Bu kez çantamda Montaigne’e dair bir kitapla gezinip durdum Nice/Marsilya sokaklarında. İngiliz Edebiyatı Profesörü William M. Hamlin’in birkaç ay önce ‘Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ‘Montaigne: Kısa, Merak Dolu Bir Hayat’ adlı kitabıyla. Ne zamandır gitmemiştim İstiklal Caddesi’ne, uğrayıp eşelenememiştim ‘Yapı Kredi Yayınları’nın rafları arasında. Türkçede basılmış ne varsa Montaigne üzerine, hemen bulup okuyordum, kaçırmışım. Görür görmez satın aldım, bu seyahati bekleyip durdum okumak için.
İki şehir arası kısa yolculuklarda, orta çağdan kalma köyleri/kasabaları takır tukur geride bırakırken, birkaç sayfa kitap okumaktan, sonra trenin penceresinde akıp duran görüntülere bakmaktan, tekrar kitaba dönmekten, manzarayla kitap arasında gidip gelirken Montaigne’le kendim arasında bağlantılar kurmaktan... Ya da karımla/kızımla bir kafede oturmuş kahvemi yudumlarken kimi satırların altını çizmekten, arada bir hareketli bulvarı seyredip tekrar kitaba dönmekten, yine manzarayla kitap arasında gidip gelirken okuduklarımla yazacaklarım arasında bağlantılar kurmaktan hoşlanıyorum... “Denemeciyim ben” diyorum: “Denemeler yazıyorum kimseler okumasa da...” Biraz da gururlanıyorum: “Montaigne’in kulesinde yaşıyorum!”
‘Denemeler’e referans vererek, ‘Denemeler’in sayfaları arasında dolaşarak ‘dokuz başlıkta’ inceliyor Montaigne’i kitabında Hamlin: Kendini Yazmak, Bir bakışta Montaigne’in Hayatı, Yaşamak İçin Öğrenmek, Dostluk/Aile/Aşk, Özgür ve Sosyal Yalnızlık, Amerika, Takdir-i İlahinin Verdiği Çeşitlilik, Şüphecilik, Ölüm ve İyi Yaşam.
Montaigne için “Denemenin Mucidi mi?” diye soruyor Hamlin: “Montaigne’in denemenin mucidi olduğunu iddia etmek, Joseph Haydn’ın yaylı çalgılar dörtlüsünün mucidi olduğunu iddia etmeye benzer. Bir bakımdan bu ifade açıkça yanlıştır, ama başka bir bakımdan yalnızca yararlı olmakla kalmaz, derin bir anlamda da doğrudur. Her şey tanıma bakar. Montaigne’den çok önce, antik Yunan-Roma döneminde yazarlar tarihsel, dinsel ve siyasal-toplumsal konular üzerine çeşitli düzyazı eserleri ve diyaloglar kaleme almıştı.” Haksız sayılmaz. Bilindiği gibi, Montaigne’in denemeleri başta Plutarkhos ve Seneca olmak üzere antik Yunan-Roma yazarlarından alıntılarla dolu. Montaigne’in bu filozoflardan ‘birinci tekil sesle okura hitap etmeyi’ öğrendiği çok açık. Deneme ‘belirli bir konuyu irdeleyen kısa ve kurgu dışı bir metin’ olarak tanımlanacaksa, Montaigne’i ‘bu türün mucidi’ kabul edemeyiz Hamlin’e göre.
Fakat Montaigne kendisine gelen kadar hiçbir antik Yunanlının-Romalının kalkışmadığı bir işe kalkışır: Kendini bilinir kılmak! Tanışıp yazışma şansına sahip olduğum Sarah Bakewell ‘Nasıl Yaşanır ya da Bir Soruda Montaigne’in Hayatı’ adlı kitabının ilk sayfalarında, sosyal medya uygulamaları sayesinde bugün çok sayıda kişinin kendini bilinir kıldığını, bu eylemi icat eden ilk kişininse Montaigne olduğunu söylemişti. Evet bu yeni bir şeydi ve [bence de] denemenin asıl tanımı, çekirdeği burada gizliydi: Özünü başkalarına açarken, iştahla kendinden bahsederken başkalarının insanlığına da ayna tutmak, aynı cesaretle kendi iç dünyamızı da incelemek. [İşaretleyelim: Dışadönük modern insanın noksanı...]
Hamlin ‘inzivaya sığınan Montaigne’ imajını da tartışmaya açıyor: “Montaigne’in kendini tecrit etme arzusu, özünde genişlemeye açık tabiatıyla çelişmez. (...) Onun yalnızlığı hem toplumsaldır hem de sosyalleşmeye açıktır; benlik onarıcıdır ve kamuyla etkileşim kurabilmek için zorunludur.”
Kulesine/kütüphanesine çekilmiştir, evet, ama bu bir kaçış değil, tazeleniştir Montaigne için. Bilen bilir, ‘gösteri toplumuna’ ve evlatlarına kendisinden başka bir şeyle ilgilenme imkânı vermeyen ‘Türkiye’ye’ inat, son beş altı yıldır herkese ‘kendi küçük bahçesine’ çekilmeyi tavsiye ediyorum; Voltaire’e hak vererek. Yazdımdı bunu: ‘Kendi Küçük Bahçemiz’ diye... Montaigne’ce bir tavır bu aynı zamanda: Yalnız kendi işimizle-gücümüzle, kendi ailemizle, kendi zevklerimizle, kendimizle meşgul olmak. [“Hoşça bak zâtına” demiş şair: “Kim zübde-i âlemsin sen.”]
Bu bayram tatilinde Fransa’daydım: Montaigne’in kulesinde. Ona dair okurken/onu okurken, yani ona dikkat kesilirken, bir kez daha kendimi gördüm onda, kendimi buldum: Hem sosyal hem yalnız hem neşeli hem melankolik hem tembel hem üretken hem kararsız hem sabırsız... Flaubert’in sözünü az biraz değiştirmeme müsaade edin öyleyse: Montaigne benim!
