BESİM DALGIÇ
Geçen Çarşamba KARAR’da yayınlanan söyleşide Taner Ay “Edebiyatın İstanbulu’ dizisini Ötüken Neşriyât için üç cilt olarak tasarlamıştık. Ancak, bendeki İstanbul bitmez. Bu yüzden her hafta Çarşamba günleri KARAR’da hep İstanbul’u yazıyorum.” diyor. Taner Ay’da yaşadığımız ama kanıksadığımız İstanbul farklıdır. Metinlerindeki ayrıntılarda, bildiğimiz ya da ilk kez duyduğumuz adlarla, mekânlarla başka bir şehri anlatıyormuşçasına okuru şaşırtır. 2023’te ‘Edebiyatın Kadıköyü’, 2025’te ‘Edebiyatın Suriçi’ serinin son kitabı ‘Edebiyatın Beyoğlu’da Ötüken Neşriyât’tan çıktı. Ancak Taner’in de belirttiği gibi onun İstanbul’la işi bitmedi. Önce bu şehrin pek bilmediğimiz çeperine, sonra ayrıntılı olarak unutulmuş mekânlarına, kadri bilinmemiş yazarlarına ya da çocukluğunun geçtiği Anadolu’nun başka yöreleriyle devam etti. Hâlâ da ediyor. Umarım söz konusu üçlemeden sonra bu yazılarda başka bir başlık başka bir dizi halinde yayımlanır.
‘Edebiyatın Beyoğlu’suyla tamamlanan bu üçlemenin tamamı roman tadında, Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanlarını da hatırlatan bu kitapta 23 başlık var. “Sabah erken Küplü’nün kapısı, insanı divâne eder rakısı” başlıklı ilk bölümde Ahmet Rasim Taner’in vazgeçilmezlerinden olsa da yakışıklı, yakışlı olduğu kadar acımasız Beyoğlu’nun namlı katili Bıçakçı Petri’yi yazan, Galata’nın balozlarını batakhâne hatta düpedüz kerhâne olduğunu söyleyen Reşat Ekrem Koçu’ya de eş değerde bağlıdır. Yanlarına Sermet Muhtarı’da eksik etmeden bizi mütareke İstanbul’una götürür. Tabii orada kalmaz. Herkesi yanına katarak Beyoğlu’nu Galata’dan başlatır. Karaköy’ün iskeleleriyle, balıkçılarını, Baylan’ını ihmal etmez. Esnafıyla Yüksek Kaldırım bir başka dünyadır. Bizi yokuştan nefes nefese Tünel’e çıkartır. Taner’in ‘Edebiyatın Beyoğlu’nda esas anlattığı mekân Cadde-i Kebir ile civarıdır. Burada Kohen Hemşireler Kitabevi vardır, Giovanni Scognamillo vardır, genç yaşta aramızdan ayrılan Uğur Güracar’ın “Librairie de Péra”sı vardır, Talya Nomisis vardır, Beyaz Rus Barones Valentine vardır, Hüseyin Rahmi vardır, 6-7 Eylül’ün izleri vardır, Ahmet Zeki Pamuk’un ‘Hatırlatmalar’ adlı kitabıyla Beyoğlu’nun zihinsel albümü vardır, Hachette vardır. Cadde artık kalmayan kitapçılarıyla, sinemalarıyla, tiyatrolarıyla, lokantalarıyla bir şenlikti. Pasajların gizli bir çekiciliği vardı. Beyoğlu Yahudileri’yle, Rumları’yla, Levantenleri’yle, Türkleri’yle Babil Kulesi gibiydi. Hülasa Cadde-i Kebir Recaizade Mahmud Ekrem’le, Fazlı Necip’le ya da Tünel meydanında bir zamanların Lale Plak’ın Hakan’ıyla Ahmet Zeki’nin söz konusu zihinsel albümüne bakmaya başlıyoruz. İleride Ahmet Hamdi Tanpınar dahil dönemin pek çok bilinen kişisini çatısı altında toplamış Narmanlı’yı geçince Asmalı Mescid’de Fikret Adil’e, Peyami Safa’ya ya da Refik ile Yakup müdavimlerine bir selam çakmadan geçmek ne mümkün. Belki bir köşeden Hilmi Yavuz çıkar ya da Balık Pazarı’nda elinde filesiyle Selahattin Hilav’la karşılaşılır. Sonra Galatasaray’a doğru devam ederken Nur-i Ziya Sokak’ta gazete haberlerine bile düşmüş Eroinci Ziya kimdir derseniz daha önce Nâzım Hikmet’le, Vâ-Nû bağlantı kurup Bolşevik propagandası yapan Ziya Hilmi adıyla sol camida bilinirken sonradan unutulan ama iki arkadaşıyla eroin üretimi yaparken yakalanan tuhaf ilişkilerin adamıdır.
