Bazı yazarlar vardır, sadece yazdıklarıyla değil; oturuşuyla, kalkışıyla, sofranızdaki kelâmıyla hayatınıza değer katar. Edebiyatımızın en sivil, en aykırı ve en sahici seslerinden biri olan Bülent Akyürek ağabeyimiz de onlardan biri. Bülent Ağabey, Ankara’da verdiği o uzun ve yorucu hastalık mücadelesinin ardından 8 Şubat Pazar günü dünya sürgününü tamamladı. Bizim için o sadece ‘Güzel Susma Sanatı’ gibi kitapların yazarı değil, her şartta dik durabilen ve hakkı haykıran bir vicdan kalesiydi.
DAKTİLO TUŞLARINDAKİ NASIRLI SABIR
Bugün pırıltılı yayınevi binalarında, reklam spotlarında dönen edebiyat dünyasının aksine, Bülent Akyürek bu yola adeta tırnaklarıyla kazıyarak girmişti. Edebiyat sohbetlerinde hala bir efsane gibi anlatılan, ilk kitabını basacak yer bulamadığında, pes etmek yerine daktilosunun başına geçip sayfaları tek tek, her bir nüshayı elleriyle yazarak çoğaltması, onun hayat boyu sürecek ‘sisteme karşı tek başına direnişinin’ ilk büyük eylemiydi. O daktilo sesleri, aslında bize bir şeylerin nasıl savunulması gerektiğini öğretiyordu.
HASTALIKLA GEÇEN BİR ÖMÜR, HİÇ EKSİLMEYEN BİR DURUŞ
Bülent ağabeyin hayatı sadece kelimelerle değil, bedeniyle de verdiği ağır sınavlarla geçti. Hastalık onun peşini hiç bırakmadı ama o, bu sancılı süreci bile bir tefekkür vesilesine dönüştürdü. Geçmişte evimizde onu ağırladığımız o kıymetli vakitlerde; modern yaşamın, teknolojinin ve ‘kişisel gelişim’ denilen o kapitalist yalanların insanı nasıl çürüttüğünü anlatırken, yüzündeki o hüzünlü ama kararlı ifadeyi unutmak mümkün değil.
SİVİL VİCDANIN KALESİYDİ
O, mazlum coğrafyaların derdiyle dertlenen, İslami kaynaklardan beslenen ama hiçbir kalıba sığmayan bir serüvenciydi. Özellikle Mavi Marmara gemisi baskına uğradığında adeta kendini paralayan, o acıyı unutturmamak için her platformda gövdesini taşın altına koyan bir isimdi. Kaleme aldığı ‘Mavi Marmara Risalesi’, sadece bir kitap değil, Kudüs davasına ve insanlık onuruna adanmış bir sadakat belgesiydi. Bülent Ağabey, mahallemizi yeni bir kalıba sokmaya çalışanları ilk fark eden, a‘kişisel gerileyişimize’ anında odaklanan kalemdi. ‘Öğle Namazına Nasıl Kalkılır’, ‘Felsefeden Acil Çıkış’ gibi kitaplarıyla insanın özüne, saflığına dönmesi gerektiğini savundu. Savunmakla kalmadı, 14 yıllık bir sessizliğe gömüldü. Ardından bu yıl, ömrünün 25 yılını verdiği ve yazış hikayesini telefonda heyecanla anlattığı o son romanı ‘Satılık Adam’ ile aslında bize son selamını verip, dünya sürgününü tamamladı.
Ankara’nın gri sokakları bugün biraz daha yalnız, edebiyatımız ise sivil ve hür sesinden mahrum kaldı. Mekanın cennet olsun Bülent ağabey; verdiğin o onurlu mücadele, daktilo tuşlarındaki o sabır ve kalbimizdeki o sıcak sohbetin hatırası hep bizimle kalacak.
TEK BİR MONT, TEK BİR KAZAK: ARTİST MİYİZ BİZ?
Bülent Ağabey, kelimenin tam anlamıyla ‘bir hırka bir lokma’ yaşayanlardandı. Yıllar boyu şahit olmuştum, sağlığı elverdiğinde katıldığı her seminere, her söyleşiye aynı kahverengi süet mont, aynı siyah kazak ve aynı siyah pantolonla çıkardı. Bu onun dünyalığa karşı duruşuydu. Bir gün gülerek anlatmıştı; popüler bir yazar, Bülent Ağabeyin programında salonu hıncahınç dolduran gençleri görünce ona ortak program yapmayı teklif etmiş ve “Kendimize özel bir sahne kıyafeti belirleyelim” diye eklemişti. Bülent Ağabey bu teklifi anlatırken çok gülmüş, “Sahneye mi çıkıyoruz, artist miyiz biz?” diyerek o sahteliği elinin tersiyle itmişti. Sadece fikirlerini değil, sevdiklerini de birbirine emanet eden bir gönül adamıydı. İstanbul’a yolu düşen dostlarını, tanıdıklarını arayıp “Bu sana emanettir” diyerek birbirine bağlardı. İnsan biriktirmeyi, dostluğu, kardeşliği bir kale gibi tahkim etmeyi kendine vazife sayardı.
SON MİRASI: HAKKINIZI HELAL EDİN
Bülent Akyürek’in, bir defter sayfasına karaladığı ve vefatıyla sosyal medyada dolaşıma giren, okurlarına ve dostlarına seslendiği vasiyeti ise bu dünyadaki hayatını nasıl yaşadığının özeti niteliğinde:
“ÖLÜRSEM VASİYETİMDİR:
Dünyanın bütün ırmaklarını ve kirletilmemiş tüm sularını balıklara,
O balıkları sabah vakti enginlere açılan güzel balıkçılara,
Güvercinleri mavi göklere,
Güzel yavruları tatlı annelere,
Anneleri anlayışlı erkeklere,
Yeşillikleri koyunlara,
Kuytuları böceklere,
En güzel ilhamları ilham beklemeyen sanatçılara,
Dürüst sanatçıları dürüst okuyuculara,
Yıldızlı geceleri aşıklara,
Gücü ezmeyenlere,
Şöhreti taşıyabilenlere,
Borçlarımı ödeyebilecek birilerine bırakıyorum.
Bülent AKYÜREK’ten.”
