Erdoğan’ın tercihleri
Bon 20-25 yılda geldiğimiz noktaya farklı açılardan bakmak mümkün, hatta gerekli…
İşin, şüphe yok ki, bir toplumsal dönüşüm boyutu var.
Bu, Türkiye’nin modernleşme öyküsünde ulaştığı yeni bir safhayı tanımlar. Sözünü ettiğimiz, toplumun “çevresi” kabul edilen inançlı, Kürt ve diğer çevre aktörlerinin güç ve imkân açısından yer değiştirmelerinin ve eşitlenmelerin yaşandığı, siyasal merkezin yeniden yapılandığı bir safhadır.
Kürt meselesinde geldiğimiz aşama, Kürt sorunu taşıyan siyasi partiler, kuvvetli siyasi temsil, sivil yapılar, genişleyen ifade imkânları, Öcalan’ı muhatap alan çatışma çözüm yöntemi, şiddeti devre dışı bırakacak bir siyasi evreye geçiş; uzun perspektifle baktığımızda hafife alınacak gelişmeler değildir. Zamanın, zorunlulukların, dengelerin toplumu nakış gibi işlemesinin sonuçlarıdır.
Benzer bir durum, belki çok daha güçlü bir şekilde, laik-dindar karşılaşması için söylenebilir. Erbakan’ın iktidara geldiği, şeriat tehlikesinin kapıda olduğu tartışmaları zaman içinde sona ermiş, bu bakımdan farklı bir sentez ve uzlaşı filizlenmiştir. Başörtülü memurlar, subaylar korku ve çatışma nesnesi olmaktan çıkmıştır. Bir normalleşme süreci yaşanmıştır.
Uzak açıyla bakıldığında ise görülmesi gereken, bir zaman diliminin sonunda gerginlikler ve onların içerdiği temaslar üzerinden varılan noktadır. Bu nokta, sosyolojik anlamda iki büyük toplumsal kesim arasındaki eşitlenme hâlidir, en azından eşitlenme eğilimidir; ortak alanların genişlemesidir. Bu da ülkenin tarihi ve geleceği bakımından önemli bir gelişmedir.
Daha net ifade etmek gerekirse, seküler kesimlerle İslami kesimler arasındaki fark sosyolojik anlamda azaldı. Okullardan üniversitelere, sermayeden devlete kadar her düzeyde büyük bir eşitlenme hamlesi yaşandı. Rejim krizleri, şeriat toplumu paranoyaları böylece rafa kalktı. Laik kesimde demokratikleşme, İslami kesimde evrensel değerlere yaklaşma dalgaları bu çerçevede öne çıktı.
Bunu görmemek akılsızlıktır.
Madalyonun genç ve yeni Kemalistlerin anlamadığı, hiçbir zaman anlamayacağı bir yüzü böyle…
Diğer yüze gelince…
Bugün yaşadığımız ve tartıştığımız sorunların tümü bu ikinci yüzde bulunuyor. Bu sorunlar Erdoğan’ın şahsi tercihlerinden üremiştir. Cumhurbaşkanı, yeni toplumsal dokuyu kuşatacak demokratik kurumsallaşma ve model oluşturma işinde tökezledi.
Tersine ilerledi.
Önce kendi partisini, tüm önemli yol arkadaşlarını tasfiye ederek tek adam partisi hâline çevirdi. Yeni kurumlaşma düzeni ve anayasayla sistemi de güçler birliği öyküsüne çevirdi.
Keyfî, otoriter, yargıyı iktidarın adli bürosu olarak kullanan bir düzen ortaya çıktı.
Bu siyasi yön, yukarıda anlattığım sosyolojik hikâyeyi ortadan kaldırmıyor ama önemli ölçüde baltalıyor.
Siyasi ve sosyolojik ayak arasında bir bağımlılık da bulunmuyor.
Altını tekrar çizelim. Ülkenin yaşadığı demokrasiye dair tüm krizlerin arka planında önemli ölçüde siyasi iktidarın tercihleri ve bunların türevleri yatıyor. Katılımcı demokrasi, ataerkillik, şahsileşme, kimlikçi politikalar tartışmaları bunlar arasında bulunuyor. Bugün farklı AK Parti çevreleri arasında yaşanan tartışma; eskiler-yeniler, çevre, danışmanlar, istişareler vb. meselesi de bu durumun türevleri arasında yer alıyor.
Türkiye, bu tercihler yüzünden 2013 Mayıs’ından bu yana siyasal gerginlik ve kriz ortamında. Gezi olayları, 2013 yolsuzluk dosyaları, bu dosyaların kapatılma biçimi, 17-25 Aralık girişimi, buna karşı alınan sert ve zaman zaman hukuk sınırlarını zorlayan tedbirler, Ergenekon sürecinde terse dönüş, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi ve başkanlık tartışmaları, CHP’nin tasfiyesi, eleştiri ve basın üzerindeki baskı arka arkaya dizildiğinde tablo açıktır.
Fon krizi, futbol kaosu bunların farklı bir parçasıdır…
Sadakat düzenlerinin yarattığı, “Yapabiliriz, bize bir şey olmaz, arkamızda siyasi güç var.” tarzı bir özgüven patolojisinin ürettiği ağır ve sistemik bir yozlaşma hâlidir.