Sidikli Pasaj’a yani Krepen’e uğramadan önce Meşrutiyet Caddesi’nde Kânûn-ı Esâsî kahvesinde Edip Cansever’le tavşan kanı çay içip karşıdaki Dram Tiyatrosu’nun programında ‘Hedda Gabler’in oynadığını görüp bir ara suareye gelmeli diyerek yönümüzü Krepen’de Bayram’ın Neşe’sine çeviriyor, orada bir iki kadeh “ Gravatlı”yı hafif mezelerle yuvarlayıp, Cihat Burak’ı da kedileriyle, desenleriyle baş başa bırakarak artık Çiçek Pasajı’na gitmenin tam vakti. Sev-İç’te Naci Çelik Berksoy, Selahattin Yıldırım, Ali Aktan, Göktürk Ömer Çakır, Adnan İslamoğulları, Erdinç Ötgen, Bener Dortunç, Erdem Beliğ Zaman bekliyor. Yaşar masayı donattırmış bile. “Şişe soğutulmuş”. Sohbet yeni başlıyor. Yine İstanbul üzerine... Akademi Cuma’da ise Fethi Naci ile Cevat Çapan çoktan yerini almış, mahfilden Aydın Boysan’ın “Bizim Narlıkapı’da tiyatro vardı. Orada Molière seyrederdik. Ah nereye gitti benim İstanbul’um” serzenişi kulaklarımız kadar geliyor. Daha çok yolumuz, çok mekânımız var gidilecek. Emek Sineması mı, Atlas’mı yoksa Dünya ya da Fitaş mı? Seç seçebildiğini... Olmazsa Ferhan’nın Ses Tiyatrosu’da bir seçenek. Galatasaray’da Sultanî’nin karşısında Sander kitapçısını unutmadık elbet. Salâh Birsel kapıda beliriyor. Adeta ne alacaksınız diye soruyor gülümseyerek. Tabii hemen ‘Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’ diyoruz. O da gülümsemesine devam ederek birden kayboluyor. Aslında Baylan’ı da, oranın mahfilini de Atilla İlhan’ı da unutmadık. Taksim’e ulaşabilirsek, Sinematek’e gitmesekte daha Nişantaşı’sı, Harbiye’si, Tatavla’sı var, Şan sineması, Konak sineması, As Sineması var. Şişli’den sonrasıysa Mecidiyeköy. Hâlâ dutluk. Zincirlikuyu’daki Sinema Televizyon salonunda ne gösterilecek acaba? diye merak ederken daha bu işin Boğazı var, Cihangir’i var. Onları sonraya bırakalım dersem de en iyisi bu işten tamamen vazgeçmek. Bilen bilir Taner’le yürümek hiç kolay değildir. Tavsiyem ona yetişeceğim diye boşuna koşturmayın, telef olursunuz. Benim pilim bitti... En iyisi Beyoğlu’nu, edebiyatını, mekânlarını insanlarını, olaylarını Taner’in yeni kitabından takip edin. Hem keyif alırsınız hem de telef olmaktan kurtulursunuz. Belki o arada bir yerde tesadüf ederiz...
Polemiği sevmem ama Metin Celal’i severim. Hayatını edebiyata adamış biri nasıl sevilmez? Şimdi Taner’le Metin’in ne ilgisi var sorusu akla gelecektir muhakkak. Metin Taner’in yazdıklarından hoşlananlardan. Ama deneme tarzı kitaplarıyla ilgili bir şikayeti var. O da kitapların arkasında kaynak gösterilmemesi üzerine. Ona hak vermemek elde değil. Ancak ‘Edebiyatın İstanbulu’ dizisi için yazdığım daha önceki yazılar da Taner’in bu tür kitapları için böyle bir sorun olmadığını, onun metinlerini bir roman gibi okuyup keyif alınmalı mealinde yazdığımda sanki bu yargımı ona söylüyormuşum gibi algılamıştı. Bu paragrafı da geç kalmış bir açıklama olarak yazıyorum. Metin’in bu anlamdaki arzusu sadece ona ait değil. Taner’i tanımayan bir takım kişilerden de bunu duydum, duyuyorum. Yine bir takım akademikler bu konuda daha da hassas. Hatta dilinin eski olduğuna -ne demekse?-, kullandığı argoyu küfür zannedenler bile var. İkimiz de Taner’i yıllardır biliyoruz. Onun kılı kırk yaran araştırmacı kişiliğine yabancı değiliz. Hatta kaynak denilen birçok bilginin zırva olduğunu gösterdiğine de şahidiz. Gerçekte Taner Ay bunlara takılmıyor. Geçmişle geleceği harmanlayıp metinlerinde kendi zamanını kuruyor. Pek alışılmış bir şey değil belki ama yazdıklarıyla kendisi başlı başına bir kaynak haline dönüşüyor...
