‘Fakir kız/zengin oğlan klişesinden’ yola çıkan ‘Masumiyet Müzesi’, salt melodram bir aşk romanı mı? Yoksa Orhan Pamuk’un dediği gibi ‘sosyal/sınıfsal’ meselelere de işaret ediyor mu gerçekten? T24’ten Murat Sabuncu’ya verdiği uzun röportajda şöyle diyor yazar: “Balzac göz yaşartıcı duygusal anlar ile K. Marks’ın bile hayran olduğu toplumsal tabloyu birleştirmiştir. Masumiyet Müzesi de bunu yapmaya çalışıyor.”
‘Masumiyet Müzesi’ Orhan Pamuk’un en iyi romanı değil ama -artık- en popüleri. Bir ‘Kara Kitap’, bir ‘Benim Adım Kırmızı’ kadar olmasa da çok katmanlı bir metin: yarı kapalı bir toplumda kadın-erkek ilişkisi, bekaret tabusu, aşk ve takıntı arasındaki ince çizgi, batıyı taklit eden zenginler [Nişantaşı], batıyı taklit edenleri taklit eden orta-alt sınıflar [Çukurcuma], eşyanın/şeylerin hayatlarımızdaki varlıklarının anlamı... Çoğu bu temalar etrafında dönen onca şey yazıldı ‘roman/müze/dizi’ hakkında.

Romanı [2014 güzünde, balayında] ilk okuyuşumda da şimdi dizisini izlediğimde de aynı şeyi düşündüm, düşünüyorum: Halil ile [Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ filminden, 1966] Kemal arasındaki paralellikler... “Ben senin resmine âşığım” diyordu Boyacı Halil Meral’e: “Resmin sen değilsin ki...” Kemal de Füsun’a değil, onun imgesine aşık aslında, Halil gibi. Cinsel çekiciliğine kapıldığı Füsun’un zamanla kendisi için taşıdığı anlama yani. [Bu anlam daha sonra Füsun’un dokunduğu, onu hatırlatan eşyanın biriktirilmesiyle müzelik kılınacak...] Aşk değil, ‘âşık olma hâli’ kutsanıyor ‘Masumiyet Müzesi’nde.
Kendini, en değerli şeyini [bekaretini ya da hayatını] birisi için feda edebilmek! Orhan Pamuk’un kendisi dahil, birçok kişinin romanın kalbi olarak gördüğü Kurban Bayramı bölümünün [11.bölüm] dizide olmayışını merak ettim doğrusu. Şoför Çetin Efendi’nin yorumuyla ‘kurban’, “çok değer verdiğimiz, üzerine titrediğimiz en kıymetli bir şeyi, birisine sırf onu çok sevdiğimiz için karşılıksız olarak veririz” demektir.
Füsun Kemal için bekaretini [ve gururunu], Kemal Füsun için saygın bir hayat olanağını [ve gururunu] kurban ediyor. Bekaret Füsun’u, saygınlık [iyi bir iş, eğitimli ve güzel bir nişanlı] Kemal’i ait olduğu toplumsal sınıfa sımsıkı bağlıyor. Füsun ve Kemal en değerli şeylerini kurban etmeyi kendi sınıflarından çıkmanın en kesin yolu olarak görüyorlar. Füsun Kemal’in sayesinde Nişantaşı’na [yani merkeze] yerleşmek isterken, Kemal Füsun aracılığıyla Fatih’e ya da Çukurcuma’ya [yani periferiye] kaçmaya çalışıyor. Füsun için bunun yolu bekaretini cesurca [modern bir kadın gibi] Kemal’e vermekten geçiyor. “Ben aslında cesur ve modern değilim” dese bile... Kemal içinse eğitimli güzel nişanlısını tezgahtar bir kızla aldatıp ona takılı kalmaktan...
Bir keşif ya da aşırı yorum değil yazdığım. ‘Aşk ve Müze Üzerine’ başlıklı sonsözde açıkça ifade ediyor bunu -zaten- Orhan Pamuk: “Hem ben hem Kemal yaşadığımız sınıftan, çevrelerden dışarı itildik; Bir anlamda sınıfımızın dışına düştük. Kemal, Füsun’a olan aşkı yüzünden; ben, edebiyat sevgim ve siyasi durumlar yüzünden. İkimiz de pişman değiliz.” Öyleyse Kemal’in aşkını ‘zengin ve batılılaşmış’ ama ‘sahici’ bulmadığı kendi sınıfına karşı bir öfke sayabilir miyiz? Adını Gérard de Nerval’in sevgilisinden alan Jenny Colon marka taklit çanta -şakacılıkla- neyi temsil ediyor? Batı’yı taklit eden zenginleri değil mi?
Romanın bir bölümünün adının ‘Kırık Hayatlar’ olması da tesadüf değil elbette. Halid Ziya’nın kitaplarını ve insanlarını kendi duyarlılığına çok yakın bulan Oğuz Atay, elimizdeki tek görüntü kaydında [TRT’de] şöyle diyor: “Bir kere bir romanına verdiği addan da bildiğimiz gibi, Halid Ziya hep ‘kırık hayatları’ anlatmıştır. Yani benim bugünkü deyimimle ‘Tutunamayanları’ anlatmıştır. Hayata tutunamayan, hayat karşısında genellikle hayal kırıklıklarına uğrayan insanların dramını vermiştir [...] Bu kahramanlar genellikle büyük hayaller kurarlar, yükseklere erişmek isterler, fakat bazı özellikleri yüzünden yani küçük hesapları, ürkeklikleri, tutuklukları ve endişeleri yüzünden sonunda hep hayal kırıklığına uğrarlar.”
‘Masumiyet Müzesi’nin kahramanları da büyük hayaller kuruyor, yükseklere erişmek istiyor, fakat küçük hesapları, ürkeklikleri, tutuklukları ve endişeleri yüzünden sonunda hayal kırıklığına uğruyorlar. Füsun, Bihter gibi, ‘intihar’ ederek kendiyle hesaplaşıyor. Kemal Füsun’a duyduğu aşkı [doğrusu âşık olma hâlini] unutmak, geçmişte bırakmak yerine dondurup sabitleyerek, bir ‘tapınak’ inşa eder gibi ‘müze’ yapıp, bir derviş gibi ‘orada’ yaşayarak...
Çok şey yazıldı dizi/roman hakkında. Daha da yazılacak. Övgü kadar sövgü ve yergi de... Kendisiyle hesaplaşmaktan kaçanlar ülkesinde ‘sınıflarından düşen’ Kemal ve Orhan ‘linç’ de edilecek. Kemal yeteri kadar ‘aşık’ olmadığı, Orhan Pamuk yeteri kadar ‘buralı’ bulunmadığı için...
