Cinayet işleyen 15-17 yaşındaki kişi ‘çocuk’ mudur?
15 yaşındaki bir genç, 17 yaşındaki Atlas Çağlayan’ı kalbinden bıçaklayarak öldürdü.
Bu ikinci bir Minguzzi olayı…
Bir yıldır Türk kamuoyunun gündemini meşgul eden Minguzzi cinayetinin yankıları hala sürüyor. Sosyal medyada cinayete ilişkin başlatılan tartışmaların harareti henüz dinmemişken aynı türden gerçekleşen bu acı olay, “genç yaştaki faillerce işlenen cinayetler” olgusunu, çok daha yoğun ve hararetli bir biçimde yeniden ülkenin tartışma gündemine taşıdı.
Epeyce bir süredir ülkenin asayiş sorununu derinleştiren ve suç profili içinde ciddi oranda ağırlık kazanmaya başlayan “yeni nesil çetelerce işlenen cinayetler;” bu olgunun aynı zamanda akademik camia ve ceza hukuku çevrelerince daha bir dikkat ve ilgi ile izlenmeye başlanmasını sağladı. Bu bağlamdan süregelen tartışmalar, özellikle “suça sürüklenen çocuklar” kavramı üzerinden yürütülüyor.
Söz konusu kavram, temelde suç işleyenin, işlediği fiilin öznesi olmaktan çok içinde bulunduğu çevrenin, ailenin, yoksulluğun ve sosyal şartların mağduru olduğu; çocukluğundan doğan kırılganlığı nedeniyle de cezalandırılmaktan çok korunması gerektiği varsayımına dayanıyor. Sonuçta failin, “suç iradesi” ile çocukluk gerekçesiyle atfedilen “mağduriyeti;” yani “taşıdığı kasıt” ile “korunmaya muhtaç olduğu varsayımı” aynı kavramsal zeminde/aynı potada ele alınmış oluyor. Doğal olarak bu yaklaşım, failin mağduriyetini işlediği suçun önüne geçirerek kendisini hukuki bir koruma kalkanına kavuştururken; işlediği suçun kurbanı olan (öldürdüğü) kişinin mağduriyetini ikinci plana atmak ve ona karşı işlenen suçu “gereği gibi cezalandırmamak” gibi mazur görülemeyecek bir garabete yol açıyor.
Minguzzi ve Çağlayan cinayetlerinin yanı sıra, genelde çaresizlik ve çözümsüzlük içindeki ergenleri sokaklardan devşirerek acımasız birer tetikçi ve katil haline dönüştüren yeni nesil çetelerin büyük şehirlerde oluşturduğu yaygın suç ekosistemi de tüm bu noktaların sorgulanmasını temel bir zorunluluk haline getirdi.
Siyasi temsilciler, asayiş birimlerinin ve adli mercilerin yetkilileri, cinayet sonrasında art arda yaptıkları açıklamalarda; olayın üzerine titizlik ve ciddiyetle gidileceğini, failin hakettiği cezayı alacağını vurguladılar. Ancak ceza hükümleri, mevcut yargılama pratikleri ve ceza infaz rejimi çerçevesinde yapılabilecek olanlar; failin gerektiği şekilde cezalandırılması beklentisine cevap vermeye elverişsiz bir hukuki zemine işaret ediyor. Dolayısıyla fiilen gerçekleşecek cezanın, halkın vicdanında adalet duygusunun yerini bulmasını ve maktül yakınlarının acılarını dindirmesini sağlayamayacağını gösteriyor.
Sorunun, mevcut kalıpların dışına çıkılarak; yeni bir bakış açısıyla, kapsamlı reformlar, hukuki ve kurumsal düzenlemelerle radikal bir çözüme kavuşturulması gerektiği; kollektif ve yaygın bir beklenti olarak artık toplumun her kesiminde yüksek sesle dile getiriliyor.
Artık tüm bu arayışın merkezinde duran şu soruyu çekinmeden kendimize sormak ve cevabını içtenlikle vermek zorundayız:
Cinayet işleyen 15 yaşındaki kişi, “çocuk” mudur?
Artık internetin, sosyal medyanın, dijital teknolojilerin ve küresel etkileşimin belirleyici olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Bu çağda çocukluk ve ergenlik tecrübesi, geçmiş dönemlere kıyasla çok daha erken yaşlarda yoğunlaşıyor, hızlanıyor ve şekilleniyor. Çocuklar; bilgiye erişim, yetişkin davranış kalıplarıyla temas, şiddet ve suç imgeleriyle karşılaşma bakımından geçmiş kuşaklardan çok daha erken bir evrede hayatın içine çekiliyor.
