşmesi de önemli tabii. Şu bu çok yaygın değil. Dönemsel olarak birtakım zorlukları görmeyi reddetme ya da “kendini birey olarak koruma” güdüsü mü yoksa çok fazla olaya karşı tepki verememe hali mi? Bu bir vicdani vazgeçiş mi yoksa hızlanan dünya düzenindeki bir durumla hakikaten unutma hali mi?
Galiba ikisi de. Yani ikincisi birinciyi kolaylaştırıyor. Çünkü gerçekten yaşadıklarımızla baş etmek çok zor. Ben özellikle 2016’dan beri Türkiye'de politik olarak yaşadığımız baskıyı düşündükçe şunu hatırlıyorum. Yani ‘artık ülke yaşanmaz oldu’yu yüz, iki yüz kere söylemiş olabilirim. Ama buna rağmen yaşamaya devam ediyoruz. Travmatik anları bir şekilde ancak unutarak yaşamaya devam ediyor belki de kitleler. Sağlıklı unutmanın yanında her zaman bir sağlıklı hatırlamayı da galiba eklememiz gerekiyor onun yanına yeri geldiğinde.
