Unutuyoruz bazı yazarları, diye düşündüm Demir Özlü’yü okurken. Bazı yazarlarımıza bir zamanlar gerçekten hak ettikleri ilgiyi göstermediğimiz için, bugün de ve bu kez de ölçüyü kaçırıp daha fazla hatırladığımız, fazlaca konuştuğumuz, bıktırıcı ölçüde andığımız için onları, bu kez de hak ettikleri değeri veremiyoruz çoktan ölmüş, kitaplıklarımızın arka raflarına itilmiş kimi başka yazarlarımıza. Vüs’at O. Bener’i okurken de sık sık duyumsarım bunu, Hulki Aktunç’u okurken de. Şimdi de Demir Özlü...
Hilmi Hoca anlatmıştı birkaç kez. Attila İlhan, bir ‘Baylan’ buluşması sırasında kitabı cebinden çıkartmış, masanın üstüne koyarak sormuş: “Hanginiz yazdı bunu?” Masada Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay, Demir Özlü, Erdal Öz, Hilmi Yavuz; ‘50 kuşağı’ diye anılacak genç yazarlar topluluğu yani... ‘Aylak Adam’ gibi ‘varoluşçu bir roman’ yazılmışsa onu bu masadan birisi yazmıştır mutlaka, diye düşünmüş olmalı. Lisede edindikleri yarım yamalak Fransızcayla Sartre/Camus/Simone heceleyen, dik yakalı siyah balıkçı kazak, kadife pantolon-kadife ceket giyinen, uzun atkıları ve koltuk altlarında taşıdıkları kalın bir kitapla [L’Être et le Néant?] İstiklal Caddesi’ni kazıyan [bir aşağı bir yukarı yürümeye ‘kazımak’ diyorlardı] ve Baylan’da ille de sütlü kahve içen bir kuşak. 1935’li Demir Özlü. ‘Baylan’ günlerinde yirmili yaşlar demek. Sürgün yılları çok sonra gelecek.

Kendi kişisel tarihinden gündelik olana, gündelik olandan siyasala sıçrayan varoluşçu ve sade bir dil. Anadolu kasabalarında geçen çocukluk günlerinden kalma kayıp zaman parçalarının, içinden kanallar geçen orta ve kuzey Avrupa kentlerinde dolaşırken yüzeye çıkıp belirmesi. Belleğin kuytularında birikmiş tortuyu karıştırdıkça ilk cinsel uyanışlar da geri gelecektir, ilk politik/varoluşçu bilinçlenmeler de... Hep kendini anlatıyor Demir Özlü. Kendisine benzeyen yanlarımızdan yakalıyor bizi. Paris’teki, Berlin’deki, Stockholm’deki, Prag’daki her sokak İstanbul’a çıkıyor.
Sürgündeki aydını imliyor Demir Özlü bize. Kökünden kopartılmış ya da köksüzleşmiş aydını. Zweig “bizim yurdumuz Tevrat” demişti ‘Dünün Dünyası’nda: “Yahudilerin yurdu Tevrat’tır.” Yersiz yurtsuz Demir Özlü’nün vatanı da edebiyat; öyküler, romanlar, kelimeler. Orada, ‘kanal kentleri’ otel ve kafelerinde doldurduğu defterlerde yeni bir dünya kuruyor kendisi için. Geride bıraktığını, öz vatanı ve sürgünü katıp karıştırıyor birbirine. Bıkmaksızın okuyup beslendiği Kafka’yla, Sartre’la, Camus ile. Bu yazarları okuyup onlarla koşutluk kuranlar, bugün bağlanacak hiçbir değeri olmayanlar için de bir seçenek sunuyor Demir Özlü’nün kitapları. Anlıyor bizi. Ya da doğrusu anlıyoruz biz onu.
Kaçamıyorsam gündelikten, ben de sığınıyorum kitaplara çünkü. Kitaplardaki o ışıklı ülkeye. Benim de vatanım kitap. Kitaplar. Bir çanta kitapla ve defterle bir kafede oturup dünyayı unutabilirim saatlerce. Unutuyorum. O vakit okumakta olduğum kitabı sanki ben yazmışım gibi bir heyecana kapılıyorum. Ya da bu kitap yalnız benim için yazılmış. Sahiden bazı yazarların yalnız bizim için yazdıklarını düşünürüz okurken. Merkezde olmayan bir yazarı okumak merkezde olmayan bir okura dönüşmektir zamanla. Herkesin konuştuğu, herkesin üzerine bir şeyler düşündüğü kitaplardan uzak durmanın da getirdiği ayrı bir konfor ve haz var diyebilirim. Turist kalabalığının akın ettiği caddeleri ve meydanları bırakıp, yabancısı olduğunuz bir kentin tenhalığındaki pitoreski keşfetmek gibi düşünün bunu.
Şubat 2021’deki ölümünden sonra hızla tükendi kitapları. Bazılarının baskısı yoktu bile. Şimdi yine yerini almış raflarda kitapları, yavaşça. Daha da okuyacağım Demir Özlü’yü. ‘Bir Beyoğlu Düşü’ ve ‘Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları’ ve ‘Bir Uzun Sonbahar’ ve ‘İthaka’ya Yolculuk’ ve ne yazmışsa. Dostoyevski’den ve yine bir başka kuzey Avrupalıdan, Søren Kierkegaard’dan edindiğim dindarca bir ihtiyatla. İnsan her yaşta “benim yazarım” diyebileceği birisini keşfedermiş. Şairin dediği gibi: “Severmişim meğer...”