Suç işleme yönünde bilinçli bir motivasyon geliştiren, bu motivasyonu iradeye dönüştüren, planlama yapan ve bunu acımasızca uygulayan; kurbanına defalarca bıçak saplayacak kararlılığı ve psikolojik eşiği aşmış bir fail, artık klasik anlamda “çocuk” kategorisi içinde değerlendirilemez. Bu noktadaki kişi, hukuki tanımı ne olursa olsun, başka bir fail kimliğine geçmiş durumdadır.
Bu durum, böyle bir çocuğun kendi başına ayakta durma, karar verme ve sonuç alıcı eylemde bulunma kapasitesini beklendiğinden daha erken yaşta kazandığı gerçeğine işaret ediyor. Nitekim gelişim psikolojisi ve nörobilim alanındaki çalışmalar, çevresel uyaranların yoğunlaştığı dijital çağda büyüyen çocukların; soyut düşünme, “sebep–sonuç” ilişkisi kurma ve sonuç öngörüsünde bulunma gibi bilişsel yetilerinin daha erken aktif hale geldiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle günümüzde geçmişteki gibi uzun süren, korunmuş ve “dış etkilerden yalıtılmış” bir çocukluk evresinden söz etmek artık mümkün değil.
Acıma duygusunu yitirmiş vahşice ve soğukkanlılıkla cinayet işleyen bir yetişkinle; aynı fiili gözünü kırpmadan gerçekleştiren bir ergen arasındaki fark; elbette suça hiç bulaşmamış, empati yetisini ve insani duygularını koruyan bir yetişkinle aynı durumdaki bir ergen arasındaki farktan çok daha sınırlıdır. Burada belirleyici olan, biyolojik yaşın kendisi değil; idrak kapasitesi, muhakeme yeteneği, kastın yoğunluğu ve eylemin niteliğidir.
Bu bağlamda, yalnızca biyolojik takvim yaşına dayalı sınırlar getiren yasal düzenleme; bir gün öncesi ile bir gün sonrasını; 12 yaş ile “17 yaş 364 günü” (18 yaşa girilmesinden 1 gün öncesini) kabaca “çocukluk çağı” sayarak aynı sepete koymaktadır.
Oysa gerçekte durum böyle midir? İnsanlar bir gün farkla mı, “çocuk” ya da “yetişkin” oluverirler?
Bir tarafta, 18 yaşın altında, suç motivasyonu ile bir insanı öldüren çocuk bir fail varsa (ki bu kişi gerçekte yetişkin benzeri bir güce, iradeye, karar verme yetisine ve eylem kabiliyetine sahip bir ergendir), karşısında da cinayetinin kurbanı olmuş, hayatı elinden alınmış başka bir çocuk vardır. Hukukun bu iki özneyi, insan hayatına son verenle hayat hakkı elinden alınan kişiyi, aynı “çocuk” başlığı altında değerlendirmesi, adalet duygusuyla bağdaşmaz.
Kanun, ceza ehliyeti bakımından 18 takvim yaşı ile onun altını keskin, katı ve soyut bir çizgiyle ayırmakta; 18 yaşın altını çocuk, üstünü ise yetişkin olarak kabul etmektedir. Oysa yalnızca takvim esaslı bir yaş sınırının, insan davranışını ve suç iradesini bu kadar mekanik, ani ve keskin biçimde ayırması ne gerçekçidir ne de ikna edicidir.
Bu gerçeklik, kriminoloji ve suç pratiği alanında da açık biçimde görülüyor. Literatür, suç davranışının yalnızca biyolojik yaşla değil; erken edinilen tecrübeler, normalize edilen şiddet, dijital mecralarda dolaşan suç anlatıları ve rol modellerle doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu bağlamda suç işleme motivasyonunun, kastın oluşmasının ve eyleme geçme cesaretinin, bazı kişilerde daha erken yaşlarda ortaya çıkabildiği kabul ediliyor.
Medeni hakların kullanımı bakımından, örneğin evlenme, oy kullanma, sözleşme ehliyeti gibi konularda, biyolojik yaşa dayalı keskin çizgiler çizmek mümkündür. Ancak ceza ehliyeti söz konusu olduğunda, aynı yaklaşımı esas almak, akla ve eşyanın tabiatına uygun değildir. Çünkü burada konu, bir hakkın kullanılması değil; başka bir insanın hayatının, vücut bütünlüğünün ve yaşama hakkının ihlal edilmesidir.
Türk Ceza Kanunu, cezai ehliyet ve ceza sorumluluğu bakımından çocukları üç gruba ayırıyor:
-12 yaşını doldurmamış olanlar (tam ehliyetsizlik),
-12–15 yaş arası (sınırlı ehliyet),
-15 yaşını doldurmuş, 18 yaşını doldurmamış olanlar (kural olarak ehliyet).
Bunlar arasında cezalandırılabilme açısından asıl sorun, üçüncü grupta ortaya çıkıyor. 15 yaşını doldurmuş ama 18 yaşını doldurmamış bir kişiyi; çocuk olarak mı, yoksa yetişkin olarak mı değerlendireceğiz?
Bu gruptaki kişilerin kural olarak cezai sorumluluğunun bulunduğu zaten kabul ediliyor. Ancak onları hâlâ “çocuk” başlığı altında toplamak, hem mantıksal hem kavramsal olarak çelişkilidir.
Kişiyi “insan öldürmeye” yönelten öfke, kin, nefret gibi hormonal ve psikolojik süreçler; keskin değişim çizgileriyle değil, esnek ve yükselen bir eğriyle gelişir. Buna paralel olarak, cezai ehliyeti belirleyen sınırlar da; mekanik sistemlerde olduğu gibi ani bir geçişle, tek bir anlık sıçramayla oluşmaz. Bu süreçler zamana yayılır, kademeli ilerler, biyolojik ve psikolojik döngüler izler ve sonuçlarını da zamana yayarak ortaya koyar. Bu nedenle cezai ehliyetin başlangıç ve geçiş noktalarını tek bir yaş rakamına sabitlemek, bilimsel olarak da savunulamaz.
12 yaşındaki bir çocuk; baba olma kapasitesine, yoğun testosteron üretimine, kalıcı öfke birikimine, taammüden insan öldürme yetenek ve kararlılığına sahip değildir. Bu gayet açıktır.
Ancak soru şudur:
12 yaş ile 15 yaş arasındaki çocuk; aynı biyolojik, ruhsal ve davranışsal dengeyi ve sürekliliği taşır mı?
Hayır.
Çocuk, bu süreçte tedrici biçimde değişir; olgunlaşır, karar alma yetisi kazanır ve cezai ehliyete yaklaşan bir çizgi izler. İdrak, muhakeme, ayırt etme yeteneği ve sorumluluk bilinci hangi aşamalarda ortaya çıkıyorsa; cezai ehliyet de bu aşamalara paralel ve kademeli biçimde tanımlanmalıdır. Bu nedenle sorun, takvim yaşının farazi ve keskin sınırlarından çıkarılmalı; biyolojik gelişim eğrisine, psikolojik olgunlaşma düzeyine ve fiilin ağırlığına endekslenmelidir.
Artık, bu yaş aralığındaki kişilere doğrudan “çocuk” demek de doğru değildir.Daha isabetli olan, bu dönemi “yetişkinlik öncesi sorumluluk evresi,” “ergen fail statüsü” ya da “kademeli cezai ehliyet rejimi” gibi daha teknik kavramlarla ele almaktır.
Eğer ceza hukuku 18 yaş altını bütünüyle çocuk kabul ediyorsa; 15–18 yaş grubunun 12 yaş altından farkı nedir?Neden 15–18 yaş arasındakiler suça sürüklenirken, 12 yaş altındakiler sürüklenmiyor? Oysa bu ayrımın varlığı bile, bu yaş aralığında suç işleme kapasitesini artıran biyolojik ve psikolojik dönüşümlerin kabul edildiğini gösteriyor.
Bilim ve teknoloji çağında; yapay zekâdan, nörobilimden ve davranış bilimlerinden yararlanan bir dünyada; bir ülkenin ceza hukuku sistemi, 18 yaş altını blok halinde çocuk sayarak; her gün onlarca can alan ve suç şebekelerini besleyen bu gerçekliği görmezden gelme hakkına sahip değildir. Bu yaklaşım, suç örgütlerine alan açmakta ve cezasızlık algısını derinleştirmektedir.
15–18 yaş arasındaki failleri “çocuk suçlu” etiketiyle genel suçlular kategorisinin dışına itmenin hiçbir gerçekçi temeli yoktur. Aksine bu yaş grubu, sonraki yetişkin suçlu kitlesinin “fidanlığıdır.” İroniktir, ama bu bir gerçektir; nasıl iyi sporcular genç yaşta yetişiyorsa, profesyonel suçlular da bu evrede şekillenir.
İşte tam da bu nedenle, yeni nesil mafya ve organize suç yapıları, insan kaynağını en yoğun biçimde bu kaynaktan devşirir.
Bu nedenle ceza adaletinin, çocukluk kavramını yeniden tanımlayan ve sorumluluğu “fiilin ağırlığıyla birlikte ele alan” yeni bir çerçeveye kavuşması; artık ertelenebilir bir tercih değil, zorunlu ve acil bir ihtiyaçtır.
